şükela:  tümü | bugün
130 entry daha
  • evlenmenin veya çoluk çocuğa karışmanın insanların hayatında tamamlanması gereken bir görev ya da checklist'e atılacak bir 'tik' olmadığını düşünen biri olarak görüyorum ki, başlıca nedenler şunlar:

    -özgürlüğün kısıtlanması
    -her gün aynı yemek sendromu [iki anlamı var. birincisi, kelime anlamı: dünkü yemeği ısıtıp yemek sıkıcıdır çoğu insan için,doğru. ikinci anlamı: evlilik süresince yalnızca 1 (bir) kadınla beraber olma fikrinin yarattığı endişe. öncesinde her gün başkasıyla takılmak da elbette mümkün]
    -sorumluluklar
    -aşkın bitmesi/büyünün bozulması ihtimali
    -evlilik öncesi hayatında über sosyal-ortamların kralıyken ev erkeği olup misafircilik oynamaktan korkma (öncesinde her gece alemlere akıyor olmak da mümkün)
    -kaynana/kaynata/akraba terörü

    bütün bunlardan korkanlar sadece 'erkek kısmı' ama. kadınların hiç böyle dertleri yok, onlar gibi sıralayabilecekleri mantıklı evlilikten korkma sebepleri yok; olamaz çünkü. çünkü yıllardır "ille de evlenelim, en şatafatlı düğün, en şık ve pahalı gelinlik, feysbuk'taki en güzel düğün fotoğrafı benim olsun, en pahalı mobilya takımları ve beyaz eşyayı alıp yıllarca kredi borcu ödeyelim, bu arada bir an önce çocuk yapalım." diyen sizler, kadın arkadaşlarım, sizler bu hale getirdiniz bu adamları. kendilerinin de içinde mutlu olabileceği bir yaşam formu değil, itildikleri bir çukur olarak görmeye başladılar sonra evlenmeyi. çünkü 'evlenmiş olmak için' evlendiniz bu adamlarla. sevmek, bir hayatı paylaşmak, mutlu olmak, güzel zaman geçirmek değildi çünkü öncelikleriniz. maddiyat, yalnız kalmamak, 'elalem ne der' korkusu, evde kalmış damgası yememek, çocuk doğurmak gibi kaygılarla kelimenin tam anlamıyla yapıştınız bu adamlara. itilip kakılsanız, duygusal/fiziksel şiddete maruz kalsanız, aldatılsanız da terk etmediniz onları. yaptıkları tüm hayvanlıklara göz yumdunuz.

    kendinize yapılanlar yetmedi, sizin gibi düşünmeyen hemcinslerinizi anlamaktan da ırak oldunuz. hadi, imkanları elvermediği için sizin gittiğiniz okullara gidememiş, bir işte çalışmayan, evlenip anne olmayı ve bunun için evlenmeyi isteyen (hakir gördüğüm için söylemiyorum bunları, gerçek dünyada böyle düşünen kadınlar da var) kadınları bir yana bırakalım. bir şekilde okuyabilmiş, iş güç sahibi fakat evlenmemiş kadın arkadaşlarınıza "bu da evlenemedi bir türlü" (bu uğurda çaba harcamadığı için olabilir mi?) "kimseler beğenmiyor/almıyor mu acaba onu?" (alınıp satılacak bir meta olmadığı için mi acaba?) "güzel kız ama huyu kötü herhalde, ondan evlenememiştir. yazık la, kimin çocuğuysa :(" (evlen'e'mediği için acınacak halde çünkü) gözüyle baktınız. bitmedi; "armudun sapı üzümün çöpü deme canım, inat etme, sen de evlen artık" diye gaza getirmeye çalıştınız bu insanları. oysa evlenmiş olmak, hayattaki bir başarı değildi ve büyük çoğunluğunuz gaza getirdiğiniz arkadaşlarınıza bir süre sonra yaşadığınız kaygıları/kavgaları ve evliliğin hiç de hayal ettiğiniz gibi bir şey olmadığını anlatacaktınız. 'evlenememiş' (istediği halde "başaramamış") ile 'evlenmemiş' (tercih etmemiş) arasındaki farkı da zamanla anlayacaktı bazılarınız.

    ben bugüne dek, bu memlekette kadın-erkek ilişkilerinin her iki taraf için de tamamen eşitsizliğe dayandığını savundum durdum ama görüyorum ki erkeklerin bir kısmı hakikaten hayallerde yaşıyormuş. merak ediyorum, arada dönüp bir kendine bakıyor mu bu adamlar acaba 'birlikte yaşanılacak gibi'ler mi diye? gerçi ben onları yıllarca el bebek gül bebek yetiştirenlere de laflar hazırladım.. doğumundan evden ayrılmasına kadar arkasını toplayan, ona hizmet eden bir kadın (anne) profiline alışmış, kendi sorumluluklarının üstesinden gelmekten aciz, birey olmanın ne demek olduğundan bîhaber bir adamdan ne bekleyebilirsin ki.. erkeğin, evin oğlu ya da başka bir erkekle ev arkadaşı olduğu durumlardaki çok basit ve gündelik olaylara bakalım misal: evden çıkarken yatağını toplamayan, patates kızartması ve omlet yapınca yemek yaptım sananlar basit örnekler. bu grubun yemek yedikten sonra iki tabağı değil yıkamaya, bulaşık makinesine bile atmaya erineni var; çay-kahve içtiği bardağı olduğu yerde bırakır, dibi katranlaşıp kahverengi olana kadar aklına gelmez. her gün duş alanla metroseksüel diye dalga geçeni var, ki kendisi haftada bir banyonun yolunu tutar, kirli çamaşırlarıyla günlerce gezer. ondan sonra, vay efendim, 'her gün aynı yemek'miş de, özgürlükmüş.. sanırsın fakbadileri sıra sıra dizmiş, bütün haftaları perfect week* tadında yaşıyor, ortamların tozunu attırıyor..
    (burada tasvir edilen tarzda yaşayan ve halinden hoşnut olan kadınlar/erkekler de vardır muhakkak. niyetim kimseyi tercihlerinden ötürü yargılamak değil. birlikte yaşanılabilirlik, iki tarafın da karşı tarafın özgürlük alanına tecavüz etmemesi ve hareketlerinden rahatsızlık duymamasıyla sağlanabilir.)

    yaşadığı evi çekip çevirebilen, birinin arkasını toplamasına gerek duymadan başının çaresine bakabilenler yok demiyorum, elbette varlar. ama dört duvar içindeki alışkanlıkları bir yana koysak, bu defa zihinler sakat.. "açık elbise giyme, kıskanırım" diyerek sevgi kisvesi altında kısıtlayanı var. güzel kadınların yanında kendini ezik hissedeni.. kadın kendisinden çok kazanıyorsa özgüven yoksunluğu belli olmasın diye sert erkek triplerine gireni, yetmezse o yoksunluğu bastırmak için aldatmaya hatta şiddete başvuranı.. sevgilisi kendisine göre 'yeteri kadar güzel' değilse, sokakta onunla yürürken bile başka kadınları keseni, hatta ağızlarına düşeni (yanındakinin güzellik derecesinden bağımsız olarak bunu yapanlar ve erkek olmasını gerekçe olarak sunanlar da mevcut) mi istersin? kendi sağlığı için spor yapmaya üşenenleri de dahil olmak üzere bir kısmı "türk kızları gitsin, rus kızları gelsin" diye fütursuzca çığırabiliyor hala; kendi ülkesinin kadınlarını bugüne dek ezdiği yetmezmiş gibi "nataşa", "rus'a gittim aga" diye diye uçkur sevdasına başka bir milletin kadınlarını aşağılamayı da kendisine hak gören bu güruhu unutmayalım. yegâne hobisi halı sahada futbol oynamak (ki onda da artistlik uğruna kolu bacağı kırıp yine karısının/annesinin başına bela olur, rövaşata senin neyine?!) olduğu halde, kendine ait hobileri olan, sanata-edebiyata-müziğe ilgi duyan kadınla "trt 2 gibi kadın yeaa, fazla entel." diyip dalga geçeni var sanki kötü bir şeymiş gibi. "kitap okumuyorum, eksikliğini de hissetmiyorum." diye ortalıkta dolanan; bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya kalkıp kendini komik duruma düşüreni var. birlikte olduğu kadının zeki olması, kendisini mutlu edeceği yerde rahatsız edeni var. bir başka grup fiziksel/zihinsel/maddi açılardan kendisinden 'daha aşağıda' olan kadınlara yönelir ki kendisini o kadının yanında iyi hissedebilsin; var olan az buçuk özgüveni ancak bu şekilde zarar zeval görmez çünkü.
    eğitim düzeyiyle de alakası yok bu saydıklarımın; şahit olduğunuz olaylara, böyle davrandığını duyup bildiğiniz çevrenizdekilere bakın, gazetelere, sosyal medyaya bakın. bu insanların içinde en azından lisans seviyesinde eğitim almış insanların hiç de azımsanmayacak kadar fazla olduğunu görürsünüz.

    bunlarla da bitmiyor. kitlelere nasıl yayıldığı anlaşılamayan "35'ten önce evlenip kendimi heder edemem, önce bir gezip tozayım, hevesimi alayım" anlayışı var sonra. yaş sınırı koyuyor adam kendine; öncesinde yanılıp şaşırıp da onun için sürekli ağ örme peşindeki bir örümceklerden biri tarafından 'tuzağa düşürülürse' yaşını hatırlayıp vazgeçecek çünkü. çünkü; "daha zamanı var".

    karşılarına çıkan duygusal yakınlık kurdukları kadınlara davranışları da işte bu nedenlerle neredeyse tamamen şuursuzluktan ibaret: "bu hatun iyi birine benziyor ama ya benimle evlenmek (ağına düşürmek) istediği için iyi davranıyorsa?" gibi bir paranoya hakim zihinlere. bilmeyenler için söyleyeyim: yaygın kanının aksine bütün kadınlar "koca olsun da çamurdan olsun"un derdinde değil. evlenmek, çocuk yapmak hayatlarındaki yegane hedefler değil. hatta inanmazsınız; duygusal paylaşımda bulunmak, mutlu olmak, mutlu etmek, iyi hissetmek, iyi hissettirmek, güzel zaman geçirmek ve güzelliği çoğaltmak gibi duygu/düşünceler içinde olan ve bu nedenle karşısındakilerle duygusal ilişki yaşayabilen kadınlar da var dünya üzerinde.

    yetmiyor.. "sevgilim, gadınım" dedikleri insanlara karşı tavırlarına bakıyorum: "aman fazla özen göstermeyeyim de kendini bir şey sanmasın. çok zekisin, çok güzelsin demeyeyim gerçekten öyle olsa bile; havaya girip beni beğenmez sonra. emekmiş, çabaymış, değer vermekmiş; bu yaştan sonra hiç çekemem bunları panpa. beni aradığında telefonu duysam bile minimum 37 dakika sonra cevap vereyim, hemen dönersem onu çok önemsediğimi düşünür. hatun 10 tane mesaj yazsa da ben 1 yazmalıyım, alışmasın ilgi-alakaya. aşkından ölsem de belli etmeyeyim." gibi stratejiler, şuursuzluklar paçalarından akıyor (bunları ben kafamdan uydurmuyorum, her gün yaptıkları ve sağda solda anlattıkları şeyler hepsi.) sadece kendileri, kendi istekleri ve hedefleri var gündemde. adamların her hareketi sahte, içtenlikten nasibini alamamış, bencilce.. sohbet etmeye/paylaşımda bulunmaya kalkıyorsun, seni dinlemiyorlar. çok konuşup kafa ütüleyeni değil; az, öz, mantıklı konuşanı da dinlemiyorlar, karşılarındaki kadın ya da erkek, kim olursa olsun. çünkü yeryüzündeki en önemli insanlar 'onlar', onların yaşadıkları/anlattıkları hep ilgi çekici, geri kalan herkes ve her şey çok sıkıcı. merak da etmiyorlar kendileri dışındakileri zaten. çünkü bunalıyorlar, sıkılıyorlar. duygusal dışavurum tasarımları, taklit üzerine kurulu. kitap-filmlerdeki klişeleri kendi özgün duyguları gibi yansıtmaya çalışıyorlar. e bu kadar insan birbiriyle sevgili olabiliyorsa, görünüşe göre başarılılar da. üç gün önce 'kız peşinde gollum olan'* da bendim zaten, onların bir tutarsızlığı ya da kabahati yok.

    işin tuhaf yanı; özene bezene yaptıkları hesap kitaplar, stratejiler sonucu kendi kafaları da karışıyor. o nedenle neyi ne sebeple yaptıkları tam olarak anlaşılamıyor (anlaşılmaz olmayı matah bir özellik ya da 'cool olmak' sananları var ki, onlar başka bir tartışma konusu.) karşılarındakinin ne yapmaya çalıştığını bir türlü anlayamayan kadınlar da "şimdi, bu adam beni seviyor mu, itiyor mu? sevmiyorsa neyin peşinde?" diye düşünüp mantıklı bir açıklamayla olayı çözemeyince karşılarına geçip soruyorlar ne yapmaya çalıştıklarını. erkekler gizemli olma ayağına, saçma sapan muğlak kalıplarla kendilerini ifade etmeye kalkınca da kadınlar yine bir şey anlamıyorlar. ya da içlerinden aklını kullanan (çünkü buna gücü olan) bazıları, kendilerine sıkıntı veren bu tarz heves kırıcı durumlara neden olan adamlardan uzaklaşmayı seçiyor. (ara: böyle aşkın ızdırabını)

    sevgisine, ilgisine karşılık göremediğini düşünen ve hevesi kırılan kadınlar (sizi cüzdan, şoför vs olarak kullanmayan, düşünen, sorgulayan, anlayışlı, makul insanlardan bahsediyorum; sandığınızdan daha çoklar bu arada) böyle böyle uzaklaşıyor bu adamların yanından, zira lisedeki gibi platonik aşklardan sıkılıyorlar onlar da. sonra kankasına gidip şöyle diyor bu grubun üyeleri: "abi benim hatun vardı ya, hah, o artık yok. terk etti beni. nedenini de tam anlayamadım, herhalde ilgilenmiyorum diye. daha ne kadar ilgileneceksem, peeeh.. ama bana kız mı yok be abi, 'denizde çok balık var' yea.."
    var, di mi? bir sürü hatunla aynı anda flört edip (bunu bir kadın yapsa neler deniyor, bir düşünün) içlerinden en az birini 'düşürmeye' çalışıyorlar. yani, denize bir sürü olta atıp bekliyorlar: "ya tutarsam?"
    tutuyorlar da, "her arz kendi talebini yaratır" çünkü.
    balıklar teker teker ortalıktan kayboluncaya kadar devam.. bazıları 'çok kadın-hiç kadın' ikilemine düşüyor. bir yerden sonra da kankayla muhabbetteki gündem değişiyor: "abi, durulmak istiyorum ben. hevesimi aldım, duygusal bir şeylere ihtiyacım var artık. yerleşik hayata geçeyim, hem benden çok kral baba olur." ama değişen bir şey var artık: onların canı istediği zaman da kadınlar onları istemeyebiliyor.

    işte bütün bu yaptıklarıyla ve hastalıklı kafa yapısıyla bırakın aynı hayatı paylaşmayı, bu adamlardan doğru dürüst sevgili bile olmuyor.

    biz de alacakmışız bunları böyle (zaten kafeslemek için can atıyormuşuz) evin bir köşesine koyacakmışız saksı niyetine, onlar da kapana kısılmış hissedeceklermiş. canlarım benim, kıyamam yaa.. bizim bir hayatımız yok çünkü, tek başımıza var olamıyoruz evrende; onlara muhtacız. para için ellerine, başkasına gitmesin diye gözlerinin içine bakıyoruz.

    "ay evlilik hiç bana göre değil. özgürlüğüm elden gidecek, kafesleyecekler beni diye ödüm kopuyor. her gün aynı yemek bağırsaklarımı, aynı kadın da ıssız ruhumu bozar :/ " gibi ifadelerle kendi zihinlerindeki yaşam tasarımlarını anlatarak kafa açmaya kalktıklarında karşılarına geçeceksin, kahkahalarla güleceksin böylelerine. en temiz mücadele yöntemi bu.

    evlenmekmiş.. bunlarla evlenmeye kalkan da bunlar gibi olsun!

    *
    *
    *

    son not:

    bahsedilen profillere uymayan erkek ve kadın arkadaşları tenzih ediyorum, sizler üstünüze alınmayın sakın.

    bu dahil bütün genellemelerin yanlış olduğunun farkındayım. iki tarafa da tepkiliyim, erkekleri yerip kadınları övmüyorum; yalnızca bu yazıda başlıktan yola çıkarak erkeklerin yaklaşımına odaklanmayı tercih ettim.

    ve hala insanlığa dair ümidini kaybetmeyenler, ne istediğini bilen, karşısındaki ve kendisi için iyiyi güzeli isteyen ve gerçekleştirenler, çevresine mutluluk yayan samimi ve güzel insanlar, son sözüm de size: başka bir dünya mümkün!

    ***

    debeye girmiş bu entri. çok güzel mesajlar alıyorum sık sık, eksik olmayın.
3167 entry daha
hesabın var mı? giriş yap