şükela:  tümü | bugün
8561 entry daha
  • ön not: "devamını okuyayım"a tıklayacak arkadaşlara bunun tuğla gibi, teknik analiz kasan bir entry olduğunu söylemeliyim. o yüzden böyle hayvandao gibi uzun entryler okumayı sevmiyorsanız hiç tıklamayın devamına. boşverin, temiz hava alın.

    önce kendimle alakalı bir giriş yapmalıyım:

    büyük iddialarla ekranlarda fragmanları dönmeye başlayan, afilli sözlerle "yakında xxx tv'de" anonsları yapılan bütün türk dizilerinin ilk 4-5 bölümünü izlerim. zaten her şey ilk 4 bölümde belli olur. büyük umutlarla çıkan projelerin çoğu suya yazılan yazı gibi kaybolur bir kaç ay sonra... onun haricindekilere bakmam bile. onu izleyeceğime gider sevdiğim bir yabancı dizinin en efsane bölümünü açar izlerim ve her izleyişimde yeni anlamlar keşfederim. bana daha çok şey katmış olur.

    2009 yılında ezel'in fragmanları dönmeye başladığında dikkatimi çekmişti. kenan imirzalıoğlu'ndan dolayı zokayı atmıştı ortaya zaten. afilli fragmanları vs. de vardı. o zamanlar demiştim kendi kendime : "izlemeye değer"...

    ancak sonra bir şeyler oldu ve ben ilk 3 bölümü kaçırdım. daha sonra izleme çalışmalarım da hep bir şekilde kesildi. zevkine güvendiğim bir arkadaşıma sorduğumda aldığım cevap şuydu:

    "işte bir adama komplo kuruyorlar, adam hapiste yaralanıyor, öldü süsü verip yüzünü değiştiriyorlar, intikam alıyor"

    bunu duyduğumda resmen bütün hevesim kaçtı. çünkü ezel'den 4 sene önce 97 bölümünü "yüzü değişen adam" üzerine kuran bir dizi zaten fenomen olmuştu.

    (bkz: kurtlar vadisi)

    tekrardan aynı "tema" üzerine bir dizi mi kurulmuştu? yine aynı duygular mı yaşanacaktı? yine sevdiği kadına, ailesine gerçeği söyleyememe? sevgilisini tekrardan kendine aşık etme? eski arkadaşlarıyla temas kurup onları şaşırtma? yine kendi mezarına giden adam? gerçeğin ortaya çıkmaya başlaması vs.?

    bütün bu duygular beni tamamen soğutmuştu ezel'den. bilmiyorum. hiç etik gelmiyordu bana. zaten 97 bölüm boyunca kabak tadı vermişti bu hikaye. tekrardan aynı şey üzerinden ekmek yemek ne kadar doğruydu? o zamanlar bu işlerle amatörle profosyonellik arasında ilgilenen biri olarak kendime bile yediremiyordum bu duyguyu... kendimi ezel'i yazanların yerine koyduğumda midem ekşiyordu. nasıl olur da başkasının hikaye temelini tekrardan kendi projemin temeline atarım? uyarlama filan diyorlar... olsun... daha önce uyarlamışlar demek ki...

    o yüzden bir daha yüzüne bakmayacak şekilde elimin tersiyle ittim bir kenara ezel'i. dedim: "izlemeyeceğim..."

    nitekim izlemedim de... bütün arkadaşlarım "ezel" partileri yapardı pazartesi akşamları; ben diğer odada 24, seinfeld, friends, sopranos filan izlerdim. küçük gördüğümden değil... sadece etik bulmadığım için... zamanımı başka şeylerle geçiştiriyordum.

    ve...

    aradan 6 sene geçtikten sonra artık ciğerimin soğuduğuna kanaat getirerek, ezel'den evvel "yüz değiştirme" muhabbetini kullanan diziyi zihnimde tamamen yok sayarak izlemeye başladım. sanki bu temayı ilk kez görüyormuş gibi...

    vaktim de boldu, 20 günde bitirdim.

    ve şunu artık kendime çok rahat söyleyebiliyorum:

    "kafamı skiyim"

    çok net... valla bak...etik,metik diye millete dil uzatan beynimi skiyim. kendini bi bok sanan egomu skiyim.

    senaryo işleriyle delicesine uğraştığım bir dönemde bana ilham kaynağı olacak, cesaret aşılayacak, ufkumu iki katına çıkaracak, belki de o işlere tekrardan asılmamı sağlayacak bu şaheseri izlemeyen gözümü de skiyim...

    hatta beni kolumdan tutup "gel lan otur şuraya izle şunu" diye ısrar etmeyen arkadaşlarımı da skiyim. ibneler "ne bok yersen ye, biz ezel izliycez" diyip gidiyorlardı.

    şimdi sözlükte sinema yazarlığıyla ilgilenen arkadaşlar falan var biliyorum. zaman zaman konuşuyoruz. onlar bilir bu duyguyu... siz sadece zevkine izler geçersiniz bir yapıtı... ama onlar için bambaşka bir hissiyat peyda olur... karnında kelebekler uçuşur; her sahneyi, her diyaloğu işlerler yüreklerine... bilinçaltını besleyecek inanılmaz bir kaynaktır onlar için bazı filmler, diziler, hikayeler, romanlar... defalarca izleyip defalarca hayran olabilirler.

    bende tekrardan aynı duyguları yaşattı. uzun zaman sonra ilk defa bir türk dizisi izlerken damarımda bambaşka şeyler dolaştı... uzun yıllar önce heyecanla gecelerimi heba ettiğim senaryo işlerine tekrardan bulaşasım geldi. (bulaşmayacağım tabi o ayrı konu)

    daha önce şurada bir analiz kasmıştım kendimce...

    (bkz: kurtlar vadisi/@senaryocu)

    burada anlattığım şeylerin hepsi artık rahatça götüme girebilir. evet... ezel dizisi beni göt etmiştir. ama tam değil... onu da anlatacağım sonra...

    neyse... buraya kadar okuduysan helal olsun... şimdi sıra teknik analizde...

    (uzman falan değilim, sadece biraz fazla ilgiliyim, bu kadar)

    sorular:

    1-) ezel neden bu kadar çok izlendi?
    2-) hangi teknikler kullanıldı?
    3-) nasıl bir hikaye yapısına sahip?
    4-) nasıl bir karakter yapısına sahip?
    6-) nasıl bir anlatım tarzı var?

    ve diğer detaylar...

    öncelikle şunu söylemeliyim:

    "bu bir dizi değil, bir edebi eserdir."

    bunu çok net söyleyebiliriz. ezel; karakterleriyle, hikayesiyle, diyaloglarıyla bambaşka bir dünyayı, çok yoğun insani duygular bombardımanı altında anlatan fantastik, epik, lirik bir hikayedir.

    son kelimeye dikkat... "hikaye"dir...

    yani ben istesem şu an ezel'i klasik bir hikaye formatında çok rahat yazabilirim. hatta edebiyat dergilerine yollanacak kalitede yazılabilir. hatta zorlasam romanını bile yazabilirim. çünkü bütün olayı biliyorum, bütün karakterlerin kim olduklarını, neler hissettiklerini, geçmişlerini, derin yaralarını, içsel hesaplaşmalarını hepsini biliyorum.

    ezel'in bu kadar sevilmesinin tek nedeni her şeyden önce anlatacak çok sağlam hikayesinin olmasıdır. ve bu hikaye o kadar derindir ki... tam olması gerektiği gibi yani...

    çünkü bir dizi senaryosunun ilk etabı, başı sonu belli her şeyiyle kurgulanmış, karakterleriyle işlenmiş, çok sağlam temellere (duygulara) oturtulmuş bir hikayeye sahip olmaktır. ve araştırdığınız zaman, tutmuş, izlenmiş, fenomen olmuş dizilerin hep sağlam bir hikayesinin olduğunu fark edersiniz.

    tamam... ezel'in teknik yönü de çok güçlüdür. rejisiyle, oyuncu kalitesiyle, müziğiyle çok sağlamdır. ama sağlam bir hikaye olmadan bunlar bir boka yaramaz. o yüzden ezel'i ezel yapan tek unsur olağanüstü hikayesidir.

    çünkü insanı içine çekebilen unsurların yüzde yetmişi hikayeden kaynaklanır. hikayesiz, bir bölüm sonrasını kendi de bilmeyen senaristler tarafından yazılan dizilerin 4-5 bölüm içinde nasıl dizi çöplüğündeki yerlerini aldıklarına sürekli şahit oluyorsunuz.

    "klasik türk dizisi" kavramı işte burdan geliyor. bunun adı "hikayesizlik"ten başka bir şey değildir. senaristler hemen diziye "ölüm, adam kaçırma, sorgu sahnesi, hastane, elektro şok/hayata dönme, ayrıl-barış-aldat üçgeni, en komik diziye bile silahlı çatışma," vs koyarak hikayesizliklerini telafi etmeye çalışırlar. sürekli tanımadığımız karakterler belirip öne çıkmaya başlarlar. çünkü karakter eklemeden olay yazamaz hale gelir yazarlar. en sonunda da çırpına çırpına final yaparlar.

    ama ezel bambaşka... eminim senaristlerden kerem deren'in elinde 1971 yılında haydarpaşa'ya inen ramiz dayı ile başlayıp, 2011 yılında bir vagonda ezel ve eyşan sahnesiyle son bulan bir hikaye dosyası vardı çekimler başlamadan önce. böyle olmadan kurulmaz çünkü bu yapı... sonradan eklendiği hemen anlaşılır.

    işte ezel böylesine sağlam bir yapının ürünü olduğu için bu kadar içine çekti herkesi. ilmek ilmek dokunmuş bir, duygulu bir hikaye... işin sırrı burda...

    yani ilk bölümü yazmaya başlarken son bölümün son sahnesi dahi zihninde yer etmiş olmalı, hikayenin genel ve özel hatlarıyla nereye gideceği tamamen hazır hale getirilmelidir. "kervan yolda düzülür" mantığı dizi senaryoları için geçerli olamaz. yoksa çuvallarsın bir yerden sonra... "salak" diye baktığın seyirci sana öyle bir şamar vurur ki şaftın kayar. fenomen olacağım diye çıktığın yolda kepaze olursun.

    diğer bir husus...

    sinema/tv için oluşturacağın hikayenin bir teması/duygusu/derdi olmalı... yani anlattığın hikaye, alt metninde hayata dair mesajlar taşıması gerekir. çünkü bütün hikayelerin amacı aynıdır:

    "okuyucuda/izleyicide/dinleyicide bir duygu uyandırmak"

    eğer duygu uyandıracak bir derdin yoksa, bir yaran yoksa, içsel süreçlerin yoksa anlattığın hikaye kimsenin umrunda olmaz. cin ali tatilde ile aynı düzleme gelirsin. ki o bile çok derin pedagojik hassasiyetler barındırır. hal böyleyken; "dizi" gibi uzun süreç isteyen işlerin olmazsa olmazıdır duygu/tema...

    çok net söylenebilir ki ezel bu hususta iki ana duyguya odaklanmıştır:

    ihanet ve intikam... ama onun altında dostluk, sadakat, aile gibi bir sürü değeri daha sorgular.

    şimdi bu haliyle bakıldığında çok klişe geliyor insana...

    aslında dünya üzerinde anlatılmamış hiçbir hikaye yoktur. sen farkında olmadan, aklına gelen ve çok orjinal olduğunu düşündüğün bir hikayeyi birileri defalarca düşünmüştür. sinema tarihinde bugüne kadar çekilmiş bütün filmleri izleyip, içerdiği hikayeler bakımından kategorize etseniz belki de çok büyük bir oranda aynı şeyleri temele aldığını görürsünüz. örneğin; "intikam ve ihanet" temalı kaç film/dizi çekilmiştir acaba? ya da bugüne kadar kaç gangster filmi çekilmiştir? ve bunların arasında neden "the godfather" ilk sıradadır? demek ki bir sırrı var bu aynı şeyden bahsettiği halde bir adım önde olan filmlerin.

    bunun çok farklı parametreleri olabilir tabi ki... ben sadece bir hususa değineceğim:

    hikaye anlatma sanatı...

    gelelim ezel'in bu başı/sonu belli, ilmek ilmek dokunmuş, epik hikayesini bizlere anlatırken kullandığı tekniklere...

    dizi senaryolarında hikaye oluşturmak kadar o hikayeyi nasıl anlattığın da çok önemlidir. yanlış teknik kullanırsan elindeki "muazzam" hikayeyi kese kağıdına çevirebilirsin. buruşturur çöp kutusuna basket atarsın. yanlış teknik izleyici sıkabilir. o yüzden "ilgniç, estetik, orjinal" hikayeni onun temposuna uygun tekniklerle anlatmalısındır.

    ve belkide ezel'in en önemli artısı... özellikle ilk sezon (33 bölüm) için konuşacak olursak; bu 33 bölümün hiçbir sahnesi boş değildir. maalesef türkiye'de dizi yazarları bölüm ve sezon sürelerini uzatmak için dizinin "genel hikayesine" yani "dramatik yapısına" hiçbir katkısı olmayan gereksiz sahneler koymak zorunda kalırlar. ağlaşmalar, ölenin ardından uzun süreli acı çekme sahneleri, hastanelerde geçen bölümler, koca bölüm boyunca kayda değer hiçbir şeyin olmaması, hikayenin gram ilerlememesi vs. ama ezel'in ilk sezonundaki istisnasız her sahnesi hikayeyi ileri götüren, dramatik yapıyı kürek kürek dolduran sahnelerdir. bu da beraberinde başka bir unsur getirir:

    "tempo"

    hikaye jet hızıyla ilerler. hiçbir şey sündürülmez, hiçbir olayı uzun uzun beklemek zorunda kalmayız. "yok canım, bu olay hemen olmaz herhalde" dediğimiz, başkası olsa sadece bölümlerin final sahnelerine koyabileceği, izleyiciyi şoke eden olaylar "pat" diye bölümün ortasında oluverir. diğer dizilerde sadece finallerde şoke olurken, ezel'de aynı bölümde defalarca şoke oluruz. bu hem tempoyu besler, hem sürükleyicilik sağlar. işte buna "hikaye anlatma sanatı" denir.

    ezel, "hikaye anlatma sanatı" konusunda tamamen amerikan yapısı teknikleri başarıyla kullanmıştır. ama en barizi kuşkusuz lost'un dizi tarihine kattığı tekniklerdir.

    kısaca...

    - her bölümün sonunda bir "hassiktiiiiirrr" çektirmesi
    - sahnelerin sonunu göstermeyip, bir sonraki sahnede tahminin seyirciye bırakılması
    - doğru ve zamanında geri dönüşler, ileriye gidişler
    - karakterlerin geçmişlerine dönülüp, o an yaşanan durumun açıklanmaya çalışılması
    - sezon sonunu "6 ay sonra" olacak bir sahneyle bitirip, aynı sahneye diğer sezonun ortasında tekrar dönülmesi ve insanların hep "o sahneye" olan "acaba o noktaya nasıl gelindi?" merakı
    - karakterlerin hep "iki kritik seçenek" arasında kalması, daima bir tercih yapma baskısı altında olmaları
    - geçmişteki olaylarla, şimdi yaşananların arasında bir "kader" bağı olması
    - bazı bölümlerin sadece bir karakter üzerine yoğunlaşması

    gibi teknikleri ezel dibine kadar kullanmıştır. ve bu teknikler "genel hikaye"nin içine o kadar güzel yedirilmiştir ki başka şekilde anlatılması mümkün değil gibi gözükmektedir.

    gelelim benim ezel'de hayran olduğum ve bu işlerde en çok önemsediğim kısma...

    "karakter"

    hikaye yazmanın en önemli kuralıdır:

    "basit hikaye, karmaşık karakter"

    kuşkusuz ezel'in hikayesi aslında çok basittir: intikam... bunu kronolojik olarak kağıda dökersin, basit bir hikaye olur. ama karakterini karmaşık oluşturursan o basit hikaye bir anda "derin hikaye"ye dönüşür.

    ezel'deki her karakterin üzerinde sayfa sayfa çalışılmış. zorlarsan her biri hakkında sayfalarca hikaye yazılabilir. o kadar derin ve karmaşıktırlar. hepsinin derin yaraları, içsel hesaplaşmaları, geçmişten gelen özellikleri vardır ve biz bunları bildiğimiz için karakterlerle çok sağlam "özdeşleşmeler" kurarız. bu da bizi hikayeye daha çok bağlar.

    (örnek: izlerken cengiz'e "vay orospu çocuğu yaaa" diye sinir olmayan yoktur herhalde... işte bu çok derin içsel süreçler barındıran cengiz karakteriyle izleyicinin nasıl bir özdeşleşme kurduğuna delalet eder.)

    (örnek: her dizide güç manyağı, hırslı, entrika dolu bir kadın karakter vardır. ama bunların geçmişini bilmediğimiz zaman suni bir karikatürden, bir klişeden öteye gidemez. resim olarak bakıldığında eyşan da bu kategoriye girer. ama aslında eyşan inanılmaz derin duygulara sahiptir. dolandırıcı babası tarafından kötü işlerde kullanılan, her türlü pis işi öğrenen, insanları kandırmayı çocukluktan beri alışkanlık haline getirmiş, cazibesini kullanmakta usta olmuş, bu yüzden güç bağımlısı haline gelmiş, sevdiği adamla kardeşi arasında bir tercih yapmak zorunda kalmış, bundan dolayı çok derinlerde bir pişmanlık yaşayan ama gerçekten sinirlendiğinde yapabileceklerinin sınırı olmayan bir karakterdir. ne kadar kötü olsa da aslında onu sevebileceğimiz bir tarafı vardır onun. çünkü ağır içsel hesaplaşmalar yaşar ve hikayenin sonlarına doğru büyük ruhsal değişimler geçirir.)

    istesem hepsiyle alakalı sayfalarca yazabilirim ama entry zaten hayvan gibi oldu burada keseyim örnekleri...

    kısaca ezel, türk dizi tarihinin en derin ve üzerinde çalışılmış karakterlerine sahiptir. çünkü hepsinin neden öyle davrandığına vakıfız. hal böyleyken neler yapabileceklerini de çok iyi biliyor ve geriliyoruz. cengiz ibnesini ne kadar üzgün görsek de her an bir bokluk yapabileceğine eminiz. kerpeten'in devamlı hislerine yenildiğini biliyoruz. ezel'in ne kadar intikam hırsı olsa da yapabileceklerinin bir sınırı olduğunu insani özelliklerinden anlıyoruz. basit bir katil olan temmuz'un bile ne kadar ilginç bir hikayesinin olduğunu, tefo'nun geçmişiyle nasıl hesaplaşan bir adam olduğunu görüyoruz....

    şu haliyle bile hiçbir olay yazmadan karakterleri boş kağıda atsan, kendileri yüzlerce olay çıkarır sana. o kadar derin yaratılmışlar.

    daha iyisi gelir mi bilmem karakter hususunda...

    toparlıyorum artık...

    buradan sonrasını okumanıza çok da gerek yok. (meraklısı için spoiler tadında)hikayeyle ilgili kişisel notlarım olsun istedim sonunda... 400 sayfa entrynin içinde 1000 kere yazılan şeyler işte...

    - kenan ve ramiz kavgasında kimin haklı olduğuna karar vermek güç gerçekten. işte burada yine senaristlerin bilinçli bir tuzağı var. "sevgi" sana her şeyi yaptırabilir mi? arkadaşını mı seçeceksin aşkını mı?

    bazen diyorsun ki; "e canım kenan artık gerçeği görsün, selma'nın ramiz'i sevdiğini çekilsin aradan" diyorsun. bazen de; "ulan insan kankasının hatununa göz diker mi? sığar mı delikanlılığa" diyorsun. aslında karakterlerle birlikte sen de yaşıyorsun çelişkiyi...

    aslında tüm hikaye bu ikilem üzerine kurulu... eyşan, kardeşiyle aşkı arasında tercih yaptı. ömer, intikamla affetmek arasında gitti geldi. cengiz bir türlü eyşan'dan vazgeçemedi. bu çelişkiler inanılmaz renk katıyor bu işlere...

    - senaristlerin röportajlarında da okudum. ezel gerçekten "epik" ya da "efsanevi" bir hikaye... yani gerçek hayatta böylesine örülmüş bir kader mümkün değil. çok üst perdede seyreden, yazının başında da dediğim gibi, edebi bir eserdir.

    - lost'a finali yüzünden çok bok attık. kısmen de haklıydık. ama lost'u iyi anlamak lazım. lost, aslında bir bilim-kurgu değil, bilim kurgu alt temalı bir karakter dizisidir. bütün karakterler, finaldeki ışığa doğru uçarken aslında yoğun içsel hesaplaşmalar neticesinde buldukları "kendi" benliklerine uçarlar.

    bu aslında senaryo yazımının en temel kurallarındandır.

    "hikayelerin belli dönüm noktalarında karakterler ruhsal değişim geçirmeli"

    ezel'de de öyle... finale yakın herkes git-gellerini aştı ve kendini buldu. kenan yıllar sonra tekrar bir kadını sevdi ve tercihini yaptı. ali zaten ömer'in tarafını çoktan seçmişti. eyşan "al beni yanına ezel" diyerek cesedini kenan'a ruhunu ömer'e adadı. cengiz, (af buyrun) orospu çocukluğundan vazgeçmedi ve saplantılarına yenildi.

    - diyalog hususuna değinmedim ama biraz abartılı bulduğumu söyleyebilirim. yani dünya üzerinde "ramiz dayı" gibi günlük dil kullanan kimse yok. ama bunun nedenini anlayabiliyorum. hikaye o kadar dolu ve gereksiz sahnelerden arındırılmış ki gösterilen sahneler hep en önemlileri. dolayısıyla yüksek perdeli diyaloglar yazmak zorundalar. bunu makul karşılayabiliriz.

    - bir röportajında kerem deren, "ezel'i daha erken bitirmek isterdik" dedi... şu cümleyi bizim dizi sektörümüz bir anlasa her şey değişecek amk. kitap yazılır bu söze...

    para kazanmak isteyen bir grup canavarın elinde hiçbir noktaya gelinmez. dizi sevildi diye uzatılmaz. dizi zaten başı sonu belli bir hikayedir. araya hikaye eklersen şaftı kayar. hikayeni yazarsın, olabildiğince hızlı ve tempolu bir şekilde izleyiciye anlatırsın, hikayen bitince siktir olur gidersin, yenisini yazarsın. kural bu olmalıdır. tekrar söylüyorum. bir ara bıçak sırtı diye bir dizi vardı. 35 bölüm sürdü. bayağı da izleniyordu. kadro yıldızlar karmasıydı. senaristlere sordular "neden bitti?" diye. onlar da "çünkü hikayemiz bitti" dedi. amk herkes uygulasa şunu adam gibi ürün sayısı ikiye katlanır yemin ediyorum.

    ezel'in yazarları da türk dizi sektörünün acımasız çarkları yüzünden büyünün biraz bozulduğunu düşünüyor. hatta bence tam onun istediği gibi bitemedi. içinde kalmış. mecburdular tabi ki... bu kadar popüler olan bir işten ekstra ekmek yemeden olmaz diye düşündü yapımcılar, kanal vs.

    ki zaten, özellikle 2.sezonda çok belli etti kendisini bu durum. sahneler uzamaya, bölümlerde kayda değer olaylar olmamaya, sürekli ağlamaklı, aforizmalı duygusal sahneler ortaya çıkmaya başladı. "bade" karakteri tamamen "eyşan'la ezel hemen kavuşmasınlar daha finale çok var" diye konulmuş bir karakter. dramatik yapıya hiçbir katkısı olmadı bence. en fazla "ezel için gerçekten saf ve temiz bir aşk" diyebilirsiniz ama beni tatmin etmedi. eyşan zaten sıçtı ağzına kızın. "klasik türk dizisi" mantığı ne yazık ki az da olsa devreye girdi.

    - okuyabildiğim entrylerin çoğunda cansu dere'nin oyunculuğundan bahsedilmiş. şimdi bazen farkında olmadan çizilen karakterin bir özelliği oyuncunun kötü oynaması sayesinde "tam gerçekliğe" dönüşebilir. eyşan, çoğu zaman duygularını göstermeyen bir karakter ve dizinin çoğunda cansu dere'nin oynayamayışı eyşan'ın gerçek karakterini yansıtmış. oturmuş bence...

    - toygar ışıklı yüzünden çoğu zaman kendimi yaprak dökümü izler gibi hissettim. insan arada orjinal bir şey yapar. 3 parçayla 70 bölümü yedi adam.

    - doğru kullanılan dış/iç ses hikayeye çok derin anlamlar katıyor.

    - en sinir olduğum yüz değiştirme muhabbetine gelirsek... yazının başında etik bulmadığımı söyledim. ama bu versiyonu kurtlar vadisi'nden çok daha iyi. daha insani. vadi'de polat resmen makine gibi duygusuz davranıyordu. adam o kadar olayın arasında çok nadir psikolojik bunalım geçirdi... ezel'de ömer devamlı surette ömer ile ezel arasında kalıyor. hep çelişkide... ne ömer'den vazgeçiyor, ne tam ezel olabiliyor. dolayısıyla gayet başarılı ve gerçekçi işlenmiş.

    edit gelir mi bilmem ama daha yazacak takat kalmadı. tükendim... aklıma geldikçe yazarım daha sonra...

    saygılar...
1131 entry daha