şükela:  tümü | bugün
166 entry daha
  • her türlü gençlik anıma ait şeyin başlığında tarafıma ait birer ciddi ve bilgilendirici entry varken burada tek bir entry bile olmaması ne kadar da ayıp. filmle en az ilgisi olan, sözlükte bulunacak en kişisel entry'mi kendisine adıyorum:

    izmir'de ne kadar genç olunabiliyorsa o kadar gençtik ve her şeyi içimizden gelerek yapıyorduk. yaşıtlarımızdan bizi farklı kılan hemen hemen hiçbir şey yoktu ama bir grup insan olarak bir araya geldiğimizde her şeyin biraz daha büyülü olmasındaki en büyük etken, kemikleşmiş arkadaş grubumuzdaki herkesin bir şeyler üretmesiydi. birimiz fotoğraf çekerdi ve o zamanlar fotoğrafçılık daha değişik bir şeydi ne bileyim, böyle instagram için değildi, o zamanlar deviantart içindi ama o, sevdiği şeyi onun için bile yapmazdı, canı istediği için, üretmek için yapardı. birimiz gitar çalardı ama hakikatli çalmak diye ona denir, daha iyi olmak için saatler harcayarak, beste yaparak, tek bir pedal için şehir değiştirerek, ekipmanlar için deve yüküyle para harcayarak... birimiz şiir severdi, öyle #şiirsokakta falan yoktu, instagram yoktu lan ne güzel gençliğimiz varmış, bir kalbimiz kırıldı mı "üzülme bak ne demiş x, blablabla (buraya mısra gelecek)" diyerek şiir sevmek, sarhoş olduk mu "ulan tam da y'nin blablabla dediği gibi!" diyerek, mısralarla yaşayarak severdi, çok güzel rakı içer, çok güzel köpek severdi mesela. birimiz punk'tı, ama hakiki punk, "ben de bu sabah yatağın altında bu tişörtü bulunca bunu neden giymiyormuşum ne güzel tişörtmüş diye iki saatlik uykuyla giydim de çıktım, meğer yırtıkmış tüh be..." diye çok önemli yerlere gideceği gününü önünde avuç kadar yırtık olan bir tişörtle geçiren ve hiç de utanmadan gözlerinin içiyle gülen...

    tam da öyleyken hepimizin "aa ne güzel çizimleri var böyle bu filmlerin?" diye keşfettiği tim burton, tam da aynı dönemde izmir'in tüm kordon çevresini çantalarıyla ve diğer endüstriyel ürünleriyle dolduruvermişti. kimimiz utanarak severdi, kimimiz hiç bulaşmadan "çok özenti bir şeye benziyor, her yerde bunlardan görüyorum," diyerek burun kıvırmıştı, kimimiz utana utana küpelerini gösterip "ben dayanamadım bunlardan aldım çok sevimli," derken kimimiz sevgilisine "sever herhalde bunu, güzel bir şey, filmleri de eğlenceli, boş zamanlarda güzel gidiyor, izlememişse izleteyim..." diyerek çantalardan alıyordu falan, bizim için tam da o dönemde tim burton böyle "sevimli birtakım çantalar falan"a denk geliyordu.

    biz ki boş duranı allah sevmez diyen bir grup genç, "içimizde bunca enstrüman çalan insan var, neden stüdyoya girmiyoruz? neden birlikte müzik yapmıyoruz?" diye diye bir yola girmiştik ki içimizden üçümüz sonra o yolda bir süre ayrı ayrı ilerledik, hayatımın en gururlu anısıdır. hiçbir şey tesadüf değildir çünkü, "madem kendi kendimize bir şeyler çalıyoruz, hadi birlikte çalalım," diye yola çıkılıp da o yollar ayrılınca yıllar boyunca alsancak barlarında, öğrenci şenliklerinde, festivallerde falan kesişmemek için dörder beşer takla atarak "ulan ne güzel ya birlikte başlamıştık, ayrı ayrı aldık yürüdük..." dediğimiz insanlar vardı. o güzel insanlarla, atlarımıza binip olay yerini terk etmeden önce öyle güzel anlaşıyorduk ki, alsancak'ta bir anda alıp yürüyen tim burton furyasıyla mı taşak geçilecek, hep birlikte geçiyorduk, gecenin sonunda sarhoş olup "aslında ben merak ediyorum bir filmini izlesek mi ya hep birlikte?" mi denilecek, hep bir ağızdan diyorduk. insanlar gençken ne kadar tatlı olursa o kadar tatlıydık ve bir gün "tamam ya!" dedik, "nightmare before kırismıs mı olsun, corpse bride mı?" "bu taşın altına elimizi birlikte sokacağız, artık bunu yapmamız gerek. kimin evinde toplanıyoruz? içkileri kim getiriyor? cips de alalım." ve birlikte müzik yapmak, her boş anımızı birlikte geçirmek yeterli değilmiş gibi bir de birlikte film de izleyelim de arkadaşlığımız, dostluğumuz daha da pekişsin, böyle ilerde seattle gruplarına belgeseller yaptıkları gibi bizimle ilgili belgeseller yapıldığında "çok güzel vakit geçirirdik, alsancak'ta bira içmekten sıkılınca şirinyer'deki bir evde oturup tim burton falan izlerdik yeaaa..." deriz diye karar verip saatlerimizi ayarladık.

    saatler ayarlanmıştı ama film izleneceği gün o kadar profesyonelce herkesin birer işi çıkmıştı ki sadece davulcu ile ben kalmıştık, meh, ikimiz de ilk kez bir tim burton filmi izleyecektik ve bu ne zırvalıktı, bunu izleyeceğimize back to the future izlerdik, lord of the rings izlerdik, star wars bile izlerdik ne bileyim, biz üzerimizden tim burton bakirliğini atmak için beşimiz birden izleyecektik, koskoca bir müzik grubu, ilk stüdyo dışı aktivitesini tim burton tanrısına bir buçuk saatini kurban ederek verecekti, olay tamamen bir ritüel olarak gerçekleşecekti. hem de corpse bride'ı seçmiş davulcu, o ne zırvalık ya, kahkahalar atarak eve "ceset gelin huehue, kimbilir ne kadar saçma ve salak bir şey olacak, katlanmaya hazır mısın, bunu izledikten sonra saçlarını maviye boyayacak mısın?" diye diye girmiştik.

    sonra ilk şarkıdan itibaren tek bir parmağımızı bile kıpırdatmadan, başbaşa ilk filmimizi izlemiş olduğumuzun farkında olmadan izledik de zaman neler getirdi, neler götürdü, neleri geri getirdi, şiir seven başka bir şehre taşındı, fotoğraf çeken tasarımcı oldu, gitar çalan avukat oldu, ben de avukat oldum, punk olanımız profesyonel pastacı oldu, kimse kimseyle konuşmuyor, herkes birbirinden sadece haberdar da bir biz davulcuyla nişanlandık. çünkü filmden bir süre sonra "bu elimle yoluna ışık tutacağım, kadehin hiç boş kalmayacak, ben olacağım şarabın," denmişti, tim burton biliyormuş da konuşuyormuş.

    https://www.youtube.com/watch?v=qamcimrnnoq

    filmin kendisi, anıları sebebiyle birçok yerde yıllar boyunca kullanmak zorunda kaldığım gençlik nickname'imden sorumludur ve yıllar sonra bile bana alsancak kordonunun, havasız stüdyoların, şirinyer kışının ve karşıyaka yazının kokusunu getiren müzikleri için danny elfman'a teşekkürlerimin sebebidir. bir de benim için asıl en önemlisi, bir şeyin o şeyi yalnızca tüketerek değil, o şey sayesinde üreterek sevince unutulmaz olduğunun kanıtıdır. herkes gibi "ay sevimli ne güzel," diyerek sevmemiştik, en üretken olduğumuz çağda, üretirken sevmiş, bu düeti çalmak için saatler harcamıştık, nasıl unutur, nasıl "ne özenti yıllardı be?" diyerek ihanet ederim. ne canımızdan birer parça yıllardı da bu küçük, tatlı filmi bile gözümüz gibi bir köşede koruyarak severdik, hey gidi...
2 entry daha