şükela:  tümü | bugün
107 entry daha
  • bir çok insana göre senaryosu zayıf bir film olarak adlandırılmasına rağmen, filmin temasını anlayınca taşların rahatlıkla yerine oturtulduğu göründüğünden daha ağır bir film.

    öncelikle şunun altının çizilmesi gerekir; her filmin bir teması, izleyicilere iletmek istediği bir mesajı, bir ana fikri vardır. bir senaryo yazılırken öncelikli olarak bu ana fikir ana bir olay örgüsü ile temellendirilir ve etrafına yerleştirilen dekor, yan karakterler, karakteri yansıtan diyaloglar ile süslenerek senaryo haline getirilir.

    --- spoiler ---

    özellikle holywood filmlerinde sıklıkla gerçekleştirilen bir uygulama da, hikayenin ana temasını belirten bir cümlenin, filmdeki ana karakterlerden biri tarafından bir diyalogun veya monologun parçası olarak dile getirilmesidir. bu filmin ana temasını da tabi ki, hikayenin "wise guy'ı" bilge ve ukala ben wade tarafından incil'den alıntı yapılarak verilmiştir: "all a man's ways seem right to him, but the lord weighs the heart" (ing. herkese kendi yolu doğru gibi gözükür, ancak tanrı (insanın) kalbini (niyetini) tartar"

    bu ana tema doğrultusunda, film bize bir çok farklı karakterler sunarak, bir yandan görünürde "iyi tarafı" temsil eden insanların farklı niyetler taşıyabileceği ile ilgili bir çok saklı ipuçları sunarken; aynı şekilde diğer yandan "kötü tarafı" temsil eden karakterleri de, kendileri ile çelişen bazı davranışlar ile beraber belirsiz karakterler olarak sunmaktadır.

    filmde yer alan kanun kaçağı, katil, hırsız ben wade'den, kelle avcısı pinkerton'lardan byron'a, kendi halindeki çiftçi dan'den, azılı çetenin en azgın üyesi charlie prince'e kadar herkes doğru bildikleri yolda inatla ilerlemektedir. ne wade öldürdüğü insanları anarken herhangi bir pişmanlık duymuştur; ne de byron ölüm ile burun buruna kendisine silah doğrultulduğunda aman dilemiştir. çünkü bütün karakterler kendi bildikleri "doğru" yolda ilerlemektedirler.

    ancak byron ne kadar adalet timsali bir karakterdir? kendisine göre adaletin sarsılmaz bir savunucusu olan ve hayatını dünyaya "adaleti" getirmeye adayan byron; wade'den öğrendiğimiz kadarıyla aynı zamanda çoluk çocuk demeden kızılderilileri katletmiş bir adamdır, "görevi uğruna". byron bu yaptığını inkar etmediği gibi sadece "hakedenleri" öldürdüğünü söylemiştir. byron'un wade'i kürekle öldüresiye dövdüğü sahnede arkadaşlarının durması yönünde uyarılara rağmen wade'i acımasızca dövdüğü sahne, byron'ın içindeki "şiddet eğilimini" tatmin etmek için kendi mesleğini seçtiği yönünde sinyaller veriyor. byron bir adalet savaşçısı mı, yoksa şiddet bağımlısı bir manyak mı? tanrı bilir.

    dan'in sevgili karısı alice ise fakirlik ile geçen bir ömre rağmen, savaşta bir ayağından sakat kalmış kocasını terk etmeyecek kadar cefakar ve vefakar bir karakter. onun yerinde olan bir çok kadın, bu fakirliğe dayanamayıp, kocasının da sakat kalmasını fırsat bilerek kocasından ayrılabilirdi, ama o yapmadı. ancak wade'in evans'ların evine misafir olduğu gece ilginç bir gerçeği daha öğreniyoruz. wade, alice'i gördüğü zaman kendisini yıllar önce barlarda çalışan bir "kadına" fazlasıyla benzetiyor. wade'in bu barlarda "oldukça fazla zaman" geçirdiğini ve kendisinin bilge bir karakter olduğu gerçeği düşünülürse wade gerçekten alice ile beraber olmuş mudur, yoksa sadece bir benzetme midir? belki de alice, içine düştüğü bar ortamından kurtulmak için dan ile evlenmiş olabilir mi? alice sadık bir kadın mı, yoksa kendi çıkarlarını düşünen bir "survivor" mı? tanrı bilir.

    wade ile butterield ile dan'ın bir otel odasında wade'in çetesi tarafından etrafı sarıldığında yardıma gelen şerifin hikatesi ise daha bariz. öncelikli olarak şerif yıldızını dan'e göstererek kendilerini bu işten kurtaracaklarını müjdeleyen "kahraman" şerif, işler kızıştıktan sonra dan'i yüzüstü bırakıyor. üstelik butterfield'ın konuşmasından şerif'in para karşılığı bu işe giriştiğini anlıyoruz. marşal weathers bir kanun adamı mı, yoksa paragöz bir adam mı? bunu sadece tanrı değil galiba hepimiz biliyoruz.

    bunun yanında filmde her ne kadar kendisini göremesek de, wade'in anlattığı hikayeden annesini de tanımış oluyoruz. wade anlattığı hikayede babasının ölümünden sonra annesinin onu bir tren garına beraber yeniden bir başlangıç yapmak için götürdüğünü anlatıyor. o zamanlar ufak bir çocuk olan wade'e annesi bir incil vererek bunu okumasını, kendisinin bilet almaya gideceğini söylüyor ve bir daha geri gelmiyor. wade'in annesinin başına bir iş geldiğinden dolayı mı geri dönemedi? ya da kendisi wade'e iyi bir gelecek sunamayacağından en azından iyi bir ahlak sunmak için mi incil ile beraber terk etti? yoksa wade'in yükünden kurtulmak için onu incil ile oyalayıp ortadan kayboldu? wade'in annesi talihsiz bir kadın mı, yoksa kalpsiz bir kadın mı? tanrı bilir.

    ana karakterlerden dan'in hikayesi de yine çift yönü olarak bize sunuluyor. öncelikli olarak savaşta bacağını kaybetmiş, kapitalist demiryolları'nın yıldırıcı hareketlerine kafa tutan bir asi olarak sunulan dan, filmin dönüm noktalarından olan bir diyalogda gerçekte kim olduğunu wade'e itiraf ediyor: o çatışmada geri çekilirken bir arkadaşı tarafından yanlışlıkla vurulan bir korkak, ve demiryolları'na kafa tutması asiliğinden değil küçük oğlunun hastalığından dolayı. dan'in yaptıkları ile büyük oğlu william'a örnek olma çabası ise dan'in kendi iç hesaplaşmasının bir sonucu olarak filmdeki yan çatışmayı ortaya çıkarıyor. dan artık bundan sonra göründüğü gibi olmayı ve oğluna gerçek bir örnek olmak için kahraman gibi ölmeyi göze alıyor.

    wade'in gerçekte kim olduğu ise seyircilere en puslu atmosferde sunuluyor. wade kendi deyimiyle "kötü" bir karakter. onlarca insanı öldürmüş, onlarca soygun gerçekleştirmiş bir çetenin reisi. kendi adamını bile yaptığı bir hatadan dolayı gözünü kırpmadan vuran, kanun adamlarının korkulu rüyası bir azılı katil. ancak filmde dan ile kurduğu duygusal bağlantı sonrası dan'i oğlunun gözünde bir kahraman yapmak için kendi isteğiyle hapse girmeye karar veriyor. bu izleyicilerde wade için "aslında safi kötü bir karakter değil" yorumu yaptırsa da wade'in her şeyi bırakarak bardaki kadın ile kaçmak istemesi bu işbirliğinin spontane verilmiş bir karar olmadığını gösteriyor. aslında wade, kendisi için "emeklilik" kararını çoktan vermiş. ancak filmin son sahnesinde seyircilerin gözüne sokulan bir detayda, wade'in şerif silahına sahip olduğu görülüyor. bu silahı kendisi bir şerifi öldürerek mi sahip oldu? bu silahı kullanması sadece bir tesadüf mü, yoksa değişik bir adalet sisteminin savunucusu olduğunun bir göstergesi mi? wade'in sadece, zalim, insanları evlerinden eden ve onlara eziyet eden demiryolları servisinin arabalarını soyması bir tesadüf mü, yoksa bilinçli mi? wade eskiden bir şerif miydi, kanunların düzgün işlemediğini gördükten sonra mı bir "kanun kaçağı" oldu? bu sorular yanıtsız kalsa da, seyircilerin aldığı sinyaller çok açık.

    meraklısı için son bir detay da, charlie prince'in wade tarafından vurulmasıyla ilgili. filmde geçen ve ana temayı oluşturan incil ayeti, filmdeki tek ayet değil. ben wade daha evvelden yine şöyle bir ayeti dile getiriyor:he who guards his lips guards his life, but he who speaks rashly will come to ruin (ing kim dudaklarına/ağzına hakim olursa, kendi canını korur, kim düşüncesizce konuşursa o mahvolur). bunun yanında ben wade'in byron'u öldürdüğünde "kötü adamlar bile anneleri hakkında hassas olur" sözünü söylemesini hatırlayın. şimdi de charlie prince'in dan'i vurduktan sonra söylediklerine bakalım:

    he was one tough "son of a bitch"!

    gerçekten de söz konusu "anneler" olduğunda ve düşüncesizce konuşulduğunda insan wade'in karşısında mahvoluyor!
    --- spoiler ---
42 entry daha