şükela:  tümü | bugün
  • bu hikaye tamamen hayal ürününden oluşmaktadır.

    ve 306010. k.d. ‘nin kahraman erlerine, haysiyet yoksunu çavuşlarına, latince bilen sivaslı onbaşılarına adanmıştır! birde depocu tefo’ya. ha birde huysuz şirin behço’ya.

    şafak az kaldı. buna rağmen sıcak temas hala sürmekte. bugün uzaylıların ankara’yı istila edişinin beşinci yılı. uzay gemileri ve lazer silahlarına karşı biz hala g3, kazma, kürek kullanıyoruz. yoğun ateş altındayız, sigaralarımızda ateş altında.

    bundan altı ay önce cumhur başkanımız erdoğdu uzaylılarla yaptığı skype görüşmesinde neden amerika’ya değilde türkiye’ye geldiklerini sormuştu. şimdi düşününce haklıydı biz onları amerika’da bekliyorduk. türkiye’de sadece zombiler olmalıydı uzaylılar değil! bugün meydana gelen çatışmada üç arkadaşımı kaybettim. behçet, onur, burak!

    o üç arkadaşımı hala saygıyla anıyorum. olay şöyle gerçekleşmişti; çatışmadaydık, düşman teknolojik, değişik, garip gureba silahlarıyla bizi lazer çemberine almıştı. çemberden kurtulmalıydık ve bunun için birimizin ikiyüz metre ilerideki benzinliği patlatması gerekiyordu. rica ettiler kıramadım ben gidecektim. tam koşarken “beni koruyun!” diye bağırdım. korumadılar! bende onlara küstüm, onlar benim için artık ölü! hepsine sadece penzül şarpener diyorum!

    arkadaşlarımı kaybedeli neredeyse bir hafta olmuştu. zamanımız azalmış, kuşatma artmıştı. kendimizi çaresiz hissettiğimiz bir anda o geldi. uzaylılarla mücadelede bir numaraydı. o bi van kenodi değildi belki ama o bir sivaslıoğlu idi! bir yiğido olarak harmanlanmış, adana’da üçüncü sayfa haberleri yapmıştı. son yaptığı haber beş uzaylıya kendi gemilerinde tecavüz edişiydi. bu kahraman takımımızın başarısı için son ümidimizdi. zaman az kalmıştı artık evlerimize dönmeliydik. ama önce…

    onu karşılamaya yusuf çavuş ve yandım onbaşı gittiler. geri dönmelerini sabırsızlıkla bekliyorduk.

    çok ama çok sabırsızdık, uyuyamıyor, yiyemiyor, içemiyorduk. gel hadi gel gel gel gel! çok acımayacak!

    kaybettiğim üçün biri olan behçet, ben tamda düşüncelere dalmışken ardımdan sinsi, sessiz, kepazece yaklaşmıştı ve birden:

    - “ne bakıyon orayaaaaa! ne var ordaaaaa! tamam anladık dostum hata ettik! gel barışalım şu zırt günlük dünya da!” dedi.

    yüzümü ona çevirmeden soğuk bir sesle “tamam” dedim. barıştık, o üç arkadaşımı tekrar kazandığım için gerçekten çok üzgündüm.ne güzel kafamı dinliyordum ne diye tama demiştim ki? ahhh beynimdeki çimleri filler çiğnesin! öyle pişmanımki -istem dışı gözlerim doldu kendime hakim olamıyordum-.

    birden megafonlar devreye girdi, ses onbaşı yandım’a aitti “dikkat!” diyordu. sonra flamalı bir bisikletle o göründü. mavi gözlükleri ve kahraman gıdısıyla o artık aramızdaydı.

    ohhhh içimin yağları eridi yaklaşık on beş kilo kadar… tey tey tey

    flamalı üç tekerlekli dünyalar tatlısı pembe bisikletinden inip takımı -sporcu- mavi gözlerinin ardından süzdü, dudaklarından -o zarfları kapatırken bükülen- yüreğimizi derinden titreten bir marş dökülüyordu: “o şimdi asker canı neler ister. uykuda mevlam beni ona göster!” marşı bitirdiğinde hepimiz gözleri dolu halde onu seyrediyorduk, saatine baktı ve yatsı yaklaşıyor dedi. onbaşı yandım “kıble şu tarafta” demek üzereydi ki, sivaslıoğlu onun sözünü keserek “rahat ol devrem bu akıllı seccade, üzerinde kıble bulucu var.” dedi. takımdakileri biraz seyredip coşkuyla devam etti “üstelik bir alana bir bedava!”. bunu tüm takım sevinçle karşıladı. biri hariç. evet o burak idi! seccadece sığmayacağını biliyor ve arkadaşlarını çok kıskanıyordu! bu sivaslıoğlu’nu hiç sevmemişti.

    hemde hiç! evet hiç…

    hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç!

    onu sevmeyen biri daha vardı. siyah parlak tüyleri ve fosforlu sarı gözleriyle o tam bir panter’di. evet o atahan rieu idi! o gerçek bir sivaslı’ydı tıpkı… eski medik, devrik revirtçi oğuz gibi. bu sahte sivas’lı ikisininde canını çok sıkmıştı.

    hayır hayır hayır… yanlış yapıyor, yanılıyorlardı. o bizim tek umudumuzdu! hadi ama! kam onnnn!

    şafak doğmak üzereyken yola çıktık. dağların zirvesiyle birleşen kızıl renk, susamış olduğumuz yeşil uzaylı kanıyla tamamen alakasızdı ve tefo bu arada… henüz erken!

    öğleden önce uzaylıların kamplarına ulaştık. burası bağ deresiydi. ah ne saçma isimdi böyle at devesi olsa bu kadar kulak tırmalamazdı! çavuş yusuf… hemen önümdeyken silahını doğrulttu, arkadan öyle müthiş görünüyordu ki tam bir kahramanlık abidesi idi. sesi çınladı aramızda “nişan aaaaaaal!” mal mal seyrediyorduk bir kazmayla nasıl nişan alınabilirdi ki? sahi silahı nerden bulmuştu acaba? sessizlik onun silah sesiyle bozuldu. ördekler kanat çırparak cevap verdi onun atışına! ne şairene bir gündü.

    destansı! estansı! tansı! ansı! sı!

    büyük savaş başladı!

    ve o bizimleydi.

    ilk lazer ışınları bulunduğumuz mevziye ulaştığında, siperlerimizdeki kumlar havada uçuşurken sivaslıoğlu şiddetli bir pırtlamayla kaçmaya başladı.

    hayır ama bu böyle olmamalıydı! çok yaklaşmıştık! eve dönecektik! fatih sen ne yaptın? tüm umutlarımızı yerle yeksan eyledin.

    korkuyla göle atlayıp yakaladığı bir ördeği yemeye çalışırken boğuldu. evet ördek boğazında kaldı ve o boğularak aramızdan ayrıldı. çok yazık!

    iyimser olmaya gerek yoktu artık. bu sıçtığımızın resmi hatta galerisiydi. panterin kaygıları gerçek çıkmış, umutlarımız tükenmişti. ah eve tekrar gidemeyecek, yağlama yiyemeyecektik. bazılarımız bir daha ata binemeyecekti. herşey bitti! dünyamız uzay olacaktı.

    bütün ümitlerimi bir bir yitiriyorken birden korkuyla irkildim. kahretsin sabah koğuştan çıkarken yatağımı gerdirmeyi unutmuştum. çarşım kitlenmeseydi bari. aklıma binbaşı regaip narin geldi. yatağımı dağınık görürse gerçekten sinirlenir, hatta vatana ihanetten hakkımda tutanak tutar ve çarşımı kitlerdi.

    birden duyduğum nara ile kendime geldim, nedim hemen sağımda bana bakıyor ve gülümsüyordu. ona isabet eden bir lazer ışınıyla bir anda tuzla buz oldu. onur dehşete kapılmış bağırıyordu “kardaşyan öldüüüüüüü!”. burak hızla onun yanına geldi “metin ol kardeşim. metin ol ve sabahları bizi sevgiyle uyandır. bağ deresi düşemez! buna izin vermem.” diyordu.

    burak küçük bir çocukken ağrı dağı’nın eteğinde uçan bir güvercin olmak istemişti. güvercin olamamıştı ama kırk metrelik boyu ile güvercinlerle aynı hizadan bakıyordu dünyaya. onur, burak’ın en iyi arkadaşlarındandı. amerikan ordusundan gelmişti takımımıza ama aslen mars’lıydı. bundandır ki tavlada mars olmak onu hep mutlu ediyordu. birde umut’u… neyse. onur koğuşta sürekli mars merkez camii yanında bulunan fırından ve ordan her sabah gelen nefis çörek kokularından bahsederdi.

    tamam tamam tamam hadi savaşa dön artık! tüm umutlar solmak üzere!

    burak’ın etrafına toplanmış çözüm önerilerini ve savaş taktiklerini dinliyorduk. yok efendim kazmayı şöyle savurursan daha iyi vurur, küreği böyle tutarsan lazer kalkanı olur. boyayı içersen miden bulanır… ansızın ufukta bir silüet oluştu. bu yoksa… hiç beklemiyorduk onu burda. içtimaya girmez, savaşa geç kalırdı. ama şu an bunların hiç önemi yoktu o burdaydı! gelmişti işte! healer karatatar!

    onu sevinçle bağırı “kimmiş en iyi roket atar”. kalabalık hep bir ağızdan “tabii ki karatatar” diyerek bağırdı çoşkuyla. karatatar elleri semaya açık bir şekilde yaklaşırken uzaylılar kulakları yırtacak bir çığlıkla kaçışıyorlardı.

    oh sonunda…

    yaşanan korku dolu günü geçiriyordum aklımdan. ah ölüme o kadar yaklaşmıştım ki izlediğim tüm filmler bir tiyatro gibi geçmişti gözlerimin önünden. koca yusuf yanıma yaklaştı ve “ne gündü ama dostum?” dedi. yusuf çavuşa koca yusuf derdik herkes bilirdiki onun kocaman bir yüreği vardı. “24 saatlik bir gündü.” diye yanıtladım. yüzünde “pokuuuuum” der gibi bir ifadeyle bir süre baktı suratıma. sonra geri döndü. yoğun ve yorucu günün ardından yataklarımıza geçmiş ortadaki süs havuzunun çıkardığı sesle uyumaya çalışıyorduk. koğuşun kapısında yüzbaşı isa demiröz belirdi. “arkadaşlar!” dedi. hepimiz yataklarımızdan çıkıp tören rahatında dinlemeye başladık. yüzbaşı isa devam etti “bugün asım bana bazı isimler verdi” bakışları ciddi, sinirli, sempatik, sert ve melankolikti. “hala yataklarını düzgün yapamayanlarınız var aranızda.” biraz durdu. ben olduğum yerde terliyordum. o listede ben olmamalıydım. çok korkuyordum. “numaralar 4,18,7” diye devam ediyorken behçet lafa girdi “komutanım 7 numaralı yatak sivaslıoğlu’nundu ve bugün o…” gözleri doldu, boğazı tıkandı. zorlandığı belli oluyordu, yutkundu “ördek yerken boğuldu”. behçet cümlesini bitirince derin bir nefes aldı, iç çekti. yüzbaşı isa, behçet’e “ben adama yastığın neden düzgün değil diyorum, adam bana gece rahat uyuyamıyorum” der gibi baktıktan sonra “o zaman altındaki kişi yapacak yatağı. yataklar düzgün olacak beyler! o kadar!” dedi. koğuştakiler bir ağızdan “sör yes sör” dediler.

    sabah saat 05:48’de metin uyandırdı bizi ardından karetekit çavuş ufuk güzel bir türküyle şenlendirdi günümüzü, hepimiz eşlik ettik:

    “return to sender
    adress unknown
    no such member
    no such zone!”

    sabah sporu olarak yine kazmayla sağı solu deşecektik. burak uzman aliye’ye “komutanım belimde misket, disket ve fıtık ameliyatı var ben oynamasam olmaz mı?” diye sordu. aliye uzman başını ona doğru çevirdi, altın sarısı ipek saçlarını alnından elleriyle sağ tarafa doğru attı ve “tabii ki olur sen bize ailenin emanetisin, gözbebeğimizsin.” dedi.

    yersen şahane. ş:12

    sabah içtiması henüz bitmişti. herkes dağılıp, komutanlar giderken lanet olası bir sivil alışkanlığıyla cebimden bir akıllı telefon çıkardım ve saate baktım. bu sırada beni binbaşı regaip gördü. “hemen o telefonu bana getir.” dedi. koşarak yanına gittim çekingen bir sesle “may lord bunu size veremem.” dedim. sinirden gözlükleri titreyen binbaşı regaip “ne demek veremem? mahkemeye çıkarılacaksın! idam edileceksin! seni alçak!” diyorken biraz daha yaklaştım daha mahçup ve kısık bir sesle “may komandır veremem içinde vidyo arşivim var.” dedim. “ne vidyosu? yoksa…” artık daha fazla gizleyemeyecektim. “evet may lord komandır içinde pepe’nin tüm bölümleri var. lordum ben geceleri pepe izlemeden uyuyamıyorum.” dedim. gözlerim dolmuş, boğazım düğümlenmişti. binbaşı regaip bu perişan halime hiç aldırmadan titreyen kolormatik gözlükleriyle telefonumu aldı ve gitti. ah! pepe, pepe çok üzülüyordu. ağlıyordum.

    ikinci temas öğle saatlerinde gerçekleşti. takımı ufuk çavuş yönetiyordu. uzaylıların ana üssünü havaya uçuracaktık ve ordan destek alamayan uzaylılar kaçamayacaki, köşeye sıkışacaklardı. bu sırada devreye marslı onur girecekti, uzaylıları yıldıracak, evcilleştirecek ve petşoplara dağıtacaktı. kazma, kürek ve silahlarımızı kuşandık. azer yanına biraz domestos almıştı belli ki uzaylıların kötü mikrop veya bakteri olduğunu düşünüyordu. ufuk çavuş çatışma başlamadan hemen önce almak zorunda olduğu içtimayı bir türlü bağlayamıyordu. karatatar’da burda olmasına rağmen sürekli bir kişi eksik çıkıyordu. nihayet isim isim yoklama yaptı, eksik olan depocu tefo idi. ah tevfik! o olmadan yola koyulmalıydık, uygun adımlarla ilerlemeye başladık. erat pavyonundan emlek dolu gözlerle bize el sallıyordu. yine çok duygulanmıştım.

    bu defa karşılaşma tugay’da olacaktı. düşmanı bağ deresinden kovuşumuz moralimizi yükseltmişti. herkes yerini aldı, ufuk çavuş ana üssü devre dışı bırakmak ve sistemlerini ele geçirmek için yanında getirdiği diz üstü pc yi çıkardı. ben geçen hafta sinemadan aldığım salamlı kaşarlı sandivicimi yiyordum. güzel yapıyorlardı.

    ilk hamle onlardan geldi ve çatışma başladı. onu mars geleneksel türkülerinden yüksek sesle söyleyerek düşmanı dinginleştiriyordu. azer vurup kırmaktan yorulmuş elindeki domestosu çılgınca etrafa sıkıyordu. ah çetik! cesur yürek çetik… her hece koğuşta şovlarıyla bizi yüreklendiren çetik. savaş alanında da cesaretinden birşey kaybetmemişti. bir kayanın ardına saklanmış “ben çatışamam daha yeni atandım.” diyordu. haklı sebepleri vardı. sevindirici haber ufuk’tan geldi. “sistemlerini ele geçirdim. windows 95 kullanıyorlar! şimdi -format c:- yazıp bu sorunu kökünden çözeceğim!”. ufuk parmaklarını heves ve iştahla klavyenin üzerinde gezdirirken bir anda zaman yavaşladı, nefeslerimiz ciğerlerimizde mahsur kalmıştı adeta. bir lazer ışını laptopu parçalayıp geçerek ufuk’un arkasındaki bir kayaya isabet etti. ufuk sinirle yumruklarını sıkmış ve bağırıyordu “seni seçtim pikaçu!”. cümlesini bitirip düşman yığının ortasına daldı, üstün dövüş yetenekleriyle onları bir bir deviriyordu. ama bir sorun vardı. emir komuta boşta kalmıştı, takım başına buyruk hareket ediyordu. ne yapacağımızı bilmiyorduk. vıcık vıcık ölen uzaylılardan tiksinmemek için bakışlarımı aksi yöne çevirim sandiviçimden kalan son parçayı ağzıma atarken ufukta(hani yerle göğün kesiştiği nokta, çavuş olmayan) bir silüet gördüm. gelen tefo’ydu yanında beş ninja kaplumbağa vardı. onur başını tefo’nun geldiği yöne çevirerek “tefo geliyor ve yanında ninja kaplumbağalar var!” dedi ümitle. gerçek tefo bize biraz daha yaklaşınca belli oldu. bunla ninja kaplumbağa değildi bunlar 50 - 95 yaş arası hatunlardan oluşan amazon çetesiydi. tefo her zaman yüzünde yer alan işin uzmanı geldi beyler dağılın gülüşüyle cephede yerini aldı.

    tefo’nun gelişiyle uzaylılar bir anda durdu. bizim taraftaki şaşkınlıkla bizde de ateş kesilince ortalık bir anda sessizliğe boğuldu.

    burası çok sessiz

    tefo hanımlarla birlikte geldi, aramızdan geçti ve uzaylılara doğru yürüdü. tam bu sırada burnuma bir yosun kokusu geldi. arkamı döndüğümde sivaslıoğlu ıslak ve kamuflajı yosun kaplanmış halde, elindeki bir balığın karnını kemirirken bana bakıyordu. sessizliği “mersin balığı bu, havyarını godamanlar yiyormuş” diyerek bozdu. ikna olmadığımı düşünmüş olacak ki “umut dedi bana kendisi elleriyle avlarmış izmir’de.” diyerek devam etti. aklımdan “keşke bir sandivicim daha olsaydı” diye geçirdim, tekrar önüme dönüp tefo’yu seyretmeye devam ettim.

    yoksa ihanet mi?

    tefo uzaylıların yanına vardığında, uzaylılar onu yalayarak selamladılar. hepimiz çok şaşkındık ve öylece seyrediyorduk olanları. ikmal çavuş yusuf “seni hain demek bizi sattın ha! lanet olası depocu, sana lanet olsun!” tefo her zaman ki -çokta tın- gülüşüyle “kaldıramıyorsan konuşmayacaksın hacı!” dedi. olanları ferhat gülmemek için kendini zor tutarken göbeğini sallayarak izliyordu bu arada hıdır abi (hıdır az) amerika anılarını anlatıyordu. sıfırda başlamak için bir amerikalı ile evlenmenin şart olduğu görünüyordu. sonra birşeyler satın alıp borçlanarak kredi puanı kasmak gerekiyordu.

    ya şimdi n’olcek?

    ulu bir ağaç gibi amatör çavuş büyükçınar yüksek sesle “nolcek şimdi?” dedi. bitmeliydi tüm bunlar, eve gitmek istiyordum. yeter artık! yeteeeeeeeeeeeeeeeeeeer! isyaaaaaaaan!

    bu ihanet sonrası ufuk çavuş takımı hızla topladı ve geri çekildik. lanet olası tefo bize nasıl ihanet etmişti? koğuşta ranzalarımızın yanında bulunan altın varaklı koltuklarımıza oturduk, durum değerlendirmesi yapmalıydık. bugünki operasyonu yöneten ufuk çavuş söze girdi. “dün edindiğimiz bilgilere göre arkadaşlar” durdu etrafını herkesin gözüne tek tek baktı, sadece burak’ın gözüne çift baktı “uzaylılar bizim teknolojimizi 10 yıl geriden takip ediyorlar!” koca yusuf “ o halde onları teknolojimizle halt edebiliriz!”. devrik revirtçi yiğido oğuz “döner bıçaklarıyla dalalımmmm!” dedi. ansızın koğuşun kapısı açıldı ve herkes istem dışı oraya baktı. kapıdan önce alim’in hassas kasları sonra kendi kesimiyle şekillendirilmiş saçları bulunan kafası girdi. bir dadaş edasıyla girişini tamamladı ve “onların suyunu çıkarıp jelibon yapacağım! önce eksi sonra daha ekşi olacaklar!” dedi. sivaslıoğlu onu göründe sol kolunun sargılı kısmını tuttu, gözlerini kıstı. sivaslıoğlu iki gün gölde kaldıktan sonra yosunlara bulanmış halde aramıza gelince alim onu uzaylı sanmış ve yaralamıştı.

    panter patlar

    konuşmalar sürerken atahan daha fazla dayanamadı. önce neptün kolyesini öptü ve “sizi lanet herifler kapayın çenenizi!” siyah parlak tüyleri diken diken olmuştu. serdar hırlayış ve inleyişleriyle ona destek oluyordu. atahan devam etti “windows 95 miş! buna gerçekten inandınız mı ha? onlar linux kullanıyorlar çünkü mac çok pahalı!” odadakiler pür dikkat onu dinliyordu “eğer onları yeneceksek önce silah teknolojilerine ulaşmalıyız.” gece bir olay çıkarsa diye yatağının yanında tuttuğu kazmayı eline alıp tutarken “tabii yapabiliyorsak sizi lanet herifler” dedi ve takımı süzdü. durgunluğu sadece bir gülümsemeyle karşılayıp “evet kızlar, bunu yapamayacağımza göre ne istediklerini bilmeli ve müzakere yoluna gitmeliyiz! bunun anahtarıysa lanet hain tefo!”

    oda oldu buz

    odada sesler yükselirken da ma ğı mı şaklatarak sessizliği sağladım. “bi dakka beylerrrrr!” etkileyici bir giriş yapmıştım. “tefo’ya ulaşmak istiyorsak bunu nasıl yapabileceğimizi biliyorum.” serdar tişörtünü çıkarmış orjinal kazağıyla bağırıyordu “uaaagghhhh” devam ettim. ona ulaşmak istiyorsak kullanacağımız frekans ipek!”

    konuşmamın sonunda behçet ile umut ipek’i getirmek üzere yola çıktılar. behçet kızı getirmek için çocuksu yönünü kullanarak iknaya çalışacaktı. başaramazsa umut kızı kaçıracaktı. behçet yolsa sürekli söyleniyordu. “ah keşke dağıtım kullanmasıydım öyle pişmanım ki!”

    yaz yaklaşıyordu. uyumadan önce ayin yaptık. “thats my panter” uyku vakti gelmişti. burak yine saat 22:30’dan sonra kitap okumaya başlayacak, van’dan gelen karadeniz desteğiyle ışığı kapattırmayacaktı. onur ve yandım volüm bağımsız sesleriyle uyutmamak için ellerinden geleni yapacaklar elazığ’ın bağrından kopup gelen memo tüm bunlardan beş saat önce uyumuş olacaktı.

    ah stoper nejla!

    bekliyorduk, görevi başarıya ulaştırabilmek için iki kahramanın gelmesini bekliyorduk. koğuş tefo’nun anıları olmadan bomboş ve çok sıkıcıydı. horlamalar, zortlamalar ve ayak kokuları bizi yine yalnız bırakmıyordu. latif seslendi “çay var mı akifo?”. latif’e doğru dönüp “çay tınne latifo” diyebildim sıkkın bir şekilde. evet şu an öyle bir çıkmazdaydık ki çözüm tınneydi adeta. koğuş bir kahramanlık marşıyla yankılanmaya başladı.

    “çıt çıt çıt çıt çedene de
    vur bedeni bedene”

    hadi dostlar gelin gelin artık bitsin bu masal! bekliyor, özlüyoruz. hadi amaaaaa!
    behçet ve umut kızın olduğu yeri bulmuşlardı. behçet çocuksu tavrıyla kızı etkilemeye çalışıyor ve olanları doğruca anlatıyordu. ipek ona anlatılanları ilgisiz bir şekilde dinlerken umut daha fazla dayanamadı olmazsa olmazı yaptı, kıza bir bez koklatarak bayılttı. behçet “ne yaptın böyle, neden?” dedi. umut “işimiz var oğlum daha kpss çalışacağım” dedi ve çalan telefonunu yanıtlamak üzere biraz ilerledi.

    görev tamamlandı

    gün ağarmadan vardılar kışlaya, sevinçle karşılandı, kucaklandılar. yeni operasyon için planlar yapıldı. çantalar hazırlandı, karteksler elden geçirildi, kazmalar bilendi. her el arabası içerisinde harç kalıntısı kalmayana kadar tek tek özenle yıkandı.

    bizleri operasyona uğurlamak için yüzbaşı isa geldi. bir takım güzel dilek ve nasihatların ardından konuşmasını bitirmek üzereydi ki çetik birden saf düzenimizi bozup isa komutana “s*ktir lan!” dedi. yüzbaşı isa beylik tabancısını çıkarıp ansızın çetik’i vurdu. yazık olmuştu. daha yeni atanmıştı. hayalleri, planları vardı. devlet memuru olup parayı pervasızca karıyla kızla ezecekti. sırf onlara yardımcı olmak için tabii.

    farklılık olsun diye bu defa öğleden sonra gitmeye karar verdik. yolda çetik’i anıyorduk;

    “acep çetik öldi mi?
    ıssız kışla kaldu mu?
    akif cebin şişti mi?
    imdi parka yirtulup!”

    tugay’a vardığımızda bazılarımız burnunu çekiyor, bazılarımızsa hunharca sümkürüyorduk. ana gemi görüş alanımıza girdiğinde bizi tefo karşıladı. sırtında pelerin, gözlerinde gri bir güneş gözlüğü vardı. vay alçak bana aldığı gözlüğü çalmış!

    nalçak herif

    tefo’nun pozunu istihkam er ve savaş kahramanı olmaya en yakın aday f. sivaslıoğlu bozdu. “tataaaaaaaaaaam” diyerek ipek’i gösterdi. tefo hala sırıtıyordu ama gözlerinde bulunan aynamsı şeyden gerçekten gülüyor mu yoksa şoka mı girdi anlayamıyorduk.

    ipek ona doğru koşarak “emre sen ne yaptın?” diye bağırdı. vay alçak herif! demek adın emre idi. bunca zaman tam 138 yıl 216 gün ve 2 saat 16 dakika 23 saniye boyunca bizi kandırdın.

    tefo ipek’e yaklaşıp “bunca zamandır birşeyi merak ediyordum. beni neden terk ettin?” dedi. ipek gözleri dolmuş bir halde emre’nin yüzünü avuçlarının içine aldı ve gözlerinin taaa derinine bakarak “tek kelime daha edersen seni savcılığa veririm. şimdi şu zırtapozları evlerine gönderde bitsin bu iş!” uzay gemisinin yuvarlak kapısından içeri bağırarak “sizi burda istemiyoruz lanet yeşil şeyler!” dedi.

    yaşlı bir uzaylı (artık oda sizin hayal gücünüze kalmış bence yeşil strax) çıkıp ipek’e doğru yüksek, metalik, melodik, sevimli, kızgın, azgın, uykulu bir sesle ard arda “it-a-at et” dedi. ipek gözlerini yumdu, gözlerindeki yaşlar hızla yanaklarına savrulurken “istemiyoruz sizi burdaaa gidin sizi pis kakalar” dedi. yaşlı uzaylı emre’ye dönüp “hacı kusura bakma biz istenmediğimiz yerde durmayız” dedi ve gittiler.

    the end
    vampir’in van’ı çok yakında!

    m. akif toktaş