şükela:  tümü | bugün
363 entry daha
  • [önsöz: birkaç paragraf yazmak adına girdiğim başlıktan çıkarken gördüm ki, kullandığım handiyse tam iki bin sözcük ile sözlük hayatımın en uzun entry'sini yazmışım. spoiler dolu bu entry'yi okumaya niyetli sözlükdaşlarıma ise şimdiden büyük bir sabır diliyor ve sizi, dileyenlerin daha bi' linkli, daha bi' görselli bi' blogpost versiyonuna şuradan ulaşabileceği entry ile başbaşa bırakmak adına çekiliyorum.]

    dedim ki, «madem stanley kubrick "the shining" nam filmine "dies irae" ezgileriyle açılış yapmayı münasip görmüş, o halde neden ben de aynı yolu izlemiyor, entry'mi, filmdekine değil de, gregoryen kilise korosu tarafından icra edilen "dies irae"ye giden bir link sunarak açmıyorum?» evet, tam olarak böyle dedim ve kendimi şu soruya bir cevap bulmak durumunda hissettim: «tamam da, pekii ya kubrick filmini neden "dies irae" ile açma ihtiyacı duydu? yani, neden "dies irae"?»

    soruya cevap verebilmek için zamanda bir yolculuk yapmamız ve geçmişe, daha geçmişe, çok daha geçmişe, ta altıncı yüzyıla dönmemiz gerekiyor. zaman makinesi için bile bir hayli uzun sürecek olan bu yolculuk sırasında kendimizi "incil" okuyarak oyalamayı düşünebiliriz, ki, düşünmeliyiz de; zira "dies irae"yi yaratanlar ile canlı tutanlara ihtiyaç duydukları ilhamı, bilgiyi ve motivasyonu veren, "incil"den, "sefanya kitabı"nın ilk babının "dies irae"yi, yani gazap/kıyamet gününü konu alan on dördüncü ayetinden başkası değil:

    *«gazap günü o gün!
    acı ve sıkıntı,
    yıkım ve felaket günü!
    zifiri karanlık bir gün olacak o gün,
    bulutlu, koyu karanlık bir gün!»

    ismini de aynı ayetin latince versiyonundan alan "dies irae"yi bir ilahi formunda belgeleyen ilk el yazması ise on üçüncü yüzyıla tarihli. yani, 1980 yılında yayınlanan "the shining"i açan bu kadim ezginin yaklaşık sekiz yüzyıllık bir geçmişi var. bu devasa tarih süreci boyunca "dies irae"yi kah bir motif olarak, kah başat bir eser parçası olarak kullananlar arasında ise wolfgang amadeus mozart, joseph haydn, johannes brahms, franz liszt, sergey rahmaninov, piyotr ilyiç çaykovski, krzysztof penderecki gibi isimler mevcut. yani, "incil", bir kitap olarak batı düşüncesini ne denli derinden etkilemiş bir kitap ise, "dies irae" de batı müziğini o denli etkilemiş bir ilahi.

    «yahu tamam, "dies irae" önemli bir eser, onu anladık da, bunun "the shining" ile n'alakası var?» diye sorulduğunu duyar gibiyim. bu sabırsızlık karşısında tavır alıyor, «çok alakası var!» diyor ve entry'me "sefanya kitabı"nın on beşinci ve on altıncı ayetleri ile devam ediyorum:

    *«o gün, surlu kentlere, köşelerdeki yüksek kulelere karşı
    savaş borularının çalındığı,
    savaş naralarının atıldığı gündür.
    *«rab diyor ki, ‹insanları öyle bir felakete uğratacağım ki,
    körler gibi, nereye gittiklerini göremeyecekler.
    çünkü bana karşı günah işlediler.
    su gibi akacak kanları,
    bedenleri yerde çürüyecek.›»

    şimdi kelime kelime, tamlama tamlama ilerleyelim: sefanya, kitabında, "surlu kentler"den, "yüksek kuleler"den bahsediyor. filmin ana mekanı olan ve hem bir dağın eteğine kurulmuş olması hem de bölgesindeki yegane yapı olması nedeniyle overlook hotel'ı "korunaklı oteller" diyerek savaş boruları ve naraları tarafından titretilecek binalar arasına katsam, kimse de çıkıp «abi sen hayırdır ya?» demez sanırım. biz overlook hotel'ın binalık statüsünü tartışadururken, sefanya ise "körler gibi nereye gittiklerini bilmeyen günahkarlar"dan, "su gibi akan kanlar"dan ve "yerde çürüyen bedenler"den bahis açarak kıyamet gününü betimlemeye devam ediyor. eğer filme dair hatıralarınız canlıysa, tamlamaların kendilerine has görsellikleri, "the shining"in hangi sahneleriyle ilintili olduklarını size bizzat bildirmişlerdir muhtemelen. ama ben işimi şansa bırakmayacak ve tıpkı overlok makinesini ayağınıza getiren bir overlokçu gibi, görselleri önünüze sereceğim:

    • "kör gibi nereye gittiğini bilmeyen günahkar": labirentte kaybolan ve nereye gitmesi gerektiğine karar veremeyen jack torrance,
    • "su gibi akan kan": asansörün —bize göre— sol kapısının açılmasıyla tüm odayı dolduran bir asansör dolusu kan,
    • "yerde çürüyen bedenler": babaları tarafından katledildikten sonra yerde çürümeye bırakılan grady kardeşler ve banyo küvetindeki çürümüş kadın.

    ama sorular bitmiyor. bu sefer de şu soruya bir yanıt vermemiz gerek: «iyi hoş da, bu kubrick denen adam, stephen king'in suya sabuna dokunmayan romanını ne demeye böylesi bir kıyamet anlatısına çevirmiş?» bunun yanıtını da yine geçmişte, ama "dies irae" için olduğu denli bir geçmişte değil, amerika birleşik devletleri'nin, daha doğrusu amerika'nın 1920lere dek olan birkaç yüz yıllık tarihinde arayacağız ve, sizi temin ederim ki, bulacağız.

    eğer teminatımı kabul ettiyseniz, ben derim ki, işe sondan, yani 1920lerin abd'sinden başlayalım. 1920'lerin abd'si, tarih kitaplarından ve f. scott fitzgerald'ın romanlarından öğrendiğim kadarıyla kelimenin tam anlamıyla bir "zevküsefa" ülkesiymiş. içkinin su gibi aktığı, tütünlerin baca gibi tüttüğü, partilerin yeri göğü inlettiği, dansların döşemeleri çatlattığı, seksin nice yataklar parçaladığı ve paranın «para» diye anılmadığı bir ülke... "the jazz age", yani "jazz çağı" adıyla anılan, eşsiz bir ekonomik patlamaya sahne olan ve wall street'in 1929 ekim'inde iflas etmesiyle birlikte son bulan bu on yıllık dönemin ortaya çıkma nedenleri ise birinci dünya savaşı'nda yatıyor pek tabii. fakat birinci dünya savaşı'na girip de kârlı çıkan ülke olmadığından, 1918'den 1914'e atlayalım ve "acı, sıkıntı, felaket ve yıkım" dolu bu günleri tek nefeste aşıp, oradan aldığımız hızla bir sıçrama daha yapıp kendimizi "yeni dünya"nın henüz balta girmemiş yağmur ormanlarında, henüz kürek değmemiş bereketli topraklarında, henüz çöp yüzü görmemiş hayat dolu sularında bulalım. oradan tarih çarkını ağır ağır çevirelim ve "medeniyet" namına katledilen yerlilerin kanlarına, "medeniyet" uğruna ter dökmeye zorlanmış afrikalıların terlerine ve "medeniyet" kurma gayesiyle temeli atılan ama iki yüzyıldan daha kısa bir sürede bir "atom bombası" halini alıp hiroşima'nın, nagazaki'nin sonu olan abd'nin neden olduğu acılara bir bir tanık olalım.

    kolonileşmenin ve abd'nin kanlı tarihini değil tek paragrafta, tek kitapta bile yeterince anlatmak namümkün ama malum, burası sözlük ve entry de bünyesine eklenen her yeni cümle ile heybetine heybet katıyor. o yüzden, kolonileşmenin ve abd'nin bu tek paragraflık tarihçesini bellekte tutup "the shining"de bunların izlerini aramaya koyulalım.

    evvela, filmin "dies irae" katkılı açılış sekansı boyunca kuzey amerika coğrafyasının farklı manzaraları ile karşı karşıya buluyoruz kendimizi. burası için «henüz avrupalılar tarafından keşfedilmemiş bakir amerika» dersek, dağların sakat bırakılmış yamaçlarında seyreden ve torrance'ları taşıyan araç için «avrupalı kolonicilerin gemileri», bu bakir doğanın ortasına inşa edilmiş overlook hotel için ise «abd» diyebiliriz. torrance'ların babası, yani jack, abd başkanlarınca temsil edilen abd politikasının gerçek bir minyatürü. bir baba olarak jack, oğlunun televizyon ile olan ilişkisini «eğer bir şey televizyonda söylenmişse, doğrudur» sığlığında ele alan biri. bir koca olarak jack, önüne çıkan ilk çıplak kadının dudaklarına yapışacak sadakatsizlikte biri. ve biraz sonra göreceğimiz gibi, jack'i, yani sembolik bir abd başkanını merkezine alan "the shining", "bakir amerika"-"abd"-"abd başkanları" üçgenini tekrar tekrar vurgulayan daha nice sahneler ile dolu:

    • evvela, abd'yi sembolize ettiğini düşündüğüm otelin adı, yani "overlook", ingilizcede iki temel anlama sahip. bunlardan ilki olan "tepeden bakmak", abd'nin diğer tüm dünya devletlerine tepeden bakan tutumunu yansıtırken filmdeki en somut örneğini, jack'in labirenti tepeden izlediği sahnede buluyor. ikinci ve daha sık kullanılan "gözden kaçırmak" anlamı ise her şeye hakim olduğunu sanan abd'nin aslında burnunun ucundakileri bile görmeyi başaramamasını anlatıyor. bunun en somut örneğini ise, daha önce labirent maketi üzerinde tanrıyı oynayan jack'in, oğlunu labirentin içinde gözünden kaçırdığı sahnede buluyoruz. ki bu "gözden kaçırma", jack'in sonu oluyor ve jack labirentin içinde donarak can veriyor (yoksa «geberiyor» mu demeliydim?)

    • dick hallorann'ın aileye sunduğu son derece geniş "yiyecekler listesi", abd'nin hazır gıda tüketimine dayalı beslenme kültürünü yansıtıyor.

    • otelin —tıpkı abd gibi— bir kızılderili mezarlığı üzerine kurulmuş olması, "bruthuss"ün de 2011 senesinde yazdıklarında etraflıca anlattığı gibi, hemen her detayında (halılar, tablolar, vs.) yerli kültürüne ait ögeler taşıyor olması ve asansörünün kan ile dolu olması, yerlilere uygulanan soykırımı yansıtıyor. buradaki asansör detayı, gerçekten harika bir detay. hayal edelim: katlar arasında dolaşan asansör, katliama uğratılmış yerlilerin kanları ile dolup taşan yeraltına iniyor ve yerüstüne her çıkışında, beraberinde oradaki kan deryasından bir parça taşıyor.

    • ana-oğul kovalamaca oynayan torrance'ler, aralarında «loser has to keep america clean», yani «kaybeden, amerika'yı temizler» diyerek iddiaya tutuşuyorlar. «kaybeden, abd başkanını, yani jack'i öldürüp amerika'yı temizler» diyerek de tutuşabilirlerdi bu iddiaya, pekala.

    • jack torrance, edebi ve ekonomik başarısızlığının nedenlerini daima eşi wendy'de arıyor ve onu kendisine hayatı zehir etmekle suçluyor. jack'in bu tutumu, erkek egemen amerikan toplumunun kadınlara yönelik genel tutumunu yansıtıyor.

    • wendy'nin "dırdır"ından bunalan jack, tam da orta sınıf bir abdliye yakışır biçimde, soluğu bar taburesinin üzerinde alıyor ve esrarengiz barmen lloyd'un kendini göstermesinden hemen önce «ı'd give anything for a drink, for just a glass of beer», yani «bir içki için, bir bardak bira için neler vermezdim» diyerek gerçek bir jazz çağı insanı olduğunu gösteriyor.

    • jack, aynı sahnede «white man's burden», yani «beyaz adamın yükü» diyerek, tıpkı "tizi reftar olanin payine dagmen dolasir"ın 2011 tarihli entry'sinde de detaylıca anlattığı gibi, avrupa'dan kalkıp amerika'ya gelen ve yerlilere olmadık acılar çektiren "beyaz adam"ların «ama biz tanrının seçilmiş kullarıyız; biz tanrının sözünü taşıyoruz; biz buraya o hayvansıları insan yapmaya geldik» diyerek kan kızılı ellerini temizlemeye çalışmalarına atıfta bulunuyor.

    • 1921 yılında düzenlenen balo, jazz çağı'nın olmazsa olmazlarından. burada gördüğümüz içkiye, sigaraya, dansa, dize inmeyen süslü elbiselere ve serbest cinsel ilişkilere düşkün kadınları niteleyen özel bir kelime bile var: "flapper". jack'in halihazırdaki eşi wendy'den zerre haz etmemesi de, onun wendy gibi geleneksel bir kadın ile değil, balodakiler gibi flapper'lar ile birlikte olmak istemesinden kaynaklanıyor.

    • abd sembolü olarak overlook'un eski sorumlusu, yani eski başkanı olan delbert grady'nin kırmızı tuvalette geçen sahnede yaklaşmakta olan dick'i «a nigger», yani «bir zenci» diyerek nitelemesi ise abd'nin ve dahi avrupalı kolonicilerin yüzlerce yıllık ırkçılık tarihini özetler cinsten. yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde git gide şiddetlenen ve tarihteki en kanlı formuna yüzyılın ortalarına doğru ulaşan bu ırkçılığın jazz çağı'nda ne durumda olduğunu, fitzgerald'ın 1925'te yayınladığı ve jazz çağı'nı anlattığı başyapıtı "the great gatsby"de de açıkça görüyoruz. romanın henüz ilk bölümünde tom buchanan, yakın zamanda goddard diye birinin yazdığı "the rise of the coloured empires" adında bir kitap okuduğunu ve orada anlatılanlara göre, hakim ırk olan beyaz ırkın tehdit altında olduğunu ve eğer diğer ırklar tarafından yok edilmek istemiyorsa gözünü açması gerektiğini söylüyordu (ki gerçekten de böyle bir kitap ve yazar var ama adları fitzgerald tarafından hafifçe değiştirilmiş. ırkçılığın sözde bilimsel savunusunu yapan kitabın gerçek adı "the rising tide of color: the threat against white world-supremacy" iken, yazarının adı ise lothrop stoddard).

    • grady'nin aynı sahnede oteli, yani abd'yi yıkmaya çalışan ailesini katledişinden söz ederken «ı corrected them», yani «onları düzelttim» demesi, aklıma on yedinci yüzyıl amerika'sını kana değilse de dumana bulayan cadı avlarını ve virginia woolf'un —tıpkı "the great gatsby" gibi— 1925 yılında yayınlanan "mrs. dalloway" nam romanında kullandığı "proportion"* ile "conversion"* kavramlarını getiriyor. woolf, bunlardan "proportion" ile britanyalıların kendi milletlerinden olan insanları resmi devlet ideolojisine uygun halde bir tekdüzen içinde tutmaya çalışmalarını, "conversion" ile ise başka milletleri kendileri gibi olmaya zorlamalarını anlatıyordu. tıpkı britanya gibi abd de, bugün bile tüm dünyaya aynı yiyecekleri yedirerek, aynı kıyafetleri giydirerek, aynı tv programlarını izleterek, aynı arabaları sürdürterek, bir anlamda kendi "proportion"ı ile "conversion"ını uyguluyor.

    • filmin en tuhaf sahnelerinden biri olan, belki de en tuhafı olan "oral seks" sahnesinin taşıdığı mesaj ise şu: buradaki takım elbiseli adam, abd yöneticilerini, kalçası açık kalacak şekilde bir hayvan kostümü giymiş olan kişi ise "doğa"yı simgeliyor. doğanın kalçasının açık olması, az evvel ırzına geçildiğini ve şimdiyse abdli yöneticilerin keyfine göre hareket etmeye zorlandığını gösteriyor.

    • jack'in ölümü, bitkiler kullanılarak hazırlanmış ve bu sebeple akla üzerine karlar yağmış sık bir ormanı andıran labirentte vuku buluyor. kubrick, bu yolla, «doğanın katili abdli yöneticilerin katli de yine doğa tarafından gerçekleştirilecek» demeye çalışıyor (ve bunu, iklim dengesinin geri dönülemez noktaya geldiği gerçeğini göz önünde bulundurursak, sadece abd için değil, dünyanın tüm ülkeleri için de pekala başarıyor).

    • filmin kapanışını yapan ve jack'i 1921 yılında, yani jazz çağı'nda düzenlenen bir balonun başkişisi olarak yansıtan fotoğrafta ise odaklanmamız gereken, jack'in elleri ile kollarının pozisyonu. burada jack'i sağ elini havaya kaldırmış, sol elini ise yere indirmiş bir halde görüyor ve ellerini tam da jack gibi konumlandırmış vaziyette resmedilen nasıralı isa'yı anımsıyoruz. misal, entry boyunca müzik sanatı üzerinden anıp durduğum "dies irae"nin, resim sanatına yansımasının en güzel örneği kabul edilen ve hans memling tarafından on beşinci yüzyılda çizilen "das jüngste gericht"* nam triptik tablo... bu tabloda isa'yı, insanların amellerini tartan ve kötüleri solundaki cehennem'e, iyileri ise sağındaki cennet'e yollayan cebrail'in hemen üzerindeki altın bir küreyi çevreleyen bir gökkuşağına oturur vaziyette görüyoruz. isa ile jack'in elleri arasındaki bu konum benzerliği, «ne yani, kubrick, jack ile isa arasında paralellik mi kurmaya çalışmış?» gibi bir soru ortaya atmamıza neden olabilir ama hayır, isa, ellerini bu şekilde konumlandırır vaziyette resmedilen yegane figür değil. tıpkı hristiyanlığın sembolü isa gibi, aslında tapınak şövalyeleri ile ilgili olsa da günümüzde satanizmin sembolü olarak anılan baphomet de sağ eli göğü**, sol eli yeri** işaret eder biçimde resmediliyor.

    ve evet, kubrick, abd'yi temsil eden overlook hotel'da verilen bir partiye liderlik eden, abd başkanlarının sembolü jack torrance ile kötülüğün lideri baphomet arasında bir paralellik kuruyor ve "dies irae" ile, mahşer gününden bahis açan bir ilahi ile açtığı "the shining" nam filmini bir "kolonileşme ve abd eleştirisi" olarak inşa edip «siz, abd yöneticileri, birer şeytansınız! işte, sonunuz, jack'in sonu gibi olacak!» diyor ve son noktayı da böylece koymuş oluyor.
192 entry daha