şükela:  tümü | bugün
8868 entry daha
  • son zamanlarda ilgimi çeken bir konu; toplumların düşünme biçimlerinin kullandıkları dilden ne kadar etkilendikleri. türkiye günden güne bok çukuruna gömülürken türkçe'nin (ve ülkede konuşulan diğer dillerin) buna katkısını merak etmemek elde değil.

    dilbilimsel izafiyet'i açıklayan sapir-whorf hipotezi'nin sunulmasından sonra geçtiğimiz 50-60 sene içerisinde yapılan araştırmalar, farklı dillerde konuşan insanların farklı düşünce temellerine sahip olduklarını ve dolayısıyla dünyaya bakış açılarının farklı olduğunu doğrular nitelikte.

    örneğin, "obama read the book" cümlesini ele alalım ve "read" yüklemine ve anlamına bakalım. cümlenin anlamının zaman eksenindeki yerini ifade etmek için, "read" kelimesinin farklı telaffüz edilmiş olması gerekiyor, "red" ya da "riid" (çıkan sesi türkçe yazalım). diğer dillere bakarsak, endonezce'de zaman bildirimi yüklemle yapılmıyor. rusça'da ise hem zamanı hem de cinsiyeti yüklemde belirtmek gerekiyor. yani kitabı barack değil de eşi michelle okuduysa yüklemin cümledeki kullanımı değişiyor. ek olarak rusça'da, eylemin sona erip ermediği de yüklemde belirtiliyor. böylelikle sadece yükleme bakarak okuyan kişinin kim olduğu ve kitabı bitirip bitirmediği anlaşılmış oluyor. türkçe'de ise obama'nın bu kitabı okuduğu bilgisinin nasıl elde edildiği yüklemde belirtiliyor. eyleme şahit olunduysa yüklem "okudu", biri tarafından bu bilgi bize iletildiyse "okumuş" halini alıyor.

    buradaki temel farklılık, rusça'da veya türkçe'de yüklemin yazılışını değiştirerek verilen ek bilgilerin ingilizce ya da endonezce konuşan kimseler tarafından önemsenmiyor olması değil, bu bilgileri eylemi ifade eden yüklemle vermiyor olmaları. herkesin aynı şekilde düşünüyor ve sadece bunu farklı şekillerde ifade ediyor olması olası, ancak iletişimde seçilen yol ve kullanılan formülün (gramer) düşünme biçimimizi de etkiliyor olduğu yadsınamaz bir gerçek.

    bu bakımdan yeni bir dil öğrenmek, başka bir deyişle kelime haznemize yeni kelimeler eklemek ve bu kelimeleri anlaşılır bir hale gelecek şekilde sıralayacak formülü öğrenmek, aynı zamanda bu yeni dilde kendimizi ifade edebilmek için gereken düşünce sistemini de öğrenme şansını bize sunuyor.

    zira dünyayı nasıl gördüğümüz, uzay ve zamanı algılama şeklimiz kullandığımız dile göre tamamen farklılık gösterebiliyor.

    örneğin avustralya'nın kuzeyinde yaşayan bir grup aborijin'in dillerinde "sağ", "sol", "ileri" ve "geri" gibi uzayda konum ifade eden kelimeler bulunmuyor. bu kelimelerin yerine, bulundukları konuma göre objelerin yerlerini "doğu", "batı", "kuzey" ve "güney" kelimeleriyle ifade ediyorlar. "sağ bacağında karınca var" demiyor, "doğu bacağında karınca var" diyorlar. ingilizce'de de buna benzer bir eğilimin olduğunu filmlerden farketmişsinizdir. filmdeki bir karakter "saat üç yönünde taş gibi bir hatun var hacı" dediğinde, anadili ingilizce olmayan ve bu düşünce sistemine alışık olmayan biz izleyiciler aklımızın bir köşesinde hangi yönden bahsettiğini hızlıca hesaplamaya çalışıyoruz. şehrin ortasındaki karakter "güneydoğu yönünde 2km ilerde buluşalım" dediğinde de garipsememizin sebebi aynı: navigasyonal beceri (uzay ve mekan içerisinde yer tespit edebilme ve kontrollü yer değiştirebilme).

    objelerin uzaydaki konumlarını belirtirken doğu-batı-kuzey-güney düşüncesiyle hareket eden aborijinlerin zamanda konumu ifade ederken ne kullandıklarını araştırmışlar. ellerine büyüme ve zamanda ilerleme ile çeşitli fotoğraflar vermişler, örneğin bir insanın çocukluktan yaşlığa kadar olan fotoğraflarını, ve bu fotoğrafları zamansal olarak sıralamalarını istemişler. böyle bir testte, bize doğal gelen düşünce sistemine göre, fotoğraflar soldan sağa doğru sıralanmalı, en genç foto solda, en yaşlı foto sağda olacak şekilde. fakat, örneğin, anadili arapça olan kişilere de tam aksi şekilde sıralamak doğal gelecektir. "sağ" ve "sol" konseptini kullanmayan aborijin'ler ise, çok farklı bir şekilde sıralamış.

    fotoğrafları zamansal olarak sıralarken, soldan sağa yerine (ya da sağdan sola) doğudan batıya doğru sıralamışlar. eğer yüzleri güneye doğru olacak şekilde oturuyorlarsa fotoğrafları soldan sağa; eğer kuzey yönüne doğru oturuyorlarsa sağdan sola; daha da ilginci, doğu yönüne doğru oturduklarında ise bu kez fotoğrafları ileriden kendilerine yakınlaşacak şekilde sıralamışlar. güneşin doğdugu doğudan battığı batıya doğru olacak şekilde zamansal çizgiyi oluşturup düşünce yapılarını biçimlendirmişler ve şartlar ne olursa olsun zamanı bu çizgi doğrultusunda ifade etmeyi dillerinin ve yaşamlarının parçası haline getirmişler.

    doğu, batı, kuzey, güney. bu dört kelimeyi sıralama biçimi dahi düşünce yapısının eseri. batı, doğu, kuzey, güney şeklinde sıralayan kimseyi göremezsiniz. bu kelimeler uzayı yatay düzlemde algılıyor olmamızın bir sonucu. zamanı algılama biçimimiz de bundan doğal olarak etkileniyor.

    örneğin, "önümüz kış" derken, zaman çizgisinde gelecekte olacak bir olayı, uzaysal konum ifade eden bir kelime kullanarak belirtiyoruz. bunun da ötesinde, yatay düzlemi göz önünde bulunarak cümlemizi kuruyoruz. "zor olanı atlattık" cümlesi, örneğin, geçmişteki bir olayı ifade ederken yine aynı yatay düzlemi kullanıyor. bu düşünce yapısı bize doğal geliyor zira kullandığımız dil bu şekilde düşünmemize olanak sağlıyor. mandarin dilinde ise zamanda konum belirtirken yatay düzlemden değil, dikey düzlemden faydalanılıyor. gelecekteki bir gün aşağıda, geçmişteki bir gün de yukarıda olacak şekilde uzay-zaman ilişkisi kuruluyor. anadili mandarin olan bir kimse "önümüzdeki ay" demiyor da, "aşağıdaki ay" diyor.

    farklı dillerin farklı düşünce yapılarına sebep olmasına bir diğer örnek de feminen ve maskülen artikel'ler. örneğin anahtar kelimesi almanca'da maskülen, ispanyolca'da feminen. araştırmalarda almanca konuşanlara anahtar kelimesinin ne ifade ettiği sorulduğunda, sert, metal, sivri, dişli gibi cevaplar alınırken, ispanyolca konuşanlar aynı objeyi tanımlarken küçük, karmaşık, sevimli, ışıltılı gibi kelimeler seçmiş. almanca'da feminen, ispanyolca'da maskülen olan köprü kelimesi ise almanca konuşanlar tarafından güzel, zarif, narin, kırılgan, huzurlu kelimeleriyle tanımlanırken ispanyolca konuşanlar uzun, büyük, tehlikeli, güçlü, sağlam ve yüksek kelimelerini tercih etmiş.

    yapılan araştırmalara göre yeni bir dil öğrenenlerin, yeni dilin düşünce yapısını da öğrenebildiklerini ve dolayısıyla o dilde iletişim kurarken dilin sağladığı avantajlardan da yararlanabildikleri sonucuna varılmış. örneğin mandarin'i yabancı dil olarak öğrenen bir kimse anadili mandarin olan biriyle iletişim kurduğunda zaman konseptini yatay düzlem yerine dikey düzlemle ilişkilendirebiliyor.

    peki, iletişimin en temel aracı olan lisanlarla ilgili bu anlattığım bilgiler ne anlama geliyor?

    bir lisan bir insan sözünün aslında ne ifade ettiğini ve gerçek anlamını görmemize olanak sağlıyor. yeni bir lisan öğrendiğimizde o dili kullanan insanlarla artık iletişim kurabiliyor olmamız kadar onların düşünce yapılarını da öğrenmemizin ufkumuzu açacağını görmüş oluyoruz. bir lisan bir insan sözü aslında, yeni bir dil öğrenmenin yeni bir perspektif kazanma ve dünyaya başka bir pencereden bakabilme şansının önemini vurguluyor. bilgi hazinemize yeni kavramlar katabiliyoruz, olaylara farklı yönden bakabiliyoruz.

    böylelikle yeni bir dil öğrenmek, "hello how are you fine thanks and you" ezberinde değil, öğrenilen dilin anadil olduğu toplumlara sağladığı düşünsel avantajları da bilgi birikimimize ekleyince anlamlı oluyor.

    kendi düşünce sistemiyle yetinen ve yeni bir dil ile beraberinde getirdiği düşünce sistemini öğrenmeye gerek duymayan kimselerin dünyaya dar pencereden baktığını söylemek, bu açıdan yanlış olmaz. bir lisan bir insan sözündeki değeri yabancı dil öğrenmeyi isteyecek kadar anlamayan, "van minit"'ten ötesini merak etmeyip bu yaşına kadar herhangi bir yabancı dili öğrenme zahmetinde bulunmamış bir kimsenin başında olduğu ülkeyi yönetirken dünyaya baktığı dar pencere ve kısıtlı düşünsel yapısı ile ilgili bir fikir vermiştir umarım bu anlattıklarım.
10124 entry daha