şükela:  tümü | bugün sorunsallar (7)
5401 entry daha
  • yine 10 bilgi ile devam ediyorum. ilk 10'un bir nevi devamı bunlar..

    (bkz: #43203167)

    özellikle başlık içinde arama yaparak eklemeye çalıştım yine de daha önce yazılmış olan olursa kusura bakılmasın. bir de metin olarak güzel görünmesi için paragraf boşluklarını kaldırıp tek bir metne çevirdim yazıları. buyrun, ufukları iki katına çıkarmaya..

    1. iskambil kağıtlarındaki şekillerin anlamları
    oyun kartlarının nerede ve ne zaman ortaya çıktığı tam olarak bilinmiyor. 7. ve 10. yüzyıllar arasında çin'de ortaya çıktığı ve 13. yüzyılda marco polo tarafından avrupa'ya getirildiği tahmin ediliyor. hindistan'dan veya arabistan'dan geldiğini ileri sürenler de var ama bugünkü şekilleriyle kullanılmalarının 14. yüzyıl fransa'sına dayandığı kesin gibi. o tarihlerde, fransa'da dört sınıf vardı ve iskambil kağıtlarındaki kupa, maça, karo ve sinek bu dört sınıfı temsil ediyordu. kupa bir kalkanı andıran şekli ile asil sınıfı ve kiliseyi, maça bir mızrağın ucunu çağrıştıran şekli ile orduyu, karo ticari deniz işletmelerinin eşkenar dörtken kiremitlerinden esinlenerek orta sınıfı, sinek ise yonca yaprağına benzeyen şekli ile köylüyü temsil ediyordu. bugün briç, poker veya benzeri oyunlarda, kupanın en değerli, sineğin ise en değersiz kart olmasının nedeni işte bu sınıflamadır. aslında bizde papaz adı verilen kartın adı ingilizce'de kral (king), kızın ise kraliçedir (queen). vale veya oğlan için ilk zamanlarda düzenbaz anlamına gelen 'knave' kelimesi kullanılırken, günümüzde 'jack' ismi kullanılmaktadır. yani yabancı kartlarda kral ve kraliçe evli iken, bizde biraz yaşlı görülerek krala papaz adı verilmiş, kraliçeye de 'kız' denilerek oğlana layık görülmüştür. bazı ülkelerde oyun kartlarında değişik isim ve semboller kullanılmasına rağmen, en yaygın olanı fransızların kullandıklarıdır. fransızlar 'maça' şeklini mızrağa benzeterek 'pique' adını vermişlerdir. ingilizce'de ise aynı anlamdaki 'spades' kelimesi kullanılmaktadır. her ne kadar bir kalkanı andırdığı için asil sınıfı temsil ettiği ileri sürülse de 'kupa' klasik bir kalp şeklidir. bu nedenle fransızlar ona 'coeur', ingilizler ise 'heart' adını vermişlerdir. 'karo' için fransızca'da kare anlamındaki 'carreau' kullanılırken ingilizler elmas anlamındaki 'diamond'u tercih etmişlerdir. bizim 'sinek' dediğimiz şekil ise çok açık üç yapraklı bir yoncadır. fransızlar bu anlamdaki 'trefle' kelimesini kullanırlarken, ingilizler 'club' (kulüp) ismini kullanmışlardır. işte bu nedenle briç oyuncuları 'maça'ya 'pik', 'kupa'ya 'kör', 'sinek'e de 'trefli' derler, zaten aslına uygun olan 'karo'yu da olduğu gibi kullanırlar. birli, papaz, kız ve oğlan için kullanılan as, rua, dam ve vale isimleri de yine fransızca karşılıkları as, roi, dame ve valet kelimelerinden dilimize geçmiştir.

    2. atletlerin saat yönünün tersine koşmasının sebebi
    sağ elini kullanan insanlar, ayakla yapılan hareketlerde de, sağ bacaklarını öncelikle kullanırlar. bu nedenle de sağ bacakları daha güçlüdür. sola kavis çizerek koştuklarında, sağ ayak dışarıda kalır. özellikle kısa mesafe koşularında, pistin köşelerinde koşucular hafif içe meylederek koştukları için sağ ayağa daha çok yük biner ve koşucu bu kuvvetli ayağı ile sola doğru daha rahat koşar. insanların çoğu sağ ellerini kullanırlar. erkeklerin sadece yüzde 5'i, kadınların ise yüzde 3'ü solaktır. çoğunluğun rahatı düşünüldüğü için de atletler pistte saat yönünün aksi yönde koşarlar. tabii bu durumda ve özellikle 400 metre koşularında solakların şansı biraz azalmış oluyor.

    3. promil hesabının nasıl yapıldığı ve kadınların genelde daha çabuk sarhoş olmasının nedeni
    trafik denetlemelerinde yapılan alkol testinden ağza atılacak bir şekerle veya sakızla kurtulmak mümkün değildir. alkol aldığımızda veya sarımsak, soğan benzeri keskin kokulu yiyecekleri yediğimizde nefesimiz kokar. istediğimiz kadar ağzımızı yıkayalım, dişlerimizi fırçalayalım, şeker yiyelim veya sakız çiğneyelim, fark etmez bu kokuyu tam olarak giderenleyiz. bu kokuların nedenleri ağza veya boğaza bulaşan alkol, ağızda dişlerin arasında kalan yiyecekler değildir. onlar ağzın yıkanması ile giderilebilir. bu kokular mideden de gelmez, çünkü yiyecek gitmediği zamanlarda yemek borusunun ucu hep kapalıdır. tüm bu alkol ve kokulu yiyeceklerin molekülleri midedeki hazım sırasında mide duvarından geçerek kana karışır. böylece akciğerlere ulaşarak nefesle beraber çevreye yayılırlar. trafik denetlemelerinde yapılan alkol testlerinde, nefesteki dolayısıyla kandaki alkol miktarı ölçülür. cihaza üflemeyle dışarı verilen havanın 2.000 santimetreküpü kanda bulunan alkol miktarını gösterir. bu oran, alınan alkol
    miktarının kişinin ağırlığına bölünmesi ve erkeklerde 0.7, kadınlarda ise 0.6 katsayısının çarpılması ile hesaplanabilir. bu katsayılar arasındaki farkın nedeni, aynı vücut ölçüleri ve yağ oranlarına sahip bir kadın ve erkek üzerinde yapılan deneylerde, her ne kadar alkolün yüzde 20'si midede, yüzde 80'i ince bağırsaklarda kana karışsa da, kadınlarda alkolün midede daha az parçalanarak kana karışım oranının yüzde 30 daha fazla olması, kadınların daha çabuk sarhoş olmaları ve sarhoşluğun daha uzun sürmesinin gözlemlenmesidir. bir kadeh sek rakı veya iki bardak şarap kanda 40 gram alkol bulunması anlamına gelir. böyle bir doz 75 kilo ağırlığındaki erkekte 40((75xo,7)=0.76 gr/litre sonucunu verir ki, trafikteki yasal limiti aşar. bu miktarda alkolü 60 kilo ağırlığındaki bir kadın aldığında suçlu olur, çünkü hesaba göre kanında 40( (60x0,6)= 1.1 gr/litre alkol çıkar. insanlarda bir litre kandaki alkol oranı 0,5 gramı geçtikten sonra refleksler yavaşlar, sürücü bilincine hakim olamaz. bu da ciddi kazalara yol açar. [hesaplar 2014 öncesi alkol promil sınırlarına göre yapılmıştır.]

    4. atların ayakta uyuyabimesi
    amerikan kovboy filmlerinde, atların geceleri kamplarda veya gündüz barların önünde daima ayakta, binilmeye hazır vaziyette durduklarını seyrederiz. doğrudur, atlar nadiren yatarlar, genellikle hasta oldukları veya doğum yapacakları zaman. atlar günlerce, hatta haftalarca yere yatmadan ayakta durabilirler ve yol gidebilirler. ayakta dururken dizlerini kilitlemeleri ve uyumaları mümkündür. siz bunu denerseniz, beyninizin üstüne düşmeniz kesindir. bilim insanları, atların ayakta iken daha rahat olduklarını ve daha az enerji sarf ettiklerini söylüyorlar. çünkü atın vücudu bir hayli büyüktür ve yatarken nefes almasında iç organları kimi güçlüklere yol açar.

    5. şehirlerin telefon kodları vaktiyle nasıl belirlenmiş?
    türkiye'deki telefon şehir kodları listesine bakarsanız, birbirine komşu şehirlerin kodlarının çok farklı, kod numaraları yakın olan şehirlerin ise birbirlerinden çok uzak olduklarını görürsünüz. bunun nedeni, kod sisteminin tuşlu telefonlar yaygınlaşmadan önce kadranlı telefonlara göre kurulmuş olmasıdır. kadranlı telefonlarda 9'u çevirmek için, hizasındaki deliğe parmağınızı sokup, sonuna kadar kadranı çevirmeniz ve bırakmanız gerekiyordu. kadran da otomatik olarak geri dönerek eski konumuna geliyor ve bir tek numara çevirme işlemi tamamlanıyordu. bu işlemde 1'i çevirmek 9'u çevirmekten, 212'yi çevirmek 989'u çevirmekten çok daha kısa bir sürede gerçekleşiyor ve santraller daha az meşgul oluyorlardı. şüphesiz bugünkü tuşlu telefonlar çok hızlı çalıştıklarından, numaraları aramak bakımından bir zaman farkı yok. bu nedenle, 212 gibi kısa süre tutan kod numaraları ülkenin en büyük, en çok telefon kullanılan şehirlerine verilmiştir. örneğin, new york ve istanbul'un kod numaraları aynı, yani 212 iken, chicago ve ankara'nın da 312'dir. bu sisteme göre bugün türkiye'de üçüncü en kısa kod 222 ile eskişehir iken, en uzun süren kod ise 488 ile batman'dır. zamanla şehirler çok büyüyünce, onları kısımlara bölüp, yeni kod numaraları vermek ihtiyacı doğdu. yeniler eskilerle karışmasın diye farklı numaralar verildi. örneğin kodu 212 olan new york ikiye bölününce, ikinci kısma 718 kodu verildi. bizde ise buna pek dikkat edilmedi, ben 212 mi avrupa yakasıydı, yoksa 216 mı, hala karıştırırım.

    6. yalan makinesi'nin çalışma prensibi
    televizyondan veya gazetelerden, bizde pek olmasa da abd'de polis sorgulamalarında gerektiğinde bir sanığın yalan makinesine bağlanarak, doğruyu söyleyip söylemediğinin kontrol edildiğini görmüş veya okumuşsunuzdur. hatta abd'de fbi veya cia gibi çok önemli devlet görevlerine alınmaya aday memurlara da bu test uygulanmaktadır. 'polygraph' denilen bir alet ile sanığa 4-6 adet sensör bağlanır. bu sensörlerden gelen çeşitli sinyaller, dönmekte olan bir kağıdın üzerine grafik olarak kaydedilir. bu sensörlerle sanığın, nefes alış hızı, nabzı, kan basıncı (ansiyonu) ve terleme miktarı kayda alınır. bazı yalan makinelerinde kol ve bacak hareketleri de kaydedilir. yalan makinesi testi başladığında, sanığa önce 3 veya 4 basit soru sorulur. bu şekilde sanığın verdiği sinyallerin düzeni öğrenilir. daha sonra gerçek sorular sorulmaya başlanılır ve sinyaller kayda alınmaya devam edilir. test süresince ve sonrasında bir uzman grafikleri sürekli kontrol altında tutarak, hangi sorularda sinyallerin değiştiğini tespit eder. kalp atışının hızının artması, tansiyonun yükselmesi ve terleme genellikle yalan söylemenin belirtileridir. iyi eğitilmiş bir uzman grafiklere bakınca nerede yalan söylendiğini derhal anlayabilir. her şeye rağmen, insanların soruları yorumlamaları ve tepkileri farklı olduğundan, yalan söylerken farklı davranabildiklerinden, bu test mükemmele ulaşmış değildir, bazen yanıltıcı olabilir ve kesin delil kabul edilmez.

    7. telefon tuşlarında çıkıntılar olmasının sebebi
    günümüzde hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen cep telefonlarının '5' tuşu üzerindeki çıkıntıya hiç dikkat ettiniz mi? bu çıkıntı en ortadaki tuşu el yordamı ile bularak, tuşlamayı bakmadan yapabilmeyi sağlar. büyük bir ihtimalle bilgisayarınızdaki klavyede 'f' ve 'j' ya da 'a' ve 'k' tuşlarında da böyle birer çıkıntı olduğunu fark etmemişsinizdir. bu çıkıntılar da klavyeye bakmadan yazanlarda her iki elin klavyenin ortasını bulmasında yardımcı olur. yine gözden kaçan bir ayrıntı ise tuşların diziliş şeklidir. telefondaki tuşlarda en üst sırada 1, 2 ve 3 rakamları yer alırken bilgisayarımızda ve hesap makinemizde tam ters şekilde 7, 8 ve 9 rakamları dizilmiştir. bu diziliş şeklinde hesap makinelerini ve bilgisayarları yapanlar, en süratli hesaplamayı esas almışlardır. tarihi çok daha eski olan telefonun başlangıcında ise, hızlı tuşlama pek önemli kabul edilmemiştir. ancak ev kadınları arasında yapılan bir araştırmada, telefondaki dizilişin onlara daha kolay geldiği ve daha süratli uygulayabildikleri saptanmıştır.
    bilmem hiç dikkat ettiniz mi, telefondaki tuşların içinde 'l1 ve '0'ın üstünde hiç harf yoktur. ama daha şaşırtıcı bir tespit ise, birçok telefonda mevcut harflerin içinde 'q' ve 'z' harflerinin bulunmamasıdır. günümüzde yaygın olarak acil servis (112), yangın ihbar (110), polis imdat (155) ve alo trafik (154) gibi acil hizmetlere 1 ile başlayan, üç haneli numaralar verildiği için, eğer 1 tuşunun üzerinde de harfler olsa idi, cep telefonunuzla bir mesaj gönderirken, daha üçüncü harfte bu servislerden birine otomatik olarak
    bağlanabilir ve bunların santrallerini lüzumsuz işgal edebilirdiniz. '0' ise bilindiği gibi dahili santrallerde operatöre ulaşmada, şehirlerarası numaralarda ve cep telefonlarında ilk çevrilen numaradır. eğer bu '0' tuşunun üzerinde harf olsaydı, daha o harfe basar basmaz doğrudan santrale bağlanacak ve santrallerin kilitlenmesine sebep olabilecektik. tabii telefonun üzerinde zaten on tane olan rakam tuşlarının ikisine harf koyamayınca, geriye kalan 8 tuşa 24 harf yerleştirilebilmiş ve bu durumda ingilizce'de en az kullanılan 'q' ve 'z' harfleri tuşların üzerinde yer alamamıştır. şimdiki cep telefonlarında '1' ve '0'ın üzerinde hala harf yok ama teknolojinin gelişmesi sayesinde, bir tuşa dört harf konulabildiğinden 'q' 7 tuşunda, 'z' ise 9 tuşunda kendilerine yer bulabilmiş durumdalar.

    8. hamburger kelimesinin kökeni
    'ham' kelimesinin ingilizce'deki anlamı 'domuzun bacağının üst kısmından tuzlanarak ve kurutularak yapılan yemek' demektir. öyleyse hamburger domuz etinden yapıldığı için mi bu adı almıştır? kesinlikle hayır! hamburgerin tarihi orta asya'ya tatar diye bilinen türk toplumlarına kadar uzanır. o zamanlar savaşçı tatar atlıları çiğ et yiyorlardı. zamanla bu eti eğerlerinin altına koyduklarında, uzun seferlerde atın hareketleri sonucunda bu etin bir şekilde az da olsa piştiğini ve daha kolay çiğnenebilir hale geldiğini keşfettiler. yıllar geçtikçe, asya steplerindeki uzun seferlerinin sonunda bu eti eğerin altından çıkarttıklarında ona tuz, biber ve soğan da ilave ettiler ve sonunda bugünkü bilinen 'tatar bifteği' ortaya çıktı. almanya'nın hamburg şehrinden bir tüccar, ticaret amacı ile gittiği orta asya'da 19. yüzyılın ortalarında tatar bifteği'ni görür ve almanya'ya getirerek hamburg bifteği olarak sunar. daha sonraları bir aşçı bu eti kızartarak servise sunar ve ona 'hamburg'a ait' anlamında hamburger adını verir. hamburger almanya'yı iki yolla terk eder. yine 19. yüzyılda bir fizikçi ve aynı zamanda yemek geliştirme uzmanı olan dr. j. h. salisbury hamburgeri ingiltere'ye getirir. salisbury sağlıklı bir yaşam için günde üç kere, önceden sıcak su ile yıkanmış biftek yenilmesi gerektiğine inanıyordu. bu şekilde hazırlanan hamburgere ingiltere'de 'salisbury bifteği' adı verildi. diğer yolla ise, 19. yüzyılın sonlarında alman göçmenleri ile amerika'ya gitti. hamburger etinden yapılan köftelerin ismi burada hamburger olarak yerleşti. yani tarihinin hiçbir safhasında hamburgerin içinde domuz eti olmadı. gerisin geriye türkiye'ye döndüğünde ise tarihinin atalarımıza dayandığını bilmeyenler geleneksel damak tadımıza uygun olmadığını ileri sürdüler. bu arada belirtelim ki, birinci dünya savaşı sonrası abd'de ingilizce'deki alman kökenli kelimeleri ayıklamak için yapılan çalışmada, hamburgerin ismi de 'salisbury bifteği' olarak değiştirilmeye çalışıldı, ama tutmadı.

    9. dünya üzerinde yaşanmış en düşük ve en yüksek sıcaklıklar kaç derecedir?
    şimdiye kadar dünyamızda tespit edilebilen en düşük sıcaklık güney kutbunda eksi 89.6 derece ile antarktika vostok istasyonunda ölçülmüştür. sanılmasın ki güney kutbu devamlı kar yağışı aldığı için dünyanın en soğuk yeridir. antarktika daima karla kaplı olmasına rağmen dünyanın en az yağış alan çöllerinden daha kuraktır. soğuk hava çok uzun aralıklarla da olsa düşen her yağışı dondurup, koruduğu için sürekli kar ve buzlarla örtülüdür. ortalama sıcaklık olarak güney kutbu eksi 49 derece ile kuzey kutbundan 2 derece daha soğuktur. çünkü güney kutbu deniz seviyesinden daha yüksektir, güneşten daha az ışık alır ve güneşin gittiği zamanlarda bu ışığın getirdiği ısıyı süratle kaybeder. dünyadaki buzların yüzde 90'ı güney kutbundadır, buzlar denizin altında 600 metre derinliğe kadar iner. yaşam ancak buz parçalarının kıyılarında penguen ve fok sürüleri olarak görülür. kuzey kutbu, altında hiçbir kara parçası olmaksızın, denizin üstünde yüzen bir buz kütlesidir. kuzey kutbunda bulabileceğiniz her taş mutlaka göktaşıdır. dünyamızda ölçülebilecek en düşük soğukluk eksi 273 derecedir. bundan daha düşük sıcaklıkta moleküller hareket edemeyeceği için buna 'mutlak sıfır' denilir. dünya üzerindeki ortalama sıcaklık 5-10 derece artsa grönland ve antarktika'daki buzullar erir, okyanuslardaki su düzeyi 100 metre artar ve tabii dünya haritası da önemli bir şekilde değişirdi. dünyada bugüne kadar saptanabilen en yüksek sıcaklık gölgede 58 derece olarak 13 eylül 1922 tarihinde libya'da el-azizia'da ölçülmüştür. tabii en yüksek sıcaklık insanı en fazla rahatsız eden sıcaklık anlamına gelmez. burada havadaki nemin, yani rutubetin çok önemli bir rolü vardır. göremeyiz ama havanın içinde su da, daha doğrusu su buharı da vardır. atmosferde bulunan su miktarı toplanabilseydi, dünya yüzeyini 2,5 santimetre kalınlığında bir su tabakası kaplardı. ancak havanın içine alabileceği su miktarının bir sının vardır. bu suya doyma seviyesine gelince hava artık içine su alamaz. insanlar terleyince ter buharlaşıp havaya karışamaz ve artık terleyemezler, rahatlayamazlar. çok kuru bir havada 35 derecede terleyebildiğiniz için fazla bir rahatsızlık duymaya bilirsiniz de, nemli, suya doymuş havada 25 derece bile bunalma hissi verebilir.

    10. şemsiyelerin çoğunun renginin siyah olması
    şemsiyeler ilk olarak 3400 yıl önce mezopotamya'da, bir rütbenin, bir ayrıcalığın sembolü olarak kullanılmaya başlandı. bu ilk şemsiyeler mezopotamyalıları yağmurdan değil, yakıcı güneşten korumak için kullanılıyordu. şemsiyeler yüzyıllar boyu hep güneşten korunmak için kullanıldı. bugün bile bazı afrika kabilelerinde şefin arkasında yürüyen bir şemsiye taşıyıcısı görülmektedir. hatta ingilizce'de şemsiye anlamındaki 'umbrella' kelimesi, latince gölge anlamına gelen 'umbra' kelimesinden türemiştir. milattan önce 1200 yıllarına gelindiğinde şemsiye mısırlılarda biraz dini bir anlam kazandı. gökyüzünün tanrının vücudundan yapılmış, dünyayı koruyan bir şemsiye olduğuna inanıyorlardı ve başlarının üzerinde taşıdıkları şemsiye yüksek ahlak sembolü idi. romalılar şemsiye kültürünü mısırlılardan aldılar ama onu hep kadınsı bir sembol olarak gördüler ve erkekler tarafından hiç kullanılmadı. yağlı kağıttan yapılan şemsiyelerin yağmuru da geçirmediği görülünce, kadınlar tarafından yağmurda da kullanılmaya başlandı. artık antik tiyatrolarda, yağmurda kadınlar şemsiyeler altında rahat rahat otururlarken, erkekler sırıl sıklam ıslanıyorlardı. avrupa'da şemsiyelerin yaygın olarak kullanılmasına 1700'lü yıllarda başlanmıştır. bu yıllarda şemsiyelerin yünlü kumaşlarının üstü bir çeşit yağ ile sıvanıyordu. bu yağ kumaşa su geçirmez bir özellik kazandırıyor ve siyah bir renk veriyordu. siyah renkli bu şemsiyeler erkekler tarafından da benimsendi ve güneş için olan beyaz şemsiyeler kadınların, yağmur için olan siyahlar ise erkeklerin vazgeçilmez aksesuarları oldu. bir çeşit yağ ile sıvanan siyah şemsiyeler gerçekten yağmuru hiç geçirmiyorlardı ama ömürleri de pek uzun sürmüyordu. zamanla daha kaliteli şemsiyeler üretildi, ancak siyah renk su geçirmezliğin bir garantisiymiş gibi algılanmaya devam edildi. günümüzde yazın şemsiye kullanma adeti pek kalmadı ama yağmurda erkekler siyah şemsiye taşımada hala ısrarlı. kadınlar ise cıvıl cıvıl renklerdeki şemsiyelerle dolaşıyorlar.
26321 entry daha