şükela:  tümü | bugün
473 entry daha
  • dizi tarihinin açık ara en iyisidir. tabi aşağıda bunları tek tek açıklayacağız.

    the wire öncelikle ezber bozan bir dizi. bunu da haliyle tam da beslendiği kaynakları, yani idealize, konformize, göstermelik, homojen izlence pragmatizmini ters yüz ederek yapıyor.

    gerçeklikle kurduğu bağ ve gücü, salt hikaye etme, eylem, çatışma, kurgu, müzik vs üzerinden değil bizzat bu öğeleri gerçeklikten hiç bir koşulda ayırt etmemesinden geliyor. yani daha açık bir ifadeyle 'gerçekliği' kendine ayırt edici bir özellik, zırh, tarz, üslup olarak değil bizzat anlatının (her şeyiyle) kendisi olarak seçiyor.

    tüm dizi tarihi boyunca gerçeklik algısını (toplumsal gerçeklik, sosyal gerçelik) bu denli kullanmış başka bir dizi yok. breaking bad fanları kızabilir ama the wire'in yanında breaking bad'in gerçekliği sütlaç gibi kalır. (ben de breaking bad seviyorum sakin olun.) çünkü breaking bad her ne kadar zamansal anlatı olarak gerçekliğe bağlı kalsa da birçok bölüm ve sahnesinde olay, durum ve dramatik çatışma noktasında dizi pragmatizminin genel koşullarıyla kesişiyordu.

    tabi şimdi sırf gerçekçi olması mı bütün numarası diyeceksiniz ki bu gerçeklik duygusu çerçevesinde dizinin haleti ruhiyesini tanımlamaya çalışan bir dramaturji yapacağım izninizle.

    evet ara ara belirttiğim gibi hiç bir yapıt tek başına salt sonu, başı, tavrı, biçimi, içeriği yüzünden büyük yapıt olmaz. satır aralarını doldurmadığınız, görmezden geldiğiniz her şey yapıtın zayıf noktalarıdır.

    işte bu noktada the wire gerçekliği, kusursuz bir şekilde kusurlu ve ezber bozan bir gerçekliğe tekabül ediyor. kahraman- anti kahraman dengesi günlük rutinin belirlediği tüm yaşamsal donelerle gayet rahatsız edici bir şekilde ilişki halinde.

    merkeze aldığı bütün karakter ve durumları seyircisi için yarar gözetmeden, morality, immorality gibi genel geçer, öğrenilmiş ilişki pratiklerden ve bunların sonuçlarından uzak bir seyir algısıyla taşıyor ekranlara. işte the wire'ı diğer dizilerden ayıran en temel mesele bu.

    karakterlerine yaklaşımı, tutumu, gösterdiği şefkat, ya da zalimlik seyircinin moral değerleri, kendini iyi hissetme motivasyonuyla hiçbir koşul ve şartta ilgilenmiyor.

    iyiilk ve kötülük kavramlarını ele alış biçimi, hem felsefi, hem toplumsal, hem bireysel bazda, yüzleşmek, görmek istemediğimiz birçok şeye tekabül ediyor.

    yoksulluk, cinayet, uyuşturucu bağımlıları, kötü anneler, babalar, hırslar, acımasızlık, iletişimsizlik, yolsuzluk, politikacılar, gazeteciler, patronlar, bürokrasi, çocuklar kısacası var olma hali içinde her gün 3. sayfalarda görüp, göz ucuyla kaçıp, saklandığımız her şey.

    dizinin grameri tüm sezonları boyunca bu noktada tek bir falso vermiyor. hiçbir karakterine genel ahlak kalıbları içerisinde iyi-kötü diye bakmıyor dizi. durum ve olayları özdeşleşmeyi sağlayan görkemli müzikler, büyük replikler, kahramanca davranışlar, saçma sapan twistler, sentimental oyunlarla vermiyor.

    örneğin ilk sezonun en önemli karakterlerinden mcnulty, diğer sezonda yan rollerde görünüyor. ya da bir sezonda önemsiz bir yan rol gibi duran başka karakter diğer sezonun önemli figürlerinden biri oluyor. ya da o karakterleri diğer sezonlarda farklı ilişki biçimleri içerisinde sadece yan rol olarak görebiliyoruz ki bu hiçbir dizinin bugüne kadar yapmaya yaklaşmadığı bir şey.

    her sezonunda ele alınabilecek en çarpıcı kavramları konu ediyor kendine dizi. örneğin bir sezonda sadece bürokrasinin saçmalığına işaret ederken, bir bölümde basın, gazetecilik, diğer sezonda politikacılar, başka sezonda suçlularla ilgileniyor. elbet her sezonda bunlar iç içe geçmiş şekilde var. ama her sezonda leithmotif olarak merkeze aldığı kavramların yanına ustaca iliştirerek yapıyor bunu.

    örneğin dedektiflerin hiç de kahramanca olmayan bir şekilde gelen cinayet davalarını bürokrasinin yarattığı saçma sapan kurallar yüzünden birbirlerinin üstüne atma çabalarını görüyoruz. idealize edilmiş kahraman polis klişesi yerle bir ediliyor böylelikle. kimileri umursamazlıklarına bürokrasiyi kılıf ediyor hatta.

    ya da suçluları yakalamak için onlarca kişiyle dövüşen, çatışan, kaçıp kovalayan polis klişesinden çok uzakta aylarca çeteyi çökertmek için sinekten yağ çıkaracak bir sinsilik ve sabırla ve yer yer umursamazlıkla hareket eden insanları görüyoruz. üstelik onlara köstek olan bir bürokrasi ve patronlar varken.

    evet karakterleri ''insan'' olarak görüyoruz dizi boyunca. kimse kahraman polis, idelist gazeteci, karizmatik suçlu, seksi hukukçu formunda değil bu dizide. işte bu temaşa pratiklerini yerle bir eden tutum bu dizinin diğer dizilerden (popülerlik, övgü ve değer bakımından) farklı bir yerde durmasına sebep oluyor.

    örneğin aylarca, yıllarca peşinden koşturulan bir suçlunun tam da bürokratik saçmalıklardan, ya da görevini ifa eden dedektiflerin dikkatsizlikleri, umursamazlıkları yüzünden elini kolunu sallayarak kaçıp gittiğini görüyoruz. böylelikle seyirciye empoze edilen ahlak, adalet pratiği yıkılıyor ve seyirci rahatsız bir konumda hissediyor.

    sonuç olarak izleyicinin katharsis deneyimi bile bir tür alışkanlığa dayanır. arınma duygusu iyilik, kötülük gibi kavramların moral değerler bakımından temize çekilmesiyle ezbere bir rahatlama duygusuyla esenliğe kavuşur. hele ki hollywood gibi şaşmaz kural ve öçüleri olan bir sinema ve dizi sektöründe.

    oysa the wire zaten var olan gerçeklikten hareket eden bir yapım olarak sadece olanı göstermekle mükellef olduğu duygusunu (üstelik bunun için hiç çabalamadan) izleyiciye geçirmekten hiç korkmuyor. kaldı ki bu denli yalın, çarpıcı bir gerçekliği yakalamak için zerre çabalamadığı hissini uyandırması ayrıca takdire şayan.

    diziyi izlerken baltimore'un sokaklarını karşı karış hissediyor, suçluları, sıradan insanları, sıradan ve zoraki suçluları, polisleri, halkı, bürokratları, gazetecileri kısaca tüm şehri ve insanları tanıyoruz. dizinin belgesel havası (eğer ki diziye bırakırsanız kendinizi ) tek bir an sıkmıyor izleyicisini.

    gözlemci konumundaki seyirci de heyecan ve merak duygusunu yaratan yegane şey tam da bu aslında. yani yaratılan gerçeklik içinde hayatlarını gözlemlediğimiz tüm karakterlerin başına gelecek olaylara tanık oluşumuz. üstelik bunu belli eden bir dramatik gerilim, çatışma, durum olmayabiliyor somut bir şekilde.

    örneğin omar little gibi şahika bir karakter ancak bu diziye yakışacak şekilde uğurlanıyor. zamansız, anlamsız aynı zamanda öngörülebilir bir şekilde.

    ama izleyici olarak bizleri bu duruma hazırlayan büyük olaylar, planlar, twistler falan görmüyoruz.

    merkeze aldığı olay, durum ve karakterleri tüm çıplaklığıyla izleyicinin önüne atarken (tarafsız bir şekilde) sempati, acıma, arınma gibi kavramlara yüz vermiyor dizi. onları yaşamsal kılan her şeyi alelade insanlık halleri içersinde verirken, başlarına gelecek her şeyi, tanrı, kader, yazgı, tesadüf, karma gibi kavramlarla hem fazlasıyla ilişkili hem de hesaplanmayan ama aynı ölçüde sebep-sonuç ilişkisine dayanan sıradan bir etki-tepki rasyonelliğiyle ekrana taşıyor. ki bu durum tam da yaşama var olma halimize denk geliyor.

    işte benim için bu diziyi sevdiğim tüm dizilerden ayrı yere koymamı sağlayan biricik nedenler yukarıda sıraladığım şeyler. yaşam ve ölümün geleneksel anlatı ölçeklerinin dışında hayatın göbeğinde duran, ondan beslenen, aynı şekilde onu besleyen bir sıranlıkla ele alınması kuvvetle muhtemel bir daha görebileceğimiz bir şey değil. en azından hollywood sularında.

    tüm bu sıraladığım şeyler açıkçası bizim izleyici profilimizle örtüşen şeyler değil. ara ara belirttiğim gibi hazır imaj ve durumların yarattığı katharsisi, ezberlenmiş olay ve durumları, geleneksel anlatıyı ve barındırdığı trükleri çok seven bir izleyici profiliyiz. bu sebeplerden dizi bizim temaşa dinamiklerimize uymuyor maalesef.

    dizi ya da filmlere atfedilen ''çok sıkıcı'' ve ''hiçbir şey anlatmıyor'' tarzı gerçekten bir şey ifade etmeyen izleyici yorumlarını bir kenara koyaraktan kendine sıkı bir dizi, sinema izleyicisiyim diyen herkesin görmesi gereken bir dizi the wire. benim için her dem bir numara.

    (bu arada maalesef ben de diziyi divxplanet çevirileriyle izledim. diyalogların yer yer anlamsızlığı, yetersizliği bile diziyi bu denli sevmeme engel olmamıştı. eğer şimdilerde iyi bir çevirisi falan varsa bildiğiniz paslayın lütfen.)
474 entry daha

hesabın var mı? giriş yap