şükela:  tümü | bugün
61 entry daha
  • ben küçükken gözlerimizin gördükleri konusunda çok septik idim. mesela benim sarı diye gördüğüm şey, herkes için sarı mı? ya da benim sarım ile herkesin sarısı aynı mı? yani, benim sarı dediğim benim zihnimin içinde diğer insanların kırmızı dediği ve benim kırmızı dediğim de insanların zihni içerisinde sarı olan ile denk olabilir.

    yüz yıllık klişeyi de ortaya ısıtıp koymuş olmayalım.

    bunlar benim küçük zihnimde "algı" kavramının tohumlarını ekerken, ben daha ilkokula bile gitmiyordum. yine yakın dönemde, insanların gözleri için, kafalarının içerisinden dışarı açılan pencereler olduğuna inanmaya başlamıştım. hatta, reelde bir adet dışarıda , fakat insanların kafalarının içerisinde binlerce hatta milyonlarca dünyacık olduğunu düşünmeye başlamıştım. mesela benim kafamın içinde de yuvarlak bir gezegen, gezegenin içerisinde ankara diye bir şehir ve orada iyice derinlerde tıpkı kardeşimin kafasının içerisinde olanla aynı şekilde bir evimiz olduğunu tasavvur ediyordum. ve bunların böylesine birleşiyor olmasına çok şaşırıyordum.

    sonra allahtan modern eğitim sistemine katıldım da, kafayı yemekten kurtuldum. ilk ya da ikinci okul günündeydik. öğretmen "hadi şimdi biraz yazı yazalım ne dersiniz?" diye bizlerden çantalarımızdaki defterleri çıkarmamızı istemişti. ben de "yazı yazacağız" deyince gaza gelip, arkadaşlarım daha deftlerini çıkarırken, ilk satırın başına adımın ilk iki ya da üç harfini yazmaya başlayıvermiştim. sonra öğretmen silgi kullanmaksızın, düz çizgiler çizmemizi istemişti de yanlış bir şey yaptığımı düşünerek, büyük harflerle yazılmış s ve a harflerinin üzerinden düz çizgilerle geçerek tüm sayfa boyunca devam etmiştim. keşke ebeveynlerim benim adıma, eğitim hayatımın başlangıcını temsil eden o ilk defteri saklasalardı. bu sayede, her seferinde eğitim hayatına başladığımızda bildiklerimizin üzerine nasıl da düz ve disiplinli o çizgileri çektiğimizi hatırlayabilirdim.

    neyse, modern eğitim sistemi bana "çok düşünme bunları" dedi ve biraz daha toparladım. çoktan seçmeliler dünyasında hakikaten çok da düşünecek zamanım olmamıştı. durumumuz çok iyi değildi, ama bizler de dershaneye gitmeliydik. kızılayda, iş hanlarında sadece bir katın bozması ile dershane haline getirilmiş eğitim yuvacıkları da dahil olmak üzere, neredeyse tamamının "dereceye giren öğrencilere bedava" tipi sınavlarına girmiştik. bazen günde iki ya da üç sınava giriyorduk. bazen de neler yapabileceğimizi görmek için bir üst sınıfların ödüllü sınavlarını deniyorduk. hah ha, annem bizi bir sınav için bırakır, dışarı çıkar ve bir kaç sınav kaydı ile geri gelirdi. allah var, bazen öyle başarılı oluyorduk ki, kardeşlerden biri çok iyi yaparsa diğeri de onun hatrına çok büyük indirimlerle kaydoluyordu. hah ha, böyle bir müsabaka psikolojisi içerisinde "kafamızın içindeki küçük dünyacıklar" biraz daha geri planda kalmıştı.

    sonra, lise döneminde kendi başıma kaldığımda farkettim ki, aslında teorim tamamen kaybolmamış ve hatta sanırım içerilerde bir yerde çok da üzerine düşmezken evrime uğramıştı. orada, bir çok çocukla, onların değişik karakter yapıları ile, toplumda varolma yöntemleri ile mücadele ederken başka bir şey farketmiştim. ortada gerçekte bir dünya olup olmadığından emin değildim ama kafamızın içerisinde birden fazla dünya vardı. temel özellikleri aynı olan fakat bizde değişik etkiler bırakan birden fazla dünya vardı, ve anneannelerin hacdan geitirdikleri fotoğraf makinaları misali tuşa bastıkça değişiyordu. tuşa basan ise kendimiz değildik. herkes birbirinin fotoğraf değiştirme tuşlarına basıyordu. inanılmaz bir bakış açısı geliştirmiştim.

    tabi zamanla bunu da kaybettim, çünkü kafamızın içerisinde bir et parçası olduğunu kanıksayacak kadar pozitif eğitime tabi tutulmuştum. hah ha, işte burada sayın okur; kara mizah literatürüne bir eğitim sistemi eleştirisi daha kazandırdım. kendimle gurur duyuyorum.

    şaka bir yana, bu düşünceler bendeki empati ve görecelik kavramlarının yerleşmesinde etkili olan zihin egzersizleri idi. bugün hala etrafımdaki olayları değerlendirirken bunlara başvurur, doğru olduğunu düşündüğüm şeylerin yanlış, yanlışların ise doğru olabileceğine dair bir açık kapı bırakırım. çünkü her an birileri kafamızın içerisindeki tuşa basmış olabilir.

    konu ile alakalı, daha önce şurada bir entari yazmıştım. (bkz: #35862055)

    yeni bir ayakkabı aldığımızda bağcıklarını nasıl da hevesle bağlar ve çözeriz. benim botlarım için eskiden bu böyleydi. bugün ise, sabah evden çıkarken ayakkabılarımı bağlıyor ve öğlen namaz kılacağım zaman çözeceğimi düşünerek özen gösteremiyorum. öğlen namazı sonrası da ikindi namazı için çözeceğimi düşünüp özen gösteremiyorum. ikindi vakti ise eve döndüğümde çıkaracağımı düşünerek mutsuz oluyorum. botlarım nesnel değerlendirmelere göre eskisinden çok farksız değil ama benim kafamın içerisinde onların öyle olduğu bir dünyaya geçtim. artık heyecan duymuyor, geçici olduğunu hissediyorum.

    her şeyin bir gün geçecek olması beni çok dehşet bir boşvermişliğe sürüklüyor. her şeyden bir şekilde bıkıyor olmak, her hevesin illaki azalıyor olması, her yeni olanın eskiyecek olması beni yaşamaktan çok uzaklaştırıyor.
    bayılarak izlediğimiz üçlemenin üçüncü filmi before midnight'da bir kurgudan bahsetmişlerdi. yazılan bir kitapta, kahramanlardan birinin her baktığı yerde çok uzak bir geleceği hayal edip mutlu olamadığı anlatılmıştı. örneğin, adam masmavi paylayan bir denize bakıp, onun kuruduğu ve oraların çöl olduğu zamanları görüyor ya da düşünüyordu. kendimi tıpkı o adam gibi hissediyorum. nereye baksam, gri renkli resimler görüyorum.

    işyerinde benimle birlikte yeni bir kardeşimiz çalışıyor. okuldan yeni mezun olduğu için piyasa konusunda bilgisi yok. ben ise meslekte 6 yıla yakın bir zamandır çalışıyorum. dolayısı ile birlikte çalıştığımız süre içerisinde bana ve bildiklerime ve belki ona aktarma şeklime saygı duyuyor, bunu hissedebiliyorum. aynı zamanda sosyal anlamda da diyalog kuruyoruz, müzik, sosyoloji vs gibi konularda da alışverişte bulunuyoruz. bu güzel ilişkinin içerisinde beni içerden içerden yiyip bitiren bir şey var ki, bunların hepsi bitecek. tükenecek. örneğin onun için yeni olan müzik önerilerim, sosyal tespitlerim, tavsiyelerim, mesleki aktarımlarım bittiğinde ya da azalma eşiğine geldiğinde, en kötüsü de tekrarlamaya başladığında bu ilişkinin güzel ve heyecan veren yanları azalacak. artık ikindi namazından sonra eve gidince zaten çözeceğim diye düşündüğüm bağcıklar gibi olacağım onun için. istemsiz, heyecansız ve sadece bir görevi yerine getirmek için yapılan işler gibi olacak. onun zihninde başka bir dünyaya geçeceğiz, benim haberim olmadan.

    bu, evliliklerde, arkadaşlıklarda, iş ilişkilerinde, bir sohbet halkasında; yani daha da genele vurursak, bir yenisi olup eskimeye ya da rutine mecbur olan her şey için geçerli. hepimiz birbirimizi birer eskimiş ayakkabı bağcığı haline getireceğiz. bu beni dehşet bir şekilde ürkütüyor.

    çocukluğumda ve ileri ergenlik döneminde geliştirdiğim kişisel gelişim taktiklerim, bunların hepsinin birer algı operasyonu olduğunu söylüyor. yani aslında hiç birimiz, birbirimize yüklediğimiz anlamlarla paralel bir değişim göstermiyoruz. sadece kendi kafalarımızın içerisindeki resimler/renkler değişiyor. ben dün de, bugün de aynı adamım. birilerinize göre eskiyken, birilerinize göre hala yeniyim. ayrıca, hepimiz her an, kendimize yeniyiz. ama zamana göre hepimiz her an eskiyiz. çünkü onun her zaman kendine göre yenileri var; or....pu zaman. dün bize, bugün onlara.

    bazen, bütün bunları çok fazla düşündüğümde, kafamın içerisindeki tüm dünyalar, birer eskimiş ayakkabı bağı kadar anlamsızlaşıyor gözümde. zaten öleceğimizi düşünüp, hiç bağlamadan yürüyesim geliyor bağcıklarımı.

    tam o sırada henüz düğmesine basılmamış bir dünyada, kafamın içerisinde fonda zara çalıyor ve ben şu dizeleri düşünüyorum.

    "biz sevdik aşık olduk,
    sevildik maşuk olduk.
    her dem yeniden doğarız
    bizden kim usanası."

    hayat ikisinde de aynı değil mi?
    birinde yunus fısıldıyor, peki ötekinde kim?
    bu düğmelere kim basıyor?
    israilin oyunları?
57 entry daha