şükela:  tümü | bugün
29 entry daha
  • niyeyse aşırı sayıda fazla kişinin yapabileceğini zannettiği bir şey bu.

    sözüm meclisten dışarı, benim bahsettiğim hakikaten yazmaktan zevk alan değil, yazıyor görünmek isteyen insanlar.

    çeşitli entrylerimde bahsettiğim üzere, ben sinema okudum, en önemli şey senaryoydu. senaryo yazarken kan kusardık hepimiz, zaten de bize resmen döve döve öğrettiler bir hikaye oluşturmak öyle çalakalem olabilen birşey değil. hoca gelen senaryolara yaptığı çoğu eleştiride haklıydı, kişisel özgünlüğümüzü, orijinalliğimizi budadı belki biraz ama geldiğim noktada, 20'li yaşlarının başında çok okuduğu için çok yazabileceğini zanneden, entel kırması, her yazdığını inci elmas sanan kendi gençliğime çok gülüyorum. ha şu da var, o noktadan geçmesem yazmanın nasıl birşey olduğunu da öğrenmiş olmayacaktım. o noktadan da mutlaka geçmek gerekiyor.

    o nokta, yazmak istiyorum, ve yazıcam deme noktası. hemen arkasından çok şahane yazdığını zannetmek, onun da arkasından aslında baya baya mal gibi yazdığını fark etmek geliyor. bu sadece roman değil, kurmaca öykü içeren herhangi birşey yazarken böyle.

    sonra başlıyorsun, bu olmadı, bu olmadı, bu olmadı, yeni bi taneye başlayayım, yeni bi fikir var, şöyle güzel olacak filan.. hepsi yalan oluyor. o zaman fark ediyorsun işte, aslında yazmak hakikaten çaba, emek, efor gerektiren bir şey. kan, ter, gözyaşı.

    onu anladığın zaman o 'bu olmadı, bu da olmadı' diye bıraktıklarının aslında niye olmadığını anlıyorsun, çünkü aslında üstünde hiç çalışmadın. yazmadın yani. hikayeyi oluşturmadın, karakterleri incelemedin, dünya kurmadın, çalakalem yazmaya çalıştın, olmadı tabi.

    sinirlendiğimden değil ama çok karşılaştığım bir olay olduğu için anlatıyorum, hala okuyorken bir gün bizim bölümden 2-3 arkadaş oturuyorduk, senaryo konuşuyoruz tabi, başka ne konuşucaz, şu şöyle olsa ama kadın böyle demez çünkü böyle böyle karakteri müsait değil, ama şu sahnenin tetikleyicisi önceki sahnede zayıf kaldı vs.. gibi bir muhabbet. benim meseleki olarak sinemayla, senaryoyla, yazarlıkla alakası olmayan bir arkadaşım geldi o ara yanımıza. adam muhabbeti biraz dinledi dinledi, sonra dedi ki "amma kastınız ya, ben size yazıvereyim bi senaryo, nedir yani, askerdeyken 90 sayfa kitap yazmıştım."

    buz sessizlik. ortamdakiler adamı tanımıyorlar ama benim arkadaşım diye tam saygısızlık edip terslemek de istemiyorlar. direkt götleriyle gülemediler yani bari bana ayıp olmasın diye. e ben de utandım, o adamı ortama getiren kişi olarak... kendince mantıklıydı ettiği laf da, birşeyin nasıl yazıldığına dair en ufak fikri yoktu, bir de senaryo üstüne tartışılıyor olmasını küçümsüyordu yani.

    ama hadi 'nedir ya yazarım' yanılgısını geçtim, daha çok takıldığım 'askerdeyken 90 sayfa kitap yazmıştım' lafı. adamın yayınlanmış kitabı filan olmadığını bildiğim için kendi yazma denemesinden bahsettiğini biliyorum, bunu da küçük görüyor değilim. herkes kimseye göstermeyeceği saçma saçma şeyler yazarak başlıyor. sıkıntı '90 sayfa'da.

    bizde millet olarak zaten kalın kitap okumak ince kitap okumak diye bişiler var. niteliğe değil niceliğe bakıyoruz. bir laz fıkrası vardı, öğretmen ödev verdi diye temel oturup 3 sayfa kompozisyon yazar, "sabah uyandım, yola çıktım, gittim gittim gittim gittim gittim gittim [...] gittim gittim, pazara vardım."

    öncelikle ne kadar yazdığının hiç önemi yok. öyle bir cümle yazarsın ki dünyaları anlatır, öyle bir tuğla yazarsın ki bomboş.

    ikincisi, ben anladım ki yazmak kağıt başında değil kafada oluyor. fiziksel olarak kelimelere dökmeye sıra geldiğinde o işin son aşaması. iş o şekilde başlıyor değil, o şekilde bitiyor. yazma işinin asıl kısmı işin görünmeyen yüzü, yazarın günler aylar yıllarca fikri kafasında demlemesi, araştırma yapması, hikayeyi oluşturması, karakterleri oluşturması, notlar alması, notları düzenlemesi. artık ne anlatacağını bildikten sonra oturup "bana ismail deyin."* diye lafa başlıyor.

    bir çok insan ne anlatacağını bilmeden oturup yazmaya başladığı için yazdıklarını yarım bırakıyor.

    üçüncüsü ise tamamen kişisel bir tercih, ben senaryo yazıyorsam mutlaka tretman çıkarıyorum, hikaye ya da roman ise bölüm bölüm ayırıp notlar alıyorum (tabi roman için bunlar çok daha esnek olmak zorunda). kişisel tercih dedim çünkü herkes farklı şekilde yazmayı tercih edebilir. ama benim işime yarayan bir yöntem şöyle birşey;

    mesela hikaye "temel intihar etmeyi düşünerek uyandı, mecburen pazara gitti eşek aldı, yolda üstlerine kaya düştü eşek öldü, temel sağ kurtulduğuna mutlu eve döndü." gibi birşeyse, öncelikle en sade haliyle hikayenin özü ne ona bakıyorum. senaryo için sinopsis. yani hikayenin içinde ne olduğunun detaysız özeti. başlı sonlu. yazar kendisi bilsin diye. bir de tabi açıkça yazılabilen birşey olunca kafanda da netleşmiş oluyor.

    sonra bunu nasıl anlatacağımıza karar vermemiz lazım. tretman da diyebiliriz? ilk bölüm temelin pazar yolunda ayağını sürüye sürüye yürürken ki iç diyaloğu. ikinci bölüm temelin intihar düşüncelerinin sebebi olan fadimeyle karşılaşması, fadimenin yeni kocasını tanıt. üçüncü bölüm flashback fadime ile temelin ilişkileri. dördüncü bölüm fadimenin temeli terk edişinin temel üstündeki etkisi (not: temelin kendisini fadimenin yeni kocasıyla kıyaslayıp yetersiz bulmasını da anlat, ezikliği pekiştir). beşinci bölüm pazara varış, temelin neden eşek alması gerektiğini anlat. altıncı bölüm eşek alışverişi sırasında pazarcıyla diyalogda temelin ezikliğini tekrar pekiştir. ....
    vs vs..

    çok yüzeysel anlamıyla istediğim kavramları hikayenin neresine nasıl serpiştireceğimin şemasını çıkarmış oluyorum. mesela bu örnekte anlatacağım şeyler yetersizlik duygusu, sürekli kendini sorgulama, kadın algısı, aşk, kapitalizm, kaliteli eşek nasıl anlaşılır filan, artık herneyse, onları nerede ne miktarda serpiştirmeye başlayacağımı görmeye başlamış oluyorum.

    elinde böyle bir şema olunca şunu da yapabiliyorsun, anlatmak istediğin duyguyu ya da kavramı, olguyu, en vurucu şekilde nasıl anlatabileceğine dair tekrar tekrar üstünden geçip üstünde çalışmak kolaylaşmış oluyor. hikayenin içindeki herşeyi çok net görebiliyorsun. mesela temel fadime ve fadimenin yeni kocasıyla tam da sürdüğü kağnının tekeri kırıldığında karşılaşırsa, fadimeyle kocası da otomobille orada geçiyorlardı ise, temelin kıskançlığını ve yetersizlik duygusunu vurgulamak için zemin güçlenmiş oluyor. yazmaya başladığında artık geri dönüp "temel şöyle yürüdü, böyle yürüdü" diye yazdığın bir sürü şeyi de düzeltmen gerekmeyecek.

    hikayenin içindeki herşeyin sebebini biliyorsun artık, boş boş anlamsız paragraflar, sayfalar yok. kaleminden çıkan her kelime anlamlı, çünkü yeri var, lazım. laf salatası yapmıyorsun, neyden bahsettiğini biliyorsun artık.

    çok güzel bir söz vardı kimin hatırlamıyorum ama "bir hikaye, artık eklenecek birşey kalmadığında değil, çıkarılacak birşey kalmadığında bitmiş olur" diye. benzer şekilde hitchcock'un da "drama hayatın sıkıcı yanlarının çıkarılmış halidir" diye lafı vardır.

    böyle bir şema ve plan yaparsan bilirsin ki hikayende gereksiz hiçbirşey yok, herşeyin bir sebebi var, her olay ve durumun nereye gittiğini çok iyi biliyorsun, iyi kurgulanmış durumda çünkü çok kereler olay örgüsünün üstünden geçtin, anlamsızlıkları, gereksizlikleri ve yanlışları ayıkladın.

    artık oturup yazmaya başlayabilirsin. ne yazacağını bildiğin için de yarım bırakmayacaksın.

    bu benim işime yarayan yöntem. herkes farklı yöntemler tercih edebilir tabi.

    yayımlanan kitabım filan yok ama ben de bu şekilde bir sürü senaryo ve hikaye yazdım, 2 tane de roman çıkardım, internete saldım, okunuyorlar, iyi tepkiler alıyorlar genelde.

    çok iyi bir yazar olmak gibi bir iddiam olmamakla beraber en azından işin zanaatını çözdüğümü düşünüyorum. yani yazdıklarımın ruhu vardır yoktur ayrı konu, belki hakikaten yazdıklarım çok kötüdür, ama etini kemiğini oluşturmanın yönteminin bu olduğunu düşünüyorum. içine ruh üflemek size kalmış. bu yöntemle en azından elinizde iki kol, bir bacak, bir kaburga, kara kara nasıl tamamlayacağınızı düşünüyor olmazsınız.

    son bir not olarak bir de yazma disiplini demek zorundayım tabii ki. her gün yazmadan bu iş olmaz. hiç olmadı, o gün hiç asla yazasınız yoksa, bari bir cümle yazın. o gün kafanız durmuş hissediyorsunuz, kelimeler gelmiyorsa, saçma ve kötü de olsa yazın, sonra siler iyisini yazarsınız. ama bir gün-iki gün bile olsa yazmazsanız hikayenizden uzaklaşacaksınız, konudan kopacaksınız, geri dönmek giderek zorlaşacak. hele ki ilerleyen safhalarda. başlangıçta yeni hikayenin heyecanı götürüyor insanı, ama sonralarda hikayenizden kopmamak için çaba sarfetmeniz lazım.

    kolay gelsin.
120 entry daha