şükela:  tümü | bugün
429 entry daha
  • --- spoiler ---

    pek sevmesem de kabul etmem gerek, christopher nolan her yeni filminde hollywood'un yeni alışkanlıklarını belirleyen yönetmenlerden: çizgi roman uyarlamalarında ne kadar işe yaradığı tartışılır bir gerçekçilik devrimi yapan batman üçlemesi, başımıza sürüyle "oyuncaklı, karmaşık" bilim kurgu filmi çıkaran inception, veya daha eskiye gidersek, senaryosu basit, tek bir fikirden oluşan dahiyane memento örnek verilebilir bu duruma. bunun yanında, tüm bu yeni fikirlerle hep seyircilerin hayranlığını kazanan yönetmenin daha iyi başardığı bir şey var: filmlerini süslemek. hans zimmer ve wally pfister gibi ortaklarıyla, yazdığı kaliteli senaryolarını hollywood'un epik filmler dönemini andırır şekilde teknik gövde gösterilerine dönüştürdükçe bu kayıtsız şartsız hayranlarının sayısı da artıyor. interstellar da, her şeyden önce çok büyük bir "teknik gövde gösterisi", çünkü gaza gelen hayranlarca sürekli kıyaslandığı 2001'i andırır şekilde, çok temel ve çetrefilli konulara derinlemesine dalan bir bilim kurgu, ve amerikan sinemasında parayı bulan en usta isimlerin bile girişemediği fikirlerden büyük ve önemli filmler çıkaran nolan'ın da sağlam işlerinden biri aynı zamanda.

    meraklıları bilir, hollywood'da maddi risklerden hoşlanmayan yapımcıların, seyirci alışkanlıklarını çözüp ona göre oluşturduğu bir senaryo matematiği, "paradigması" vardır. nolan, bu sistemi tersten uygulayan memento dışındaki bütün filmlerini de, bu paradigmadaki üç perdeli*, iki veya daha fazla "dönüm noktalı"* yapıya göre oluşturur aslında, ve filmlerini dikkatle izlerseniz, hep karakterler veya konu değil de, bir fikir üzerine inşa edilmiş olduğunu görürsünüz: rüya içinde rüya, veya bu filmdeki "görelilik kuramı" örnek verilebilir buna. tamamen izleyici alışkanlıklarına göre inşa edilmiş bu senaryoları epik ve kafa karıştırıcı ambalajlarıyla sunar nolan, bu yüzden de yaptığı her film seyircilere bu kadar ilgi çekici gelir (böyle bir tespit yaptım ama bahsettiğim "seyirciler"e ben de dahilim tabii ki), ve bu basit olduğu kadar sağlam temelin üstündeki "tema"nın ilgi çekiciliğiyle doğru orantılı olarak filmleri de lezzetlenir. interstellar da, "çocuklarına onlar ölmeden önce ulaşmak isteyen baba" karakterini merkezine alan bir bilim kurgu: kara delik ve 'görelilik kuramı'ndan bahseden bir filmi satmak için zekice bir yol. fakat filmin kaba tabirle "patladığı" anlar da, senaryodaki temele giydirilmiş bu iki öykünün dikişlerinin göründüğü anlar. film bu matematiğin üstünü, yönetmenin bir önceki bilim kurgusu inception kadar incelikle örtemiyor, iyi kötü bir şeyler yazıp çizen seyircinin dikkatini "anlattığı şeye" vermesini sağlamakta zorlanıyor. bu tabii ki filmi veya senaryoyu kötü yapmaz, sadece nolan'ın elinden çıkan en kaliteli iş olmadığı anlamına geliyor o kadar.

    hikayenin bilim kısmına hiç girmeyen inception'ın aksine bu film, olayları bilimsel temellere dayandırmaya çalışıyor: bu, fikrin çıkış noktası bilimsel olduğu için çok mantıklı ve yapıya zarar vermeyecek şekilde ele alınmış, her iyi filmin yaptığı gibi kendi mantığını oluşturmuş ve ona ters düşmemiş interstellar. batman begins ve the dark knight'ta büyük uğraşlarla yarattığı "gerçekçi, kendince mantığa sahip dünya"yı the dark knight rises ile yerle bir eden yönetmenin burada en başarılı olduğu noktalardan biri de bu. benim gibi fizikten anlamayan ve mevzunun "popular science" tarafına aşina seyircileri temsil eden ana karakter coop'u filmin temel aldığı bu mevzularla ilgili basitçe bilgilendiren romilly karakterinin, ve michael caine'in profesörünün ağzından çıkan her cümleye kayıtsız şartsız inanıyoruz; her iyi film de bu noktada seyirciden gerekli özveriyi ister ve bekler. bu yüzden, kendince bir yapı oluşturmuş bu filme "ama o gezegene inince her dakikada yedi yıl geçemez, mantıksız bu" demek, getirilebilecek en saçma eleştiri belki de. orada geçen her dakika dünya'da yedi yıla denk geliyor, çünkü dramatik yapı bunu gerektiriyor, filmde olması gereken bu. filmin ana damarını oluşturan "baba-kız" ilişkisindeki dramın ana kaynağı o "görelilik" mevzusu, büyük ihtimalle nolan'ı filmi yapmaya ikna eden tema da; o olmasa filmin "dünya-uzay" arasında gidip gelen ikili kurgusu da, finaldeki sahneler de olmazdı ve bir yazarın senaryosuna bu sebeplerden çamur atmak haksızlık olur. dahası, filmin yüzde yüz fiziğe uyma gibi bir iddiası ve derdi de yok, ne kadar nasa'nınkilere yakın kara delik/uzay tasvirlerinden hareket etse de, bir bilim "kurgu" filmi bu, belgesel değil; "değme uzay belgeseli" hiç değil. bunu eleştirmek, sevdiği romanın sinema uyarlamasını "her sahneyi çekmedikleri için sevmeme"ye benziyor biraz da.

    fakat (neredeyse tamamı senaryodan kaynaklı) eksilerle artılara bakınca, iyi tarafların açıkça galip geldiği bir film olmuş interstellar. imkanları da elverdiğinden olsa gerek, hep anlatmak yerine göstermeyi tercih eden nolan, yeni görüntü yönetmeni hoyte van hoytema ile müthiş bir enerji yakalamış. dünya'daki toz fırtınalarıyla dolu karamsar gelecek tasvirinin sarımsı filtrelerin ağırlıkta olduğu can sıkıcı bir görsellikle verilmesi, veya gidilen gezegenlerdeki harika görüntüler de hoytema'nın başarısı. nolan'ın tüm bu bilimsel hengameye bulduğu şahane görsel karşılıklarda (filmin zirve noktasındaki koridorvari "görselleştirilmiş zaman" tasviri gibi) da payı olsa gerek. görüntü yönetmeninin tam olarak ne iş yaptığını merak edenlere izletilebilecek popüler ve kaliteli filmlerden biri daha var karşımızda.
    matthew mcconaughey hollywood'da herhangi birinin de yapabileceği baba rolüne kaliteli bir oyuncu olduğu için seçilmiş gibi. küçük murph'ün büyüyüp önce jessica chastain'a, sonra ellen burstyn'e (ne kadar yaşlanmış lan!); tom'un ise casey affleck'e dönüşmesi oldukça şaşırtıcı oldu benim için, oyuncuların rollerini filmi izlemeden önce unutmuştum çünkü. matt damon'ın yer aldığı bile aklımda yoktu mesela; başta bahsettiğim "paradigma"da, üçüncü perdedeki* "kahraman(lar)ımızın amacına ulaşmasının karşısındaki engel(ler)"i temsil eden dr. mann rolüne çok uymuş. nolan bu son engeli inception'da limbo kavramı olarak belirleyip hayranlığımı kazanmıştı, burada ise özellikle ardından gelen gülünç "uzay dövüşü" sahnesine bozuldum biraz ama neyse artık.

    toparlarsam, "film seyretme zevki"ni çözmüş, basit yapılarla karmaşık filmler çekip her seferinde ortalığı dağıtan, gelecekte de popüler sinemadan bahsederken adını sürekli anacağımızı tahmin ettiğim christopher nolan'ın interstellar'ı, bahsedildiği gibi "kusursuz" veya "muhteşem" değil, ama ilgi çekici bir konuyu ilgi çekici şekilde anlatıyor, eli yüzü düzgün ve "iyi film" kavramından ne anladığınızdan bile bağımsız şekilde "iyi" bir film. üstelik seyircisini mutlu sondan bile mahrum bırakmıyor. bastım sekizi.

    --- spoiler ---
3688 entry daha