şükela:  tümü | bugün
15 entry daha
  • çoğu şeyi fena olmayan film. oyunculukları gayet iyi. aslında sadece iki kişiden, farah zeynep abdullah ve engin akyürek'ten söz edebiliriz. hikaye genelde farah'ın canlandırdığı eylül üzerinden ilerliyor. onun olmadığı sekans yok neredeyse. genç yaşında filmi sırtlamayı başarmış, çok da iyi oynamış bence. engin akyürek ise kendisine teslim edilen tek (tekin'in kısaltması) için pek uygun değildi sanki. o koca boyuyla topluma karışmaktan çekinen, kendi kabuğuna çekilmiş, asosyal, "çirkin" bir karakter için uygun değildi bence engin akyürek (çirkini özellikle tırnak içine aldım. çünkü engin bey çirkin birisi falan değil. böyle birisi asosyal olsa bile kendisini çirkin bulmaz yahu. o yüzden engin akyürek yanlış bir seçim olmuş diyorum). farah'ın boylarında olan, karizmatik olmayan birisi daha inandırıcı olabilirdi bence. mekan kullanımı (bozcaada) enfesti. insanın hemen oraya ışınlanıp oraları göresi geliyor. gökhan tiryaki'yi es geçmeyelim. bir zamanlar anadolu'da ve kelebeğin rüyası'nda olduğu gibi burada da etkileyici bir işe imzasını atmış. toygar ışıklı'nın müzikleri fena değildi (ezel'deki gibi dört dörtlük müzikler değil ne yazık ki). ayrıca sevgili kerem deren hikayeyi ışıklı'nın müzikleriyle boğmasaydı daha iyi olurdu bence.

    gelelim öyküye. zengin, seksi, çekici, işinde başarılı ("kendisini gerçekleştirmiş" diye özetleyebileceğimiz) hanım kızımız eylül bozcaada'ya geldiğinde fakir, asosyal, özgüvensiz, ama çizimde çok yetenekli olan tek'in (tekin'in kısaltması) dikkatini çeker. tek ona aşık olur. kız da bambaşka yönlerini bu adam sayesinde keşfeder. ama ona aşık olmaktan korkar ve burayı terk eder. sonra hafızasını kaybeder, hatıralarına kavuşmak için buraya döner. hikaye hollywood'un suyunu çıkardığı hikayelerden (hafıza kaybı temalı romantik filmler sık sık çekiliyor hollywood'ta). gene de kötü işlendiğini söyleyemem. bir yere kadar. özellikle ikinci yarıda hikayedeki twistler beni şaşırtacağına sıktı doğrusu. "e yeter, hatırla amk" dedim durdum içimden. bence fazlasıyla uzatılmış hikaye. hani filmin bir 30 dakikası kesilse, bu denli twistlerle uğraşılmasa; kerem deren karakterlerini bu denli yüzeysel işlemese, aşk hikayesindeki yapaylığı ortadan kaldırabilse (açıkçası hikayedeki aşka inanmak için çaba sarf etmek gerekiyor), hikayeyi sınıf farklılıklarını kullanarak daha da derinleştirebilse daha iyi bir film olarak tarihe girebilirdi. şu haliyle de izleniyor, berbat değil (yani çekilen romantik komedilerimizi, romantik filmlerimizi düşününce bu filmi sevmek mümkün. zira bu türde çoğu zaman berbat işler ortaya koyuyoruz); ama işte çok uzatılınca asidi kaçmış kola etkisi yaratıyor, bıktırıyor. bıktıran diğer şeyse karakterlerin ikide bir "eylül... eylül... eylül..." diye bağırıp durmaları. filmde herhalde en az 200 kez eylül diye bağırılmıştır. şunu da unutacaktım az daha: filmde kız tavlamayı bilmeyen tek'e akıl veren küçük kız, tek'e akıl verdiği, kızların nasıl tavlanacağını öğrettiği sekansta 500 days of summer filmindeki chloe grace moretz''i akla getiriyor.

    bu arada ülkemizin güzide embesil gençlerinin sinemada nasıl davranılacağını ne zaman öğreneceklerini merak ediyorum. koltuğu tekmeleyen mi dersin, akıllı telefonuyla oynarken film izleyen mi dersin, milkshake satın alıp sonuna kadar içen mi dersin (oğlum sinemada milkshake satılır mı? kahrolsun kapitalizm!), filmi anlatan mı dersin... tee allah belanızı versin (izleyicinin de, kapitalizmin de, sinemanın da).
336 entry daha