şükela:  tümü | bugün
6 entry daha
  • türkiye ile ilgili, memleketin 16. yüzyılını anlatan en etkileyici eserlerden.

    ogier ghiselin de busbeq'in ne denli birikimli, ne denli zeki bir insan olduğunu mektupların her satırından, kullandığı dilden ve en önemlisi çok ciddi bir husumetin olduğu memleketteki davranışlarından, önyargısız yaklaşımından belli oluyor. o günün keskin din ayrımını (özellikle avrupa'lıların gözünden), savaş durumunu, yüzyıllardır süren husumetini düşündüğünüzde böyle bir çizgide olabilmenin sadece üst düzey bir diplomat kafası ile sağlanabileceğini tahmin edebilirsiniz. modern diye adlandırdığımız günümüz insanında bile, üst düzey diplomatlarında bile bu denli bir olgunluk seviyesine şahit olamıyorsunuz.

    okurken heyecanlanmamak mümkün değil bu eseri. edebi yanı son derece kuvvetli olan busbecq, mektubu arkadaşına yazıyor olmasının rahatlğıyla kah içini döküyor, kah türkleri küçük görüyor, kah kendini kültürünün ne denli yozlaştığından bahsediyor..dönemin olabilecek en samimi yazıları olsa gerek.

    benim bu mektupları bu denli sevmemin nedeni ise, doğduğum, büyüdüğüm toprakların bir yabancının gözüyle nasıl görüldüğünü tam 500 sene sonra okuyabilliyor olmam. apayrı bir his bu, busbecq istanbul yolunda silivri'ye uğradığında mesela deniz kenarında hissettiklerini dökmüş kağıda. ben bunları bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken, gece bir tren istasyonunda okuduğumda nasıl heyecanlandığımı hatırlıyorum. tam 500 sene önce silivri'de bir diplomatın hissettiklerini okumak, hakikaten son derece keyifli bir duygu.

    aşağıda sıcağı sıcağına aklımdan ve notlarımdan kalanları aktaracağım. bu ilk bölüm, avrupa - istanbul - amasya kısımlarını anlatıyor. planladığım istanbul tarihi yazımın bir bölümünü oluştaracak türk mektupları. herhalde notlarımdan derlediğim istanbul yazısını havalar serinleyince, sonbahar gibi buraya tamamlarım.

    *****

    viyana - istanbul

    *****

    viyana - balkanlar

    viyana'dan balkanlara doğru yola çıkan busbecq'i tam anlamı ile bir kültür şoku bekliyor. öncelikle türklerin ne kadar kaderci oldukları dikkatini çekiyor. gece sadece ay ışığının aydınlattığı nehirde hızla kürek çekerken kendisinin tepkisine, "allah bizi korur" diye cevap verilmesinden tutun da saat kavramının tamamen gün ışığı ile göz kararı hesaplanmasına çok şaşırıyor. saat diye bir cihaza sahip olduğunu türklere gösterdiğinde aldığı tepki her ne kadar ilk başlarda şüpheci olsa da, sonradan insanların güvenini kazanmayı başarıyor.

    soylular ve halk

    mektuplarda busbecq'in dikkatini çok güzel bir çok kadın çekiyor. avrupa ortaçağ'ını anlatan filmlerden aşınasınızdır, soylu kadınların kusursuz cildi, güzelliği varken yerel halk erkekimsi bir görüntüye sahiptir. bu avrupa için aslında son derece mantıklı bir portre, busbecq şaşırıyor, "herhalde bu güzel kadın soylu olsa gerek." türk arkadaşlarından aldığı cevap ise "evet kendisi çok güçlü bir aileden geliyor fakat bir çoban ile evli, buralarda osmanın ailesi dışında pek soyluluk kavramı yoktur.

    kağıtlar ve sırat köprüsü

    (bkz: #22159401)

    hanlar ve kervansaraylar

    bunlar beni de bayağı bir şaşırttı. bize hep kervansarayların çölde birer vaha oldukları anlatılmıştı fakat busbecq'in izlenimlerine göre, konaklama fasiliteleri son derece kısıtlı, yataklar rahatsız ve sadece temelihtiyaçlar karşılanıyor. ayrıca odanın yarısı hayvana, yarısı da kalan insana ait. yani kalacaklar hayvanları ile birlikte kalıyorlar.

    genel lüks ve yaşam

    busbecq'e göre türk halkı son derece gösterişsiz bir yaşam sürüyor. evler son derece temel ihtiyaçlara yönelik, yemekler deseniz onlar da çok basit.

    günümüz neo osmanlıcılarının yaşadığı hayata ne denli zıt, ne denli farklı....

    mahalle baskısı, alkol ve benzerleri

    balkanların şaraplarının hakikaten güzel olduğu belirtiliyor yalnız özellikle türklerin etrafında içilmesi pek tavsiye edilmiyor. bu nedenle devlet içerisindeki hristiyanların verimli, merkezdeki topraklar yerine daha bir şehir dışında, nispeten daha verimsiz fakat kendi komunitelerinde herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmadan yaşamayı tercih edebilecekleri yazılıyor.

    *****
    istanbul yakınları

    *****

    silivri

    durgun deniz o kadar dikkatlerini çekiyor ki bir mola vermek istiyorlar. deniz kabularını topluyorlar, denizde yüzen bir çok yunus görüyorlar ve manzaranın keyifini çıkarıyorlar.

    şehzade mustafa

    busbecq'in mustafa hakkında kağıda döktükleri, muhteşem yüzyıl dizisinde sergilenenler ile birebir örtüşüyor, mustafa'nın kabiliyetinin üst düzey olduğunda bahsediliyor. ölümü hakkında yazılanlar ise yine dize ile birebir, en ince detayına kadar benzeşiyor. ben dizide gereksiz yere dramatize ettiklerini düşünmüştüm fakat 1. süleyman'ın yatağının tülüne kadar, cellatlara kadar, mustafa'nın yaşadığı ikilemlere kadar her şey bire bir aynı.

    tek fark, busbecq idamın çadırda gerçekleşmesini süleyman'ın mustafa'nın yeniçerilerinin tepkisinden korkmasına bağlıyor.

    rüstem paşa

    soylu bir aileden gelmediği ve sineği sıkıp yağını çıkartacak kadar tutumlu olduğunu yazıyor. esirlerin zırhlarını dahi satıp devlet kasasına koyduğu ve acımasız olduğunun altı çiziliyor. busbecq, rüstem paşa ile de tanışıyor.

    istanbul

    istanbul hakkında daha ilk adımda düşünülen:

    "bu şehir, dünyanın başkenti olmak için yaratılmış."

    enfes doğası ve konumundan çok etkilkenen busbecq biraz üzülüyor, bu doğal güzelliklerin bir kültür ile desteklenmesi gerektiğini düşünüyor. evlerin harap ve birap durumu ve genel estetikten yoksun olmaları hayal kırıklığı yaratsa da şehirde vakit geçirdikçe çok ama çok seviyor.

    istanbul'daki hayvanlar

    zürafadan file kadar onlarca çeşit hayvan ile ilk kez karşılaşan busbecq, en çok oyun oynayan fillere şaşırıyor. top atan, emirleri yerine getiren filleri gördükçe "dostum bana inanmayacaksın ama bir fil bana pas attı!!'" şeklinde inanılmaz bir şaşkınlıkla kağıda döküyor okuduklarını.

    aynı şekilde şehirde yüzlerce başıboş kaplumbağa olduğunu görüyor ve türklerin bu tür hayvanları yemekten hoşlanmadığına yoruyor bu zenginliği. salak herif yolda yanına bakmak için bir kaplumbağa alıyor ama 2 günde öldürüyor hayvancağızı.

    istanbul'un balık nüfusu

    inanılmaz olarak adlandırılıyor, kendi cümlesiyle "o kadar fazla balık var ki denizde elini savurasn harika balıklardan en az bir tane yakalayabilirsin". günümüzde şehrin ekosisteminin ne denli zarara uğradığının bir kanıtıdır bu.

    busbecq'in kendi kültürüyle yüzleşmesi

    inanılmaz doğal güzelliğe hayran kalan busbecq "nasıl olur da, medeniyetin doğduğu ve medeniyeti avrupa'ya gönderen bu bölge medeniyetten böyle uzak olabilir" diye iç geçiriyor. sonra da başlıyor kendi kültürünün nasıl yozlaştığını, kişisel amaçlar için toplumun ve onurun nasıl ikinci plana atıldığını anlatıyor. bu noktada özellikle kendi memleketine giydirirken çok keskin bir dil kullanıyor.

    sultan'ın amasya'da olduğunu öğrenen busbecq, tekrar yola koyuluyor. kartal, gebze, kadıköy, üsküdar, izmit..bütün bu ilçelerde duruyor ve buralardan bahsediyor.

    türklerin çiçeğe veridği değer

    busbecq türklerin çiçeklere son derece değer verdiğini ve bunların envai çeşidinin istanbul'da bulunabildiğinden bahsediyor.

    anadolu izlenimleri

    etrafta roma döneminden kalma yüzlerce paraya şahir oluyor. bu tarihi eserlere türkerin "giaur manghiri" (gavur mangırı eheh) dediğinden ve eritip çanak çömlek yaptıklarından bahsediyor.

    bir eskiciye gidiyor ve eskiciden "o paralardan bende geçen hafta çoook vardı ama erittim :)))" sözünü duyduktan sonra eskiciden intikamını alıveriyor...

    "eğer eritmeseydin onlara 100 papel sayardım!"

    bunu duyan türkün yüz ifadesini düşünebiliyorsunuzdur...

    anadolu'da tarihi eserlere saygı

    yolda ilerlerken çok güzel bir heykel görüyorlar. bizim türkler ellerine çekici alıyor ve heykele saldırmaya başlıyorlar. busbecq ve ekibi çok sinirleniyor, ve sinirini bizimkilere gösteriyor.

    bizimkiler de busbecq'e kahkaha atarak "ya ne yapmamızı bekliyordun, sizler gibi bunlara tapmamızı mı??"

    çakal

    ilk defa çakal gören avusturyalılar bu hayvanın nasıl sinsi olduklarını öğreniyorlar ve taa ozamanlardan bir tespit yapıyorlar.

    "türkler sinsi insanlara ve düzenbazlara çakal diyorlar. genelde asyalılar arkasından bunu söylerler" (o dönem asya, anadolu, avrupa ise istanbul ve batısı)

    tarihe türk esintileri ekleme

    "türklerin chederle diye bir kahramanı var. tıpkı bizim st. george'un yaptıklarını yapmış, ne tesadüf. bir de ne diyorlar biliyor musun? chederle'nin büyük iskender'in en yakın arkadaşı olduğunu iddia ediyorlar.

    türk kıyafetleri

    türklerin siyah renkten bir yas durumu olmadıkça uzak durduklarını ve kendilerinin koyu kıyafetlerinin nasıl yadırgandığından bahsediliyor.

    türk ve yunanlıların beslenme alışkanlıkları

    türk ve yunanlıların temiz görünmeyen her şeyden, kurbağalardan, kaplumbağalardan, domuzlardan olabildiğince uzak durduklarını ve gerekirse aç dahi kaldıklarından bahsediyor. genelde halkın son derece basit gıdalar ile beslendiğinin altını çizerek, balığın enfes olduğundan bahsediyor.

    hayır işleri

    temiz su sağlamak gibi hayır işlerinin çok önemli olduğunu gören busbecq, türk kültürünün bu kısmından oldukça etkileniyor.

    kanuni ile görüşme ve ülkede geçirilen yıllar

    ....arkası yarın. sıcağı sıcağına aldığım notlardan aktarabildiklerimi aktardım, zira üzerinden iki gün geçse bile bazı detaylar unutulabiliyor.. kitabın geri kalanını istanbul'a saklamak amacım. busbecq'in türklere bakış açısının nasıl değiştirğini, nasıl etkilendiğini ve o yüzyılın türkiye'sini bir kaç ay sonra aktarmaya çalışırım buralara :)
7 entry daha