şükela:  tümü | bugün
305 entry daha
  • dilini bilmediğiniz bir ülkenin kalabalık bi' kafesine oturup etrafınıza göz atarken, seslere kulak verdiniz mi hiç? olağanüstü bir kelimeler çemberi arasındasınız ve tüm anladığınız şu:
    -hiçbir şey.
    kişisel babil kulenize hoş geldiniz.

    ben lost in translation'ı izleyeli çok oldu, sırf bu babil kulesi halini muhteşem yansıttığı için bile sevilebilecek bu filmi pek severim; charlotte'ın şehri gören kocaman camın önünden dışarıya fırlattığı ''tanrı benimle ne kastetmiş olabilir?'' duruşunu, bob'un sabahları uyandığında yatağında bezgince oturup dünyaya verdiği ''benim burada ne işim var?'' pozunu, ikilinin yatağın üzerinde uzanarak yaptıkları yaşam üzerine sohbetlerinin ardından uyuyakaldıklarında bob'un charlotte'un yaralı ayağını tutuyor olmasını, ''let's never come here again because it would never be as much fun'' demelerini, ayrılık sahnelerinin naifliğini ve bob'un charlotte'a öpücük kondurup kulağına fısıldadığı şeyi duymadığımızda severim.

    çok sık görüşmesek de aramızda üzerinde konuşulmamış bir anlaşmayla görünmez bir bağ kurduğumuz çok sevdiğim bi' arkadaşım var: s.
    dilersek aylarca ve hatta yıllarca aramamış sormamış olalım birbirimizi, biri aradığında ne bi' güceniklik oluyor ne de isyan. artık bireyliğimize düşkünlüğümüzden midir nedir, ''neden aramadın, bu kadar zaman n'aptın?''ların, ilgi beklemelerin, gösterdiği değeri belli etmelerin olmadığı dostluğumuza kaldığımız yerden yatay geçişle devam ediyoruz. aslına bakarsanız öyle diğerinin sosyal güvenlik numarasını ya da oturduğu mahallenin posta kodunu bilecek kadar tanımıyoruz birbirimizi; birinin diğerine anlattığı kadarını biliyoruz yalnızca ve diğeri de hep bu kadarıyla mutlu. öyle ortak noktalarımız, ''işte biz seninle bu yüzden çok iyi anlaşıyoruz'' cümlesine neden yapabileceğimiz paydaşlıklarımız da yok. arada bir karşılıklı sigaralarımızı alıp yaptığımız telefon görüşmelerinde de bu meseleye hali hazırda önceki hayatlarımızda tanışıyor olmamız dışında bir neden bulamadık.

    uzunca bi' süre kafa yormuştum ''anlaşmak nedir?'' meselesine. tarifi de yok ki köftehorun: karşınızdaki insanı jülyen doğrayıp karamelize olana kadar kısık ateşte pişirin; tebrikler, işte anlaştınız!, diye.
    dünyadaki elde edilmesi en zor işteşlik bu olsa gerek. kimlerle anlaşıyoruz; neye göre anlaşıyoruz; anlaşmanın ortak müzik zevkiyle, hayat görüşüyle, yeşil zeytin sevmekle arasındaki orantı doğru mu ters mi yoksa iki ters bir düz mü; konuşmanın anlaşmaya gerçekten bi' katkısı var mı yoksa hayvanların gayet memnun göründüğü koklaşmak çok daha verimli bi' iletişim şekli olabilir mi; peki ya anlaşmanın ancak benzer yaşanmışlıklara sahip olanlar arasında olabileceği ihtimaline kaç dolar konulmalı...
    sonuçta, anlaşmak deyiminin fiili imkansızlığını fark etmek uzun zamanımı aldı. konuştuğumuz dilden bağımsız olarak hiçbir zaman karşımızdakiyle aynı dilde konuşmuyoruz ki: ağzımızdan çıkan kelimeler, bizzat kendi anı süzgecimizden geçerek anlamını buluyor, bunları dinleyen kulakların o kelimelere bahşettiği anlamlar ise apayrı. özünde tüm konuşmalarımızda çeviride kaybolan bir şeyler, arada kaçıp giden satır araları var.
    dolayısıyla anlaşmak cümleler ya da kullanma kılavuzu aracılığıyla değil; bambaşka bir şekilde oluyor. nedir bilmiyorum ama niçin'siz bir şey olduğuna eminim.
    yine de bildiğimiz tek iletişim yolu olan konuşmanın hakkını vererek çılgınlar gibi konuşuyoruz ama, anlatıyoruz, dinliyoruz, izliyoruz, okuyoruz, anlaşmanın peşine düşüyoruz. aslında herkes biliyor ki kendimizi arıyoruz işte; anlamaklardan teker teker parçalar toplayıp kendimize ait, 100.000 parçalık yapbozu tamamlar gibi tamamlamak peşindeyiz kendimizi.

    s. ile geleneksel telefon konuşmalarımızdan birindeydik, ''bir film var izledin mi bilmiyorum.'' dedi, ''adını ya da oyuncularını hatırlamıyorum. ama bi' kadın vardı otel odasının camının önünde oturmuş dışarıyı izleyen. o sahneyi unutmuyorum. çünkü o sahnede kendimi görüp kocamı boşadım ben.''
    lost in translation'ı izlediğini bilmiyordum. bir zamanlar evli olduğunu da. önemi yoktu ama, ne demek istediğini 'anlamıştım' çünkü. şaşırmadım. bir sahnesiyle koca boşatacak bi' film varsa, o film bu filmdi.

    lost in translation, o kendini aramaların mola yeri bazıları için. yapbozun küçük ama pek güzel bi' parçası. tabloda olmasa da olacak, ama olduğunda daha güzel olacak sol köşedeki güneşin parçası gibi.

    dilini bildiğiniz bir ülkenin kalabalık bi' kafesine oturup etrafınıza göz atarken, seslere kulak verdiniz mi hiç? olağanüstü bir kelimeler çemberi arasındasınız ve tüm anladığınız şu:
    -hiçbir şey.
    kişisel babil kulenize hoş geldiniz. ama üzülmeyin, anlamak için kelimelere ihtiyacınız yok.
176 entry daha