şükela:  tümü | bugün
143 entry daha
  • hayatını dikkatle okuduğumuzda çok garip bir şahsiyet olduğunun görürüz. ilk olarak entrylerimden birinde önerdiğim gibi alastasir hannay'ın tuğlasını şiddetle öneririm.

    ilk olarak kier küçüklüğünden beri ilginç bir melankoli içinde büyüyor. sınıfından muzip olduğu kadar sessiz ve alaycı. arkadaşlarını hiç takmaz ve hor görürmüş. okuma aşkı büyük ihtimal o zamanlardan beri vardı kier'in. hayatında kitaplarından birine ismini verdiği gibi (bkz: ironi kavramı) hep bir ironi vardır. çocukluğunda ve yetişkinliğinde.

    babası sonradan zengin olma bir esnaf. yazılanlara göre, ilk iflasında tanrıya açıkça sövdüğü için sürekli başına bir felaket geleceğini düşünür çevresine bunu anlatırmış. kier'in babasıyla ilişkisi iyi ya da kötü, annesiyle olduğundan daha iyi şüphesiz. 25 cilt tutan dev günlüklerinde, bir defa dahi annesinde bahsetmemiş. çok ilginç bir not.

    şimdi babsının başına birşey gelmiş mi gibi düşünebilirsiniz. evet malesef 1938'de ölene kadar 7 çocuğundan 5'inin ölümünü görmüş ve aynı zaman da eşinin. ve bu ölümler çok yakın aralıklarla. böyle baktığımızda kierkegaard'ın melankolik bir havaya sarmaması garip gelirdi galiba.

    gençliğinde, belli sebeplerden ötürü pek bir dine bağlılığı yok. özellikle ''kilise'' hristiyanlığına daha o zamanlardan uzak. edebi çevrelere giren kier, burada da pek hoş karşılanmıyor. belki gerçekte öyle olmasa bile, insanlara tarafında hep bir kibir abidesi olarak algılanıyor. o çok sevdiği ironik yaklaşım her yerde başına dert açıyor anlayacağınız.

    bir defasına günlüğüne, bir partiden döndükten sonra, oradaki bütün insanları eğlendirdiğini, fakat eve geldikten sonra saatlerce ağladığını belirtmiş.

    aşk hikayesi, belki de en çok bilenen şeydi kierkegaard hakkında. aşık olduğu ve nişanlandığı regine olsen'i bir ömür sevebilmek için terk edip almanya'ya gidiyor. bunun sebebi, eğer evlenseydi, aşkını sınırlayacağını, ayrılarak onu bir ömür kalbinde yaşatabileceğini düşünmesindendir..

    bu sözü, günlüğüne bizim tabirimizle yüzüğü attıktan sonra yazmıştır:

    '' demek ki beni düşlerime terk edeceksin.burada yanılıyorsun.rüya görmüyorum, uyanığım.onu şiirleştirmiyorum, aklıma getirmiyorum.şunu görebiliyorum: bu insani ve keyifli bir duygu.diğer yandan, kendime hesap soruyorum.alçaldığımı hissettikten sonra, bu düşüncemin saçmalığına kahkaha ile gülüyorum.''

    almanya'da bir süre hegel'i dinleyen kier, danimarka'ya düşünsel başkalaşım geçirerek dönmüş ve, bizim tanıdığımız kierkegaard'ın temelini atmıştır. insan benliğine, öznelliğe, dini inancın bireyselliğini savunan kierkegaard'a.

    hegel hakkında, '' hegel'i yeterince anladığımı düşünüyorum, eğer daha fazla anlayamıyorsam, bu, onun anlaşılmak istememesindedir'' yazan soren, bu tarihten sonra en büyük düşmanını seçmiştir. bir ara danimarka'daki herkes gibi hayranı olduğu hegel..

    hegel'i özellikle insanın içini, özenelliğini hafife aldığı için eleştirir. çünkü kierkegaard için, en önemli nokta, sonraki varoluşçuları da etkileyeceği gibi, ''insanın kendisi'' dir. insan her şeyden önce, kendi içine, özneline dönmelidir. eğer burda ki kavgayı bitirirse - ki bu çok zordur - diğer edimlerle ilgilenebilir. hayatın bir anlamı olduğunda her zaman şüphe duyan soren, bir anlam olmalıdır da. bundan hareketle şu cümleyi yazmıştır:

    ''hayat geriye doğru anlaşılabilir, ancak ileriye doğru yaşanmalıdır.''

    bunun anlamı, hayatta yaptığımız eylemlerin hepsinin karşılığını, bize ne getirip ne götürdüğünü, ancak bu eylemin üstünde zaman geçtikten sonra anlayabiliriz. bunun için, her yaptığımız şeyde anlamak yerine, bunun anlamını bir kenara bırakıp, hayatımızı ileriye doğru yaşamak zorundayız. yalnız bu bakış açısıın aynısını, hegel taraftarlarında da görüyoruz. kier'in onlardan etkilenip etkilenmediği şimdilik muamma..

    korku ve titremenin başında kierkegaard, homeros'dan yaptığı alıntıda ''...eğer insan'da bir ağacın yaprakları gibi sadece yer değiştirip gidiyorsa, hayat huzurdan ve anlamadan ne kadar da yoksundur! '' diyerek, bir anlama inandığını belirtiyor. bu sebeple biz ona kesinlikle umutsuz ve nihilist bir bakış açısı yükleyemeyiz. o sadece şüphecidir. ve bu şüphecilikten bir nevi dine sarılarak uzaklaşmıştır. ancak onun dine bakış açısı çok farklı ve o günün danimarka insanından çok uzaktır. kilise ve insanlar, onu bir ateist olarak yargılıyordu. korku ve titreme gibi bir kitap yazmış insanı ateistlikle hem de! kierkegaard, dinin aklın sınırlarına giremeyeceğini düşünüyordu. din, insanın iç meselesiydi ve bireyseldi. kilisenin yaptığı uygulamalar ve dine karşı takındığı tavır tamamen yanlış ve aptalcaydı.. bu sebeple , çoğu yerde kiliseye ve ''halk inanışına saldırdı.'' bu davranış halktaki nefretini iki kat arttırdı ve öldüğü gün bile rahat bırakılmadı. şaşırtıcıdır ki, günümüz seküler, dinle nerdeyse hiçbir bağı olmayan danimarkasın'da bile geçmişten gelen bir nefret vardır. insanlar, onun ismini duyduğunda ( bilenler) yüzünü ekşitir. oysa günümüz danimarkalılar'ın kesinlikle bu put kırıcı adamı sevmesi lazımdı. gelenek her yerde aynı işliyor demek ki..

    konumuza dönersek, kierkegaard bir iman şovalyesidir, bunu açıkca korku ve titremede görürüz. ibrahim'in yaptığının, saçmalık olduğunu söylemesine rağmen kitap boyunca onu över ve sahip çıkar. bir yerde :

    '' günümüzde bir papaz ibrahim'in hikayesini anlattığında, insanlar ağzı açık ve hayranlık duyarak onu dinlerler ve haz duyarlar, fakat birisi çıkıp çocuğunu kesmek istese, aynı insanlar onu delilik ve cinayetle suçlar. ibrahim'i bu kadar özel yapan nedir?'' minvalinde sorular sorar ve bu hikayeye ahlaki yönden de yaklaşır. hatta siz bu kitabı okurken onu azılı bir ateist bile zannedebilrsiniz. birçok yer çelişkiden, anlamsızlıktan bahseder ama bu kier için sorun değildir.

    oldukça genç yaşta 44 yaşında ölen soren, öldüğünde ülkesinde bile bir popülerliğe sahip değildi. kendinden 40-50 yıl sonra alman yazarlar tarafında çevrilerek avrupa düşünce dünyasıyla tanıştırıldı. şimdi ise egzistansiyalizm'in kurucularında biri olarak tanınıyor..
258 entry daha