şükela:  tümü | bugün
9 entry daha
  • ben de ilginc addettigim kisimlari -pek de kisa olmayacak sekilde- buraya aktarmak istiyorum. esi bulunmaz betimlemelerin, detaylarin ve -galiba sadece is bankasi yayinlari basiminda bulunan- guzel cizimlerin yani sira, de busbecq'in ve kafilesinin eglence adina yaptiklarini da severek okudum.

    gunumuz ile karsilastirma yapildiginda ortaya cikan fazlasiyla belirgin farkliliklar ise sunlari soylememi gerektiriyor:
    - mektuplarin yazildigi yillarda, devleti yonetenler -padisah haric- tamamen teknokratik gelenekle yetki-makam sahibi oluyorlar. bugunun turkiyesi'nde ise "teknokrasi" bir kadin ismi bile degil.
    - bugune bugun bin senedir anadolu'da yasamamiza ragmen, hala gocebeymisiz gibi yasiyoruz. insan guya en azindan kendi yasadigi alani(ev -> mahalle) temiz tutmaliyken, parklarimiz-merdivenlerimiz cekirdek, sehirlerde artik cok nadir durumda olan bos alanlarsa pet sise ve gunesten solmus gofret ambalajlariyla dolu. kitapta bu durum temizlik acisindan yerilmemisse de, mimari zevksizlik ve biraz daha cabalayip daha estetik bir konak insa etme konusundaki isteksizlik hala baki.
    - batil inanclarimiz hala cok kuvvetli. *tahtaya vuruyor*
    - planlamayi ve hareket etmeden evvel etraflica dusunme yetisini kaybetmisiz, artik her sey sallapati ve fevri yapiliyor, eger yapilirsa.

    son olarak, de busbecq'in kullandigi referanslar bir okuma listesi icin bayagi iyiler, cok sayida merak uyandirici dipnot var. -daha taze yeniden kesfedilmis- antik dunya bilgin ve bilgilerine bir cocugun sekere veya cikolataya yumulmasi gibi yumulan aydinlanma cagi elitlerinden olan yazarin, onlardan ustu kapali bahsederken -veya name dropping yaparken- cok sen olduguna suphe yok.

    --- spoiler ---

    - asalet ve meziyet
    padisahin karargahinda tek kisi yoktu ki itibarini kendi sahsi cesaretinden ve meziyetlerinden baska bir seye borclu olsun, dogdugu aileden dolayi digerlerinden farkli kilinsin. kisiye, verdigi hizmetlereve yuklendigi vazifeye gore saygi gosteriliyor. bu nedenle ustunluk mucadelesi de yok. herkesin yaptigi ise uygun olarak tayin edildigi bir makami var. sultan vazifeleri ve gorulecek hizmetleri bizzat kendisi dagitiyor. bunu yaparken o kimsenin servetini ve rutbesini onemsemiyor, namzet olanin sohretini ve nufuzunu dusunmuyor. sadece meziyetlerini goz onune aliyor, kabiliyetini, karakterini ve mizacini tetkik ediyor. iste boylece herkes layik oldugunun karsiligini goruyor ve makamlar da islerin ustesinden gelebilecek kimselerle doluyor.

    turk imparatorlugunda her insanin icine dogdugu sartlari degistirme ve kaderini tayin etme imkani vardir. sultanin altindaki en yuksek mevkilere sahip kimseler genelde sigirtmaclarin ogullaridir. boyle dogmus olmaktan utanc duymak soyle dursun, bununla ovunurler. kendilerini ecdatlarina ve tesadufen dogmus olduklari ortama ne kadar az borclu hissederlerse duyduklari gurur o derece buyuktur. meziyetlerin dogum veya miras yoluyla soydan gectigini kabul etmezler. onlara gore meziyetler kismen tanri'nin bir lutfu kismen de aldiklari talim ve terbiyenin, gosterdikleri cabanin ve hissettikleri sevkin urunudur. nasil ki muzik gibi sanata, matematik ve geometriye olan istidat babadan ogula gecmiyorsa, karakterin de irsi olmadigini, ogulun mutlaka babasina benzemesi gerekmedigini ve vasiflarin insana tanri tarafindan ihsan edildigini dusunurler. dolayisiyla turkler arasinda itibar, hizmet ve idari mevkiler kabiliyet ve faziletin mukafati oluyor. kisi tembel ve sahtekar ise hicbir zaman yukselmiyor, kucumsenip hakir goruluyor. iste turkler bu nedenle neye tesebbus etseler basarili oluyorlar ve hukmeden bir irk olarak hakimiyetlerinin hudutlarini her gun genisletiyorlar. bizim usullerimiz ise cok farkli. bizde meziyete yer yoktur. her sey doguma dayanir ve yuksek mevkilerin yolunu acan sadece soylu olmaktir.

    - turklerin duello hakkindaki dusunceleri
    topraklarimiza bitisik bir eyalette arslan bey adinda kuvvetiyle unlu bir sancak beyi vardi. hic kimse yayi onun kadar guclu geremez, kilicini onun kadar derine sokamaz ve dusmana onun kadar buyuk korku salamazdi. ancak komsu bir eyaletin sancak beyi olan veli bey ona rakip oldu. o da ayni sohrete sahip olmayi arzuluyordu. muhtemelen baska sebeplerle de artan bu rekabet siddetli bir nefrete, entrikalara ve kan dokulmesine yol acti. bu yahut bilmedigim diger sebeplerden dolayi veli bey istanbul'a cagrildi. her neyse, sehre geldi ve divan'da pasalar tarafindan kendisine bircok sualler soruldu. sonunda da arslan bey'le aralarindaki cekismeden soz edildi. veli bey bu dusmanligin gecmisini, sebeplerini, gelismesini ve son durumunu anlatti. ardindan soylediklerini takviye icin arslan bey'in onu pusuya dusurup yaraladigini, tasidigi nama layik oldugunu ispat etmek istiyorsa bu gibi yollara basvurmaya ihtiyac duymamasi gerektigini de ilave etti. onu sik sik karsilikli dovusmeye davet ettigini, bundan da kacinmadigini soyledi. anlattiklari pasalari tiksindirmisti. ona hiddetle bagirarak "silah arkadasinizi duelloya davet etmek curetini mi gosterdiniz? dovusecek hiristiyanlar mi yoktu?" dediler. "ikiniz de sultanin ekmegini yiyorsunuz ve buna ragmen birbirinizi oldurmeye hazirsiniz. ne hakkiniz var buna? boyle davranisin emsali gorulmus mudur? hanginiz olurse olsun, bunun sultan icin kayip olacagini bilmiyor musunuz?" sozleriyle azarlayip veli bey'in hapse atilmasini emrettiler. orada aylarca kaldi ve itibarini kaybetis biri olarak daha gecenlerde salindi.

    halbuki bizde, gozunu ulkesinin dusmanlarina henuz cevirmemis pek cok kimse kendi halkindan birine veya silah arkadasina kilicini cektigi icin un kazanmistir. ahlak bozuklugunun faziletin yerini aldigi, cezayi hak eden davranislarin serefli ve itibarli sayildigi bir ahlak anlayisiyla ne yapabilirsiniz ki?

    - bes vakit
    sarap yoklugundan da kotu ve can sikici bir diger konu daha vardi: uykularimizin pek munasebetsiz bir sekilde bolunmesi. uygun bir konaklama yerine zamanli varabilmek icin cogu kez erken kalkmak zorundaydik, hatta bazi sabahlar daha gun isimadan once. ay isigi bazen turk rehberlerimizi yaniltiyor ve bizi gece yarisindan hemen sonra buyuk bir gurultuyla uyandiriyorlardi. turklerin yol kenarinda mesafeleri belirten kilometre taslari olmadigi gibi zamani gosterecek saatleri de yok. ancak camilerde hizmet eden ve su saati kullanan "talisman" dedikleri bir sinif adamlar var. bunlar safak vaktinin yaklastigini su saatine gore anladiklari zaman bu is icin yapilmis yuksek bir kuleden haykirmaya baslayarak herkesi duaya cagiriyorlardi. bunu gunesin dogusu ile ogle arasinda, oglende, gun ortasi ile gunesin batisi arasinda, bir de son olarak gunes battigi zaman tekrar ediyorlar. hafifce titreyen yuksek fakat hos bir seda ile yaptiklari bu cagri tahmin edilemeyecek kadar uzaklara ulasabiliyor. boylece turklerin gunu dort dilime ayrilmis oluyor. her dilim mevsimlere gore ya uzuyor ya da kisaliyor. ancak geceleri zamani gosterecek hicbir sey yok.

    daha once de soyledigim gibi ay isiginin yanilttigi rehberlerimiz gunes dogmadan cok once hazilrlik isareti veriyorlardi. biz de gecikmemek veya basa gelebilecek ters bir olayin tohmeti altinda kalmamak icin alelacele kalkiyorduk. esyalarimiz toplaniyor, yatagim ve cadirlar arabaya yukleniyor, atlara kosum takimlari vuruluyor ve bizler de hazirlanmis olarak hareket isaretini bekliyorduk. ancak turkler yanildiklarini anlayinca yataklarina donup uykuya devam ediyorlardi. bu munasebetsizlige beni bir daha rahatsiz etmelerini yasaklayarak son verdim. saat kacta hareket edecegimizi bana aksamdan soyledikleri takdirde buna gore herkesi zamaninda kaldirmayi ustlendim. beni hic yaniltmayan saatlerim olduguu, uyuyakalmalarinin sorumlulugunu ustlenecegimi ve bana guvenebileceklerini bildirdim. kabul ettiler ama icleri rahat degildi. sabah erkenden gelerek usagimi uyandirdilar ve ondan, "zaman aletinin parmaklari ne diyor?" diye bana sormasini rica ettiler. usak bu isteklerini yerine getirdi ve gunesin dogmasina az mi cok mu vakit kaldigini onlara mumkun olabildigince anlatti. bizi bir iki defa daha denedikten sonra aldatilmadiklarina inandilar ve saatlerimizin guvenine hayran olduklarini soylediler. iste boylece uykumuz yaptiklari gurultuyle bolunmeden uyuyabildik.

    - hiristiyan adetleri ve turkler
    mesela bizim buyuk ve kucuk toplarimizi ve diger bircok icadimizi derhal sahiplenmisler ama kitap basmaya ve meydan saatleri dikmeye hicbir zaman yanasmamislardir(bu ikincisi icin melih gokcek ankarasi'ni beklemek gerekecektir). kutsal kitaplarini bastiklari takdirde bunlarin kutsal olmaktan cikacagina, meydan saatlerinin de muezzinlerin ve eski adetlerin tesirini azaltacagina inaniyorlar. diger meselelerde ise yabanci milletlerin eski adetlerine, kendi dini akidelerine ters dusse bile buyuk saygi duyarlar. ancak bu halkin alt tabakasi icin dogrudur. hiristiyan kilisesinin ayinlerine yakin hissetmekten ne kadar uzak olduklarini herkes biliyor. rum papazlarinin bir gelenegi vardir. her yil baharin belirli bir gununde sanki kapali imis gibi tasavvur ettikleri denizin sularini kutsayarak acalar. denizciler bu gelenek yerine getirilmeden kendilerini dalgalara rahatca emanet edemezler. turkler de bu gelenege kayitsiz kalmamistir. bir deniz yolculuguna cikacaklari zaman rumlara sularin kutsanip kutsanmadigini sorarlar. kutsanmadigi cevabini alirlarsa yelkenlerini indirirler. ancak kutsandigi soylenirse teknelerine binip yelken acarlar.

    limni'de icinde "keci muhuru" adi verilen topragin bulundugu magarayi acmak da rumlarin bir gelenegidir. bunu agustos ayinin altinci gununde tecelli yortusu'nda kutlarlar. turkler de bu gelenege bugun bile dikkat ederler ve ayinin tam gununde, rum papazlarinin eskiden yapilanlari harfiyen yapmasini ister ve kendileri de ayini uzaktan seyrederler. onlara nedenini sorarsaniz bircok gelenegin eski caglardan kaldigini ve sebebini bilmemelerine ragmen faydali oldugunun ispat edildigini soylerler. eskilerin kendilerinden daha cok seyler bildigini, daha cok seyler gordugunu, onlarin kabul ettigi adetlerin akla geldigi gibi bozulmamasi gerektigini anlatirlar. bu adetleri degistirmek kotuluk getirebilir diye muhafaza etmek istediklerini dile getirirler. bana soylediklerine gore bu dusunce oyle kok salmis ki bazi turkler cocuklarini gizlice vaftiz ettirmeyi bile arzularmis. bu gelenegin birtakim iyi tesirleri olduguna ve sebepsiz yere baslatilmadigina inanirlarmis.

    - derin devlet
    buraya* vardigimiz gece buyuk bir yangin cikti ve yeniceriler her zamanki usulleriyle cevresindeki evleri yikarak sondurduler. turk askerlerinin yangin cikmasini istemelerinin bir nedeni var. sondurmek onlarin vazifesi oldugu icin -soyledigim gibi, genellikle etrafindaki binalari yikiyorlar- sadece yanan evlerin degil komsu binalarin esyalarini da yagmaliyorlar. dolayisiyla yagma firsati ciksin diye evleri sik sik gizlice atese verirler. bunun bir benzeriyle istanbul'da karsilastigimi hatirliyorum. bircok yerde birden yangin cikmisti. bunlarin buyuk bir ihtimalle kaza eseri olmadigi belliyken kundakcilar bulunamamis ve iranli casuslar suclanmisti. sonradan daha titizlikle yapilan arastirmada yangini limandaki gemicilerin cikardigi anlasildi. gemiciler yangin bahanesiyle yagmaya firsat yaratmak istiyorlarmis.

    - cakal
    uzaklarda kahkahalar atarak gulen insan seslerine benzer gurultuler duyunca bunlarin ne oldugunu sordum. duydugum seslerin turklerin cakal dedigi hayvanlarin ulumalari oldugunu soylediler. bunlar kurtlarin kucuk bir cinsi ama tilkiden buyuk. kurtlar kadar acgozlu ve doymak nedir bilmezler. kalabalik dolasirlar fakat insanlarla surulere zarar vermiyorlar. yiyeceklerini vahsi yollarla degil, kurnazlik veya hirsizlikla temin ederler. bu vasiflarindan dolayi dolandiricilarla hilebazlara turkler "cakal" diyor -bilhassa da asya'dan gelenlere.

    - sikke
    her yerde pek cok eski sikkeye rastladik, bilhassa son imparatorlara, constantine, constans, iustinus, valens, valentinus, numerianus, probus, tavitus'a ve digerlerine ait sikkelere. turkler adina "gavur mangiri" dedikleri bu sikkeleri dirhem veya yarim dirhemlik tarti agirligi olarak kullaniyorlar. asia, amisus(samsun), sinope, comana(gumenek), amastria(amasra) ve yolculugumuzun son noktasi olan amasya civarindaki kasabalarda pek cok sikke bulmak mumkundu. sikke aradigimi soyledigim bir bakircinin cevabina oldukca ofkelenmistim. kendisinde birkac gun oncesine kadar bir kup dolusu sikke varmis ve bunlari degeri olmadigini dusunerek eritip bronz kaplar yapmis. eski caglara ait bu sikkelerin yok olmasindan buyuk uzuntu duydum. "bunu yapmamis olsaydin yuz altin verirdim" diyerek ondan intikam aldim. eski sikkeleri boyle yok etmesi beni nasil ahatsiz ettiyse, ben de onu avucundan kacmis olan bu firsattan dolayi uzuntu icinde gonderdim.
    --- spoiler ---
5 entry daha