şükela:  tümü | bugün
122 entry daha
  • sinema enteresan temaşa mirim. sinemanın güzelliği (özellikle hollywood ana akım sineması) istisnasız herkese inebilmesi. her türden insan fütursuzca sinema üzerine ahkam kesebiliyor. mesela bu tutumu resim, müzik, edebiyat, tiyatro gibi diğer sanat disiplinlerinde görmüyorsun.

    sinema sanatının estetik kuramı haliyle ortalama seyirci için bir şey ifade etmiyor. hatta sinemanın bir sanat disiplini olması da bir şey ifade etmiyor.

    çünkü fani sinema temaşakarı sinemaya sadece ''kafamı dağıtayım, eğlenceli vakit geçireyim, güleyim, heyecanlanayıp, beni yormasın, üzmesin, sıkmasın'' mottosuyla gidiyor. estetik kuramın içerdiği görüntü, yönetmenlik, senaryo, oyunculuk, simge, metafor, diğer sanat disiplinleriyle kurduğu ilişki ve göstergebilimsel enstürümanlarla pek ilgilenmiyor.

    yönetmenlikten, oyunculuktan, senaryodan kastı üç- beş hollywood yönetmeni, oyuncusu, senaristi. o konularda da estetik kuramın gerektirdiği bilgi, birikimden yoksun olmasına rağmen sağdan soldan duyduğu beylik cümlelerle ahkam kesiyor.

    her filmin, her türün kısacası her sanat yapıtının kendi dinamikleriyle ele alınması gerektiğini bilecek kadar sinema üstüne kafa yoran bir insanım. bunu da sıklıkla dile getiriyorum umutsuzca.

    film okumak aynı zamanda dünyaya, zamana, sanata, tarihe, sosyolojiye, politikaya, felsefeye, psikolojiye vs bakış atmaktır. hem bu disiplinlerden haberdar olup, bu disiplinler üstüne belli bir birikim yapmış olma şartını yerine getirmiş olmaktır. ama dediğim gibi ortalama seyirci bunlarla ilgilenmiyor. öğrendiği beylik ''görseli çok güzel, senaryo da kopukluklar var, aksiyonu çok iyi, çok küfürlü, sinema da izlenmez, oyunculuk çok iyi'' klişeleriyle bu topraklarda seyirci olarak vazifesini ifa ediyor.

    söylediği cümlelerin altını dolduracak entelektüel birikime sahip olmamak bir yana (olmaz zorunda değil zaten) bunu sahip insanlarla dalga geçmeye çalışarak, bir bakıma sahip olduğu biteviye cehaleti yüceltiyor. oysa en azından bizler eskiden cehaletimizden utanmayı, onu onarmayı, ondan kurtulmayı, öğrenmeyi isteyen bireyler olma çabasındaydık. şimdi insalar hem cahil, hem de bu cehaletlerinden zerre rahatsızlık duymadan, nitelik sahibi insanlara fütursuzca saldırmayı bir erdem haline getirmişler.

    bu uzun girizgahı aslında mad max serisiyle büyümüş (üçleminin her filmini, özel kanalların sıklıkla yayınlanmasından da ötürü aşağı yukarı 10 kez izledim) bir temaşakar olarak (çocukluğumla kurduğu bağı da hesaba katarak) günümüz seyircisinin temaşa dinamiklerine dikkat çekmek amaçlı yaptım (yapmasaydın bize ne diyenleri duyuyorum).

    yaptım çünkü bu insanların sinemaya bakışları tıpkı hayatta her şeye (tüm kavramlara) baktıkları gibi sakil, eksik, yarım ve pervasız. filmleri salt eğlence aracı olarak gören bu anlayış özellikle ana akım sinemadan daha fazlasını talep etme hakkı olduğundan bi haber. ımdb'de boktan filmleri 8-9 puan aralığında oylayan bu güruh çabuk tüketilen, anlık, saniyelik, duygu ve derinlikten yoksun hızlı imajlara tutkun. senaryonun derinliği, görüntü ve sözcükler arasına kurulan koşutluk, görüntü, karakter ve sözcüklerle kurulan özdeşlemeden bi haber, gösterilen her şeyin yalnızca perdeyi doldurmak için yapıldığına ikna olan bir kifayetsizliğin temsili.

    böyle olunca da sinema bu talebi karşılama adına estetik kuramın gerektirdiği niteliklerden yoksun bir hale geliyor.

    tüm bunları tam da mad max fury road' da george miller'in ortaya çıkardığı eserle özdeşletirmek için yazdım aslında. çünkü miller günümüz izleyicisinin profilini (ilerlemiş yaşına rağmen ) öyle iyi çözümlemiş ki,
    bu seyircinin talep edebileceği her şeyin alegorisini yapmış gayet zekice bir hamleyle fury road'da.

    ===buradan sonrası çok hafif spoiler içerebilir===

    filmi sahip olduğu kinetik enerji, camp estetik, frenetik doz tamamen günümüz seyircisinin taleplerine denk geliyor. filmi karşılayacak tek bir sözcük var; ''çılgınlık.''

    filmin her karesine, her anına, kısacası filmde gördüğümüz her şeye sirayet eden hiper bir çılgınlık. miller adeta seyirciyle dalga geçiyor. seyircinin profiline ayna tutuyor. ''istediğiniz buysa (ki bu olduğunu biliyor) size istediğinizi fazlasıyla vereceğim'' diyor ve bu işi layıkıyla yapıyor.

    özellikle 80 'li yılların camp, kitsch estetiğini (kısacası bayağı) kendine makyajlayan muhafazakar ve aynı zamanda bu estetiğin de yardımıyla ucuz bilimkurgular yaratma konusunda fazlasıyla maheretli olan b filmlerin çılgınlığı, denetimsizliği bile bu filmin yanında hafif kalıyor.

    miller özellikle ilk üçlemenin (haliyle) en iyisi olan mad max 2* filminin pastişini yapmış. yani yarattığı efsane üçlemeyi dönem şartlarının taleplerine göre yeniden cilalamış.

    zaten röportajlarında da the road warrior'da yapmak isteyip (dönemin bütçeleri falan malum) yapamadığı her şeyi bu filmde yapmaya çalıştığını söylüyor.

    filme ruhuna sirayet eden bu ''hiper çılgınlığı'' destekleyebileceği her şeyi kullanıyor miller. üstelik karikatüze olma tehlikesini göze alarak.

    filmi de öyle ince bir nüans var ki; bir adım ötesi filmi tamamen bir parodiye dönüştürebilecekken miller zekice hamlelerle filme kazandırmak istediği ''çılgın ruhu'' karikatüze etmeden ama o dünyanın çılgınlığı içindeki 'vahşi mizahın' da altını çizerek noktalıyor.

    çılgınlığa eşlik eden hız, hem yol temasınını gerektirdiği uzun kaçma- kovalama sahneleriyle, hem kurgu ve estetikle pekiştiriliyor. filmin amacı soluksuz bir çılgınlık izletmek tam da o dünyanın gerçekliğini yaratmak adına.

    oyunculuklar benim için önemli. mel gibson'u max rolüyle mıh gibi aklına yazmış olan bizler için bu rolde başkasını izlemek haliyle başta can sıkıcıydı. ama tom hardy sahip olduğu personayla işin altından kalkıyor. amma ve lakin max'in çılgınlığına vurgu yapmak için çıkardığı hırıltılar fazlasıyla yapay ve gereksiz.

    tabi filmin kahramanı max gibi görünse de, filme damgasını vuran isim kesinlikle charlize theron. acı bir kabul olsa da furiosa karakteriyle max'in önüne geçmeyi başarmış theron. güzelliğinin yarattığı karşıtlık filmin umutsuz ruhuyla fazlasıyla örtüşüyor. 'gözleriyle oynamak' deyimini tam manasıyla karşılayan şiddet ve umutsuzluk arası bir dengeyi başarıyla kuruyor film boyunca.

    en nihayetinde bazı filmler ne anlattığından ziyade, nasıl anlattığıyla hatırlanır. ama elbet bu anlatı biçimini sosyolojiyle, felsefeyle, konjonktürle örtüştürerek. günümüz seyircisinin tam da ''hızlı ve öfkeli'nin çölde geçeni'' diye kondurduğu etiketlerle dalga geçerek bir bakıma. ama bazen tam da bu bayağılın kendisi söylenmek istenene denk geldiği için böyle filmler değerli bir hal alıyor.

    miler filmini ''senaryo yok, oyunculuk yok, güzel kızlar ne alaka, sadece kaçma- kovalamaca'' var gibi klişe bir yaklaşımla ele almak tam da miller'in film boyunca yapmak istediği, hiç utanmadan, hınzırca gözümüze sokmaya çalıştığı şeylere denk geliyor aslında. seyircinin ritmini, tepkilerini gayet iyi bilen miller biraz da 80'li yıllarda dönem şartlarından ötürü dilediğince gerçekleştiremediği harika üçlemesinin tadını çıkarıyor bir bakıma günümüz şartlarında. yoksa filme hınzırca serpiştirdiği alev çıkaran gitarcı, yaşlı nineler, davullar ve dozu olmayan hiper çılgınlığın başka bir açıklaması olamaz.

    günümüz seyircisinin perde de görmek istediği şeylerin temsilini onların istediği ve beklediği dozdan daha çılgınca ve vahşice bir tavırla onlara doğrultuyor. komik olan ise tüm bunları talep eden seyircinin bu ironiyi atlaması.

    gramerini biteviye bir çılgınlık üstüne kuran filmin belki de sinema izleyicisine söylemek istediği şey tam da bu durumun kendisi. yoksa düz mantıkla bu film sadece post apokaliptik bir hızlı ve öfkeli demek elbet yanlış değil.

    son tahlilde çocukluğuma bıraktığı özel izler hasebiyle duygusal bağımın olduğu bu üçlemenin devam filmini beğendim ben. benim sinema ölçeklerimde (zaten asla kata filmleri puanlamıyorum. bir şey ifade etmiyor o saçma puanlama sistemi benim için) türü içinde bir başyapıt değil belki ama günümüz ana akım sinemasının yarattığı izlence anlayışına savurduğu küfür için bile (tabi bu benim yorumum) görülmeye değer.
889 entry daha