şükela:  tümü | bugün
1 entry daha
  • sürekli ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan ve artık cidden bir gece önceki soğuk pizza tadı veren seri katil filmi klişelerini alt üst eden bir film bu. yani izledikten sonra fırından yeni çıkmış ve dumanı üstünde tüten bir tepsi lazanya heyecanı yaşatıyor ve doğal olarak bir gece öncesinin pizzalarını rahatlıkla çöpe atabiliyoruz.

    neymiş bu filmi bu kadar özel yapan peki? bir kere baştan söyleyelim: filmin sonunda katilin kim olduğu ortaya çıkmıyor. hemen “spoiler! spoiler!” diye feryat figan etmeyin çünkü biraz sinema basınını takip ediyorsanız zaten bu bilgiye hemen her yerde rastlamanız mümkün. filmin sonunun muallakta kaldığını yazmaktan çekinmiyorlar çünkü filmin sonunda katilin kimliğini öğrenmeyeceğinizi bilmek sizin bu filmden alacağınız zevki zerre kadar etkilemiyor.

    gerçekten zeki bir adam olduğunu düşünüyorum filmin yönetmeni olan bong joon ho’nun. genç bir yönetmen, 1969 doğumlu ve “memories of murder” henüz ikinci uzun metraj çalışması. ilk filmi barking dogs never bite (flanders ui gae) güney kore gibi protein ihtiyacının ciddi bir kısmını köpeklerden gideren bir ülkede yeterince ses getirmiş. yönetmen ilk filminde köpekleri öldüren bir seri katil hikayesini mizahi dille anlatmış ve çeşitli festivallerde de yer almayı başarmış. tabi büyük çıkışını yaptığı film “memories of murder”. öyle ki geçen sene ülkesinde matrix reloaded’ı bile fersah fersah sollayarak en büyük gişe hasılatını yapan film olmuş ve sadece eleştirmenlerin değil, halkın da beğenisini kazanmış.

    zaten hikaye korelilerin yabancı olmadığı ve hala hatırladıkları bir konu: sene 1986. güney kore’nin gyeonggi eyaletinde (ki başkent seul’e oldukça yakın bir yer burası) genç kadınlara tecavüz edip öldüren bir seri katil terör estirmeye başlıyor. cinayetler mutlaka yağmurlu bir günde işleniyor. belli bir şekilde bağlanıp tecavüze uğrayan, işkence gören kadınların cesetleri de boş arazilerde, tarlalarda, kanalizasyon çukurlarında bulunmaya başlıyor. cinayetlerin işlendiği tarihlerde ise radyo kanalını arayan bir kişi belirli bir şarkıyı çalmalarını istiyor; hüzünlü bir aşk şarkısı bu. toplam 10 cinayet işleniyor ve katil birden duruyor ve sırra kadem basıyor. ortada bir takım şüpheli şahıslar var, polis sorguluyor ve hatta konuşturmak için işkence ediyor ama nafile. ortada hiçbirini hapse tıkacak kadar yeterli kanıt yok. ve dosyalar tozlu raflara kaldırılıyor. ta ki genç yönetmenimiz o dosyalardaki tozları üfleyip, sorgulanan kişilerle, kurbanların yakınlarıyla ve dava üzerinde çalışan polis müfettişleriyle tek tek konuşup senaryosunu oluşturmaya başlayana dek.

    filmi diğer tüm benzerlerinden ayıran nokta işte tam burada ortaya çıkıyor. bong joon ho’nun bakış açısına göre asıl suçlu katilin kendisi değil, 80’li yılların güney kore’si. bu bakış açısını oluştururken de tarihin en ünlü seri katili jack the ripper’ın hikayesini anlatan alan moore’un from hell çizgi romanından ve aslında alan moore’a da eserinde kaynaklık eden “jack the ripper: the final solution” adlı kitaptan etkilendiğini dile getirmekten çekinmiyor çünkü tıpkı bu koreli seri meslektaşı gibi ortadan kaybolan ve kimliği hala bilinmeyen jack the ripper’ın yaşadığı dönem de aslında katilin kendisinden daha ürkütücü.

    filmdeki cinayetler gerçek cinayetlerle bire bir ilerliyor ancak öldürülen kurbanlar içinde en dehşetli vaka olan liseli kız cinayetinde yönetmen biraz daha olayın korkunçluğunu yumuşatma gereği hissetmiş ve seyircilerin yüreğini burkan yara bandı detayını ekleyerek kubrick’in lolita’sına göndermede bulunmuş.

    filmdeki dedektiflerimiz ise hayali kişiler, olayı gerçekten takip eden dedektiflerle alakaları ya da benzerlikleri yok. biri bölgenin yerlisi, herkesi tanıyor, kendi kuralları var ve bölge onun bölgesi yani kendi çöplüğünde istediği gibi ötüyor. aslında öyle de yapmak zorunda çünkü hollywood’un seri cinayet filmlerini şöyle bir hatırlarsak ilk olarak olay mahalline gelen fbi’ı ve cesedin bulunduğu, kanıtların toplandığı o bölgenin ne kadar steril ve boşaltılmış olduğunu düşünürüz. güney kore’de ise her ceset bulunması bölgedeki halka bir panayır heyecanı yaşatıyor. öyle bir panayır ki ortada koşturup cesedin etrafında oynaşan çocuklardan tutun da, kanıtları tek tek yok edip sanki katilin yararına çalışan dikkatsiz yetişkinlere kadar hem de. fakat işler çığırından çıkınca seul’den genç bir profesyonel geliyor yardıma. işte o zaman işin rengi değişiyor ve bu ikili bir yandan katilin peşinde koşarken diğer yandan da bir “patron kim?” kavgasına girişiyorlar. ancak film ilerledikçe bu iki karakterin dönüşümüne öyle bir şahit oluyoruz ki, aklımıza direkt charlie kaufman’ın adaptation’ı geliyor ve gülümsüyoruz: “iyi bir senaryo nasıl yazılır? karakterlerini değiştir. onları öyle bir değiştir ki seyirci ne olduğunu anlayamadan, farkına varmadan sadece şahit olsun bu duruma. “

    şu yakın dönemde kore sinemasını temsilen karşımıza gelen oldboy ne kadar kes-kopyala-yapıştır, ne kadar “aaa sanki ben bu filmi gördüm” ise, bu film de onun aksine bir o kadar eşsiz ve orijinal. sonuç itibarıyla sinema sanatında henüz her şeyin yapılmadığını ve istenirse daha nice orijinal anlatımların, hikayelerin, karakterlerin ve kurguların gümüş perdeye ve ekranlara yansıtılabileceğine dair tüm sinema fanatiklerine umut veriyor. ben şahsen yakın takibe aldım bu adamı ve şu sıralar yeni projesi için yeni zelanda’ya gidip görsel efektlerle ilgili olarak peter jackson’ın weta workshop’uyla görüşmeler yaptığını da öğrendim. heyecanla bekliyorum yeni işlerini…
131 entry daha