şükela:  tümü | bugün soru sor
35 entry daha
  • bolu ilinde bulunan bir cennet parçası. mevki olarak bolu merkezin güney tarafında konuşlanmış bir doğal parktır. içinde gölleri, nehirleri, el değmemiş toplasan en fazla 10-15 insanın ancak yürüdüğü geniş ormanlık alanlar barındıran ve aynı oranda insana uzak bir vahşi hayatın bulunduğu coğrafya. o meşhur geyik vardır ya “kamp yapalım lan harika olur, ateşimizi yakar şarkılarımızı söyler doğayla bütünleşiriz.”diye işte onun için buraya gitmeniz gerekiyor. lakin önce anlatacaklarıma kulak verip zihninizin en derin yerlerine burayla alakalı notları düşün…

    izmir’den hasankeyf’e olan yolculuğumda bu rotaya bilerek girdim aslında. daha çocukken bir kere yolum düşüp büyülendiğim bu coğrafyayı keşfedip, fotoğraflamak istiyordum ki 6 gün ormanın en derinlerinde vakit geçirdim ve yolculuğum boyunca bir yerde en uzun kalma rekorumu kırdım. hoş ben 3-4 güne çıkarım diyordum ama elde olmayan sebeplerle yolculuğum uzadı. unutmamak lazım ki doğada gezmek otoyolda gitmek gibi değildir. yani kendinize bir doğrultu seçip yürümeye başlarsınız ama hep aynı doğrultuda gitmek mümkün olmuyor her zaman. önünüze mutlaka bir engel, sizi yoldan saptıracak bir tehlike çıkabiliyor…

    bir kamyonet kasasında indim ilk aladağlara. yol boyunca da gideceğim rotayı, tahmini varış süremi harita üzerinde birçok kez tekrarladım. işaretler koydum. şu hayatta hiç plan yapmayacaksın usta bunu 3 gün sonra doğanın osmanlı tokadı yardımıyla bir kez daha tecrübe edecektim. o yörede yaz aylarını yaylalarda geçiren bir çok aile var. sağ olsun yolda otostop çekerken biri durup aldı beni. orman bakanlığı kampında da indirdi. tam ormanın girişinde. hani yüzüklerin efendisinde kaybolan iki hobiti bulmak için bir ormana dalıyorlar ya. öyle bir sahne düşünün. düzlüğün kenarındayım ve bir adım sonra bolu merkeze kadar sık ormandan oluşan bir coğrafyaya dalacağım. göreceğim son düzlük de o oldu zaten gezi boyunca. oturdum yere, son kez haritaya baktım. ekipmanlarımı, suyumu, erzağımı, pusulamı kontrol ettim. bıçağımı çıkarıp keskinliğine baktım. bir yarım saat daha oturup kendimi bolu merkeze varmak için motive ettim. saçma gelebilir size şu anda ama evinize bu kadar uzaktayken ve geri dönüşünüz olmayan bir yoldaysanız motivasyon sizi hayatta tutan en önemli şeylerden biridir. çabuk vitesten atmanızı engeller. kalktım ayağa, son derin nefesimi çekip daldım ormanın içine…

    --- gün 1 ---

    ilk birkaç saatim ormanın seyrine alışmamla geçti diyebilirim. sürekli sağa sola “ananskym güzelliğe bak, hasktrrr renklere bak, ne garip bir kuş sesi lan bu, nerede acaba…” diye uzayan şaşırmalarla geçtiği için sürekli ayağım, çantam bir yerlere takılıyor kolumu, yüzümü dikkat etmediğim için çizdirerek ilerlemeye çalışarak geçirdim. yorulduğum zaman küçük molalar verdim. o kodumun sırt çantası zamanla omuzlarınızı delmeye, 20-30-100 kilo kombinasyonuyla geometrik olarak ağırlığı artmaya başlıyor. indirince sırtımdan kendimi dünyanın en hafif varlığı gibi hissediyordum. hayatta çok önemli bir şeyi daha tecrübe edeceğim ileriki günlerin ilk hatalarını da ilk zamanlarda yapmaya başladım. ben 3 gün olarak varışımı planladığım için erzak stoğumu da ona göre tüketiyordum. doğada ihtiyat her şeydir. ben her molamda suya abanmalar, ekmeğin ucundan yemeler, bir domatesi ısıra ısıra bitirmeler gibi sonradan kıçımda patlayacak işler peşinde yolcuğa devam ettim. hey yavrum heyy son günlerde o ilk zamanları hatırlayınca kendime ettiğim küfürü hiçbir şeye etmemişimdir. sonra sık dalların arasından güneş gözüme çarptı. benim planım sürekli kuzeye doğru giderek bolu merkeze varmaktı ve kafayı sola çevirdiğimde güneşin iyice aşağılarda kaldığını fark ettim. saati bir kestim ki 6’ya geliyor. acilen bir kamp yeri ayarlayıp ateş için hazırlık yapmam lazımdı. önüme en uygun gelen yeri seçtim. küçük bir kaya birikintisi vardı 300 metre önümde. o kadar yeşilin arasında o kontrastlı rengi seçebiliyordum. oraya doğru ilerledim ve çantayı atıp odun, kozalak toplamaya başladım. önemli bir not düşeyim burada kampçı arkadaşlara. canlarım ciğerlerim eğer ki gerçekten ormanın derinliklerinde kamp yapacaksanız kesinlikle 4 tarafınızı açıkta bırakacak şekilde çadırı kurmayın. mutlaka g.tü sağlama alın. yani sadece önünüzdeki alan açık olsun. böylece bir tehlike anında arkanızdan da endişelenmeniz gerekmeyecektir. kampı hazırladıktan sonra o keyifle erzağımı da abartarak, keyif yaparak yedim. domatesleri kızartmalar. birkaç dilim fazladan salam yemeler, dur lan çeyrek ekmeği de kızartıp yiyimcilikler… tıka basa doyurdum karnımı sonra da şişenin 3te 1 i kadar bir şarabım vardı onu da keyifle içtim. ne de olsa buraya kadar gelmiştin be shark kutlama senin de hakkın. şarabın da getirdiği çakırkeyle ben hafiften kaykıldım tulumun içine ama dışarısı kızılca kıyamet. böceklerin sesi gitgide yükseliyor, garip garip uğultular geliyor. şimdi yalan söylemeye gerek yok uyuyamıyorum tam. bir göz açık hep… çalılardan, dallardan hışırtılar geliyor ki o sesin çıkmasıyla vücuda öyle bir adrenalin salgılanıyor ki tüm kasların gelecek en küçük etkiye tepki verecek kadar hazır ola geçiyor. sonra klasik sakinleşme yöntemimi kullanarak ölümle ilgili, yolculuğumun amacıyla ilgili kendimi sakinleştirerek sikerler modunda dalmışım uykuya.

    --- gün 2 ---

    sabah ilk kuşun ötüşünü duydum o yoğun böcek bağrışması arasında o ses o kadar tatlı geliyordu ki... dedim kendi kendime işte sabah oldu. kalktım biraz gerindim. sağa sola baktım gelen giden olmuş mu gece diye iz ya da başka bir kanıt. iyi dedim ilk geceyi atlattık bundan sonrası çorap söküğü. toparladım eşyaları, sönen ateşin üstüne de işedim bir güzel iyice soğusun diye (ki ateşinizi mutlaka söndürün kamp alanını terk ederken. ayrıca suyunuzu boşa harcamayın işemek en güzel çözüm.) sonra tekrar yola çıktım. gezimin en güzel günüydü o gün aslında. kuzey istikametine sorunsuzca ilerledim. arada gene molalar bu sefer daha temkinli yemek yemeler derken 5. ya da 6. saatin içindeyken 1-2 metre ilerledikten sonra beyin çok garip bir sinyal gönderdi bana. durdum öyle istemsizce. sağıma solum bir baktım ki ağacın birinin dibinde sahiden garip renkli çok düzgün yüzeyli bir mantar gördüm. nasıl bir sevinç ama bende “aha magic mashroom lan bu kesin…” dedim. şarap da bitmişti zaten gece ateşin karşısında girdiğim tripler canlandı gözümde. attım bunu çantaya. artık tek hedefim düzgün bir kamp yeri bulup mantarı denemekti. ondan önüme çıkan ilk uygun kamp yerine attım çantayı. bu sefer tüm gece yetecek odunu topladım, kırdım, ufalttım. havanın kararmasını bekliyorum ayağımı sektire sektire. güneş batmaya yakın ateşi harladım. iyice karanlık çökmesini bekledim. sonra oturdum ateşin başına. bıçakla önce küçük bir parça koparttım, yavaşça kokladım. sanki tüm kafa yapan mantarlar kokuyor da sen bunu anlayacaksın koklayarak anasını satayım. işte insani içgüdü diyelim yemeden yabancı bir maddeyi illa kokusuna bakacak. hazır yeri gelmişken ufak bir bilgi geçeyim doğada bulduğunuz ve ne olduğunu tam bilmediğiniz yiyeceklerle alakalı; şimdi arkadaşlar %100 kesinliği olmadığını vurgulayarak doğada bulduğunuz bir şeyin yenilip-yenilemeyeceğini kestirmenin bir iki püf noktası var. bunlardan ilki ürünü bulduğunuz ağacın ya da yerin yakınlarına bakın. eğer hayvanlar tarafından yenildiğine ait bir iz ya da kabuk gibi şeyler görürseniz, bu işaret o arkadaşın yenilebilir bir şey olduğuna dair bir ipucudur. ikinci olarak da bulduğunuz şeyi kolunuza ya da vücudunuzda çıplak deriye sürün ve 1 saat bekleyin. eğer derinizde bir kabarma ya da tahriş olmuyorsa, bir rahatsızlık sezmiyorsanız o arkadaşı yiyebileceğinize dair başka bir ipucudur. bir de koklama tekniği var tabi. içgüdüsel olarak vücudunuz size zarar verebilecek bir şey ise bunu koku yoluyla size bildirebiliyor. bu atalarımızdan kalan güzel bir miras.

    benim mantar tabi bildiğin toprak kokuyordu buram buram. sonra o küçük parçayı attım ağzıma. buz gibi lan bildiğin tadı tuzu da yok. çiğnedim iyice sonra yuttum. başladım beklemeye. 2-3 dakika geçti yok gibi bir şey. ateş bir eğrilip büküldü gibi geldi sonra ananı lan oluyor bir şeyler diye heyecanla beklemeye başladım. sonra bir parça daha attım. 10 dakikadır ateşe bakmaktan gözlerim skildi resmen. yok aga bunun kafa mafa yapacağı yok harman kaldık bu gece dedim. taktım bir dala bir güzel pişirip yedim. sinirim de bozuldu zaten vurdum kafayı uyudum o gece erkenden.

    --- gün 3 ---

    işte bugün sahiden çok garip başladı. orman o gün o kadar sessizdi ki ben bu kadar sessizlik hayatımda yaşamadım. ayağımla ezdiğim dalların sesi öyle bir çıtırdıyor ki 1 km öteden herhangi bir canlının bunu duymaması imkansız. içlere ilerledikçe daha da vahşileştiğini hissediyordum. gördüğüm her şey aynıydı belki ama içimde öyle bir his uyanmıştı. içgüdülerime hep güvenmişimdir bu konularda hiç yanıltmadılar beni. vahşi doğada hayvan sesinin azalmasının iki sebebi vardır; birincisi etrafta yırtıcı bir hayvan olma ihtimali yüksektir. o nedenle av olan hayvanlar o bölgeden uzaklaşmışlardır.o yüzden böyle bir durumla karşılaşınca mutlaka ekstra tedbirli ve dikkatli olun. ikinci etken de civarda yiyecek çok şey yoksa hayvanlar o bölgeye çok uğramıyorlardır. bu da bizim için bir dezavantaj çünkü eğer onlar yemek bulamıyorlarsa, sizin de yiyecek bir şey bulamayacağınız anlamına gelir. mesela tuzak kurup avlanacaksanız bu tarz alanlardan uzak durmak daha mantıklıdır.

    1 saat ilerledim ilerlemedim bir anda önüme hayvan gibi dik bir yamaç çıktı. dakika 1 gol 1 anasını satayım dedim. sırtımdaki yükle oraya tırmanmam mümkün değil. bir de düşüp bir yerimi sakatlarsam işte öldüğümün resmi odur. çünkü yanıma cep telefonu gibi iletişim kuracağım hiçbir şey almadım. beni o kamyonetle oraya bırakan amca dışında da kimse aladağlar'da olduğumu bilmediğinden orada başıma bir iş geldiği zaman tek başıma kalacağımı biliyordum. bu yüzden normal bir gezgine göre 10 kat daha dikkatli olmam gerekiyor. yamacın etrafına bakınayım dedim. biraz doğuya doğru yürüdüm ama yok uygun alan yok. batıyı denedim 5-6 dakika yürüdükten sonra kayalıkları gördüm. tırmanmaya müsait gibi duruyorlardı. başka çare yok geri dönülmez. dikkatlice kayalara tırmanmaya başladım ama sırtımda inanılmaz bir yük vardı. bu yüzden 3-4 metre yüksekliğe 10-15 dakikada tırmanıyordum ve daha önümde en az 100-120 metre yükseklik vardı. bir de aksi gibi daha 10. metrede falan nasıl oldu anlamadım bir anda fotoğraf makinemin kayışı çıktı yerinden ve o yükseklikten aşağıya yuvarlandı… ananı skym bi bu eksikti… şimdi iki seçeneğim vardı ya makineyı bırakacaktım ya da dönüp alacaktım… sağa sola baktım çantayı sabitleyeceğim bir yer buldum 1-2 metre yukarıda… oraya tırmanıp çantayı sabitledikten sonra temkinli şekilde aşağıya tırmanıp makineyı aldım. allahtan bir bok olmamış lan alete… bildiğin çelik kasa yapmalarının bir nedeni varmış adamların sağ olsun lan. süratli şekilde tekrar yukarı tırmandım ama şimdi sorun çantayı geri takmaktı. sırtımı kayaya verince takamıyordum çünkü bu sefer ellerim ilerde boşta kalacak ilk denge kaybında 12 metre yuvarlancaktım. sırayla önce sol elimle tutunurken çantayı sağ elimle hızla sağ omzuma attım. sonra da sağ eli sağlama alıp sol elimle bir saat arkamda diğer ucu arayıp bulup yerleştirip önden klipsi bağladım. şimdi kulağa ne var bunda amk dediğinizi duyabiliyorum. ama parmak uçlarıyla bastığın bir kayanın tepesinde gene parmak uçlarınla tutunduğun küçücük bir kaya parçasına güvenip iş yapmak çok sıkıntılı. ben yaklaşık 3 saat kadar tırmanışımı yaptım. ama 2. saat civarı zirveye yakın bir yerde götü koyabilecek bir kaya çıkıntısı buldum ki hayatımı kurtardı o kaya. çünkü bir adım atacak daha halim kalmamaya başlamıştı. döndüm arkamı oturdum. aman tanrım böyle bir manzara olamaz… geldiğim yeri az çok seçiyordum karınca gibi kalmıştı ileride. onu da düzlükten tanıdım ormanın bittiği sınırdan. bu kadar yol mu gelmişim lan ben dedim. sadece dev gibi ağaçların tepesi vardı önümde. milyonlarca… inanılmaz bir manzaraydı tarif etmem imkansız. kendimle gurur duyduğum nadir anlardan biridir bu anım ayrıca. sonra tepeye varınca ilerlemeye devam ettim kuzeye doğru ama bir adım daha atarsam geberecektim artık. kamp için uygun bir yer aramaya başladım. o tepenin ilerisinde de yağmurlarla falan dolmuş sanırım küçük bir gölet vardı. sırtımı gölet tarafına verdim ki sudan bir şey gelirse sesini rahat duyayım diye ağzını da çadırın ormana doğru verdim. gene ihtiyatlı davranıp (iyi ki) bir gece yetecek odun topladım. ateşimi yaktım birkaç şey atıştırıp yorgunluktan gebererek uykuya daldım.

    bir anda bir sinyal geldi beynime uyurken. direk doğruldum tulumdan. gene çatırtılar geliyordu dışarıdan ama bu seferki çok daha şiddetliydi. büyük bir şey bu belli… hemen çıktım dışarı ateş sönmek üzereydi. iyice besledim ateşi harlandı yine. sonra çıtırtıların olduğu yere doğru baktım. 40-50 metreden geliyordu sesler. görmem imkansız o mesafeyi dedim… derken biraz yanından diğer taraftan 2 çıtırtı daha geldi ve bana yaklaşıyordu. 3 farklı yerden çıtırtı geliyordu şu anda ve çok şiddetliydi. dalları kırdığını duyuyordum. o kadar net çıkartıyordum ki kırılan dalların kalınlığını. hiç normal bir çıtırtıya benzemiyordu. fenerimi çıkardım. domuzdur umarım diye sesin geldiği tarafa tuttuğum an iki göz parladı ilerde. ya kurt ya da çakal bilmiyorum. ama 3 ayrı yerden geldiği için kurt diye tahmin yürüttüm aklımdan. o andaki korkumu tarif edecek bir kelime bulamıyorum. kalbim 70-80 atıştan 150-160 atışa fırladı bir salisede. hemen bıçağımı çıkardım. çıtırtılar yarım daire çizerek yaklaşıyordu bana doğru. sonra ateşten birkaç odun alıp sağa sola atmaya başladım görüş alanımı genişletmek için. bu hareket işte sanırım hayatımı kurtaran hareket oldu. sesler önce kesildi. geri çekileceklerse ya şimdi ya hiç. bağırmaya başladım "siktirin gidin lannn. size yem olmayacam amına koduklarımm siktirin gidinn." hayvan gibi… bildiğin hayvan gibi ama çok içten geliyordu o sesler. sesler gene bir yarım daire çizdi. ben ateşin işe yaradığını kavradığım gibi etrafa daha fazla odun atmaya başladım. yanan bir tanesini de elime aldım. bıçağı havaya kaldırdım ve içimden ne gelirse bağırmaya başladım. sonra sesler hızla uzaklaşmaya başladı gene etrafı çadırtarak, dalları kırarak. işte o gece insan zekası ile insan çaresizliğini bir arada tattığım ilk gündü. sabaha kadar öyle bir ateş yaktım ki yangın söndürme uçağı uçsa kazara üstümden lan orman yanıyo amk diye bir ton su boşaltırdı üstüme sabaha kadar elimde bıçakla hayatım için nöbet tuttum.

    --- gün 4 ---

    tüm gece uyumadığım için yorgun olmam lazımdı belki ama öyle bir sevinç vardı ki içimde. hayattaydım lan işte ve hemen oradan uzaklaşmam gerekiyordu. haritamı çıkartıp tahmini bir yer çıkardım. daha en az 2 günlük yolum vardı. "kodumun kayaları çok oyaladı beni" dedim içimden. toparlanıp hemen yola koyuldum. bir yandan da işin ciddiyetine vardığım için çantada tuttuğum bıçağımı belime almıştım artık. gene 1-2 saat sorunsuz gittikten sonra burnuma bok kokusu geldi. biraz arandıktan sonra bir baktım harbiden kafam kadar bir yığıntı duruyor kenarda. eğildim. sıcaklığına baktım ılımaya başlamış. büyük ihtimal sabah buralardan ya bir ayı geçmiş ya da geyik ama kalınlığına ve şekline bakarsak ayı olduğu aşikardı. aladağlardaki ayılarla ilgili küçükken hikayeler anlatmışlardı ama kurtlardan sonra daha ciddiye alıyordum her işareti. birkaç iz aradım etrafta ve aradığımı da buldum.

    10 metre ilerde bir ağaçta tırnaklarını bilemiş belli. hayatı kaymış ağacın. değil kabuğunu, damarlarına kadar alıp götürmüş tırnak bileyecem diye. allahtan batı istikametine ilerlemiş ben de hızlı adımlarla kuzey istikametine doğru devam ettim. artık ormanın güzelliğinden çok benim için kaçabileceğim doğrultu, yükselti, ve en küçük çıtırdama sesiyle elim belime gidecek bir dikkat vardı. tek amacım bu yolculuğu ölmeden bitirmekti. geri dönmek ilerlemekten daha uzun süreceğini hesapladığım ve yolda gene bir hayvanla karşılaşmayacağımın garantisi olmadığı için ilerlemek daha mantıklı geldi. bir de erzağım ve suyum acayip azalmıştı. değil akşam, öğle yemeğim çıksa iyiydi. bir saat kadar yürüdüm yürümedim ki o korktuğum ses geldi kuzey batı tarafından…

    100-110 metre ilerde önce çalıların kıpırdadığını gördüm. sonra da ayağa kalkışını gördüm. ananı skiyim ne kadar büyüklermiş. direk bana bakıyordu ve homurdanıyordu. ben bildiğin dondum kaldım. bildiğin… kafamı yere eğdim toprağı, dalları, yaprakları görüyordum. o yoktu ki orada ama içgüdüm kafamı kaldırmamı söylüyordu. kafamı kaldırınca beni süzdüğünü görüyordum ve dizlerim titremeye başlıyordu. kafamı eğince geçiyordu ama ne zaman kaldırsam dizlerim titriyor ve düşecek gibi oluyordum. sonra bir anda garip bir şey oldu. bir anda başka bir ben, beni ele geçirdi. "sakinleşmelisin... çok fazla koku salgılıyorsun ve kalbin çok hızlı atıyor kesin saldıracak sana bu halde" dedi. 4-5 derin nefes alıp kalbimin ritmini hafifçe yavaşlatmayı başardım. nasıl yaptım bilmiyorum ama yaptım. bu arada beni kokladığını duyabiliyordum. kokumun havada süzülüp o kocaman burnuna girdiğini hissettim. cidden hissettim. öyle edebiyatına söylemedim. hafifçe sağıma doğru baktım alabildiğine orman. önüme baktım alabildiğine orman… bu arada homurtuları artmaya başladı duyuyordum. kafayı kaldırıp baktım. o da bana bakıyordu. "kaçarsam kesin kovalayacak ve kesin yakalayacak" dedim. çünkü kaçacak bir yer yoktu. bir de bir not olsun hayvanlar içgüdüsel olarak kaçarsanız sizi kovalayıp yakalama isteğine giriyor. kaçarsanız avı başlatmış olursunuz. hem de av olarak… bu bilgi işte orada işime yaradı. ayı belki öldürür ama panik kesin öldürür. çok fazla gözlerinin içine bakmadan yavaşça bıçağıma götürdüm elimi ve 50 kere 100 kere tekrarladım. "gözüne sapla… gözüne sapla… gözüne sapla… gözüne sapla… gözüne sapla…". bir yandan da içimden sürekli ona mesaj gönderiyordum "gelme. sen de öleceksin ben de. sakın gelme. nolur yoluna git. yoksa ikimiz de öleceğiz burda. ne olur devam et..." ben artık kaçıncı tekrardaydım bilmiyorum, bir anda dört ayağının üstüne indi g.tünü dönüp kuzey batı istikametine doğru yoluna devam etti. bıraktı lan beni. bıraktı… hemen aynı hızda ben de güney doğu istikametine doğru hızlıca gittim. 2 saat hiç durmadan soluk almadan yürüdüm. sonra artık durmam gereken bir an geldi ve durdum. ne hissettiğimi size tarif edemiyorum. sanki annemin rahminden ilk defa dünyayı gördüm ve bu bilinçli halimle oldu bu. bir anda yeşilin rengi, kuşların sesi daha canlı gelmeye başladı. o anlarda kafamdan geçenlere ben bile şaşırdım. bir yandan ayının ağzında vahşice parçalandığım anlar gözümün önüne geliyordu, sonra kendimi sakinleştirmek için ayının gözüne-kafasına bıçak sapladığım sahneler gözümde canlanıyordu. 10 kere kaçtım kafadamda. doğuya-güneye-kuzeye ve hatta ayının üstüne ve hepsinde yakalandım, ağaç tepesinden pençesiyle indirdi beni aşağıya ve parçaladı, ölü taklidi yaptım yemedi. her ihtimal benim ölümüme gidiyordu. sanırım öleceğim kısmını idrak ettikten sonra onu da yanımda götürmek istedim. o yüzden sürekli gözüne sapla diye geçirdim içimden. ne kadar garip olsa da ilk defa hissettiğim bir duyguydu o. kendimle ilgili hiç bilmediğim bir tarafımla tanışmış oldum.

    biraz soluklandım. nefesim yerine gelip kalp ritmimi kulaklarımı sağır edercesine duymayı kestiğim anda ufaktan ufaktan bir su sesi geldi kulağıma. hızla içgüdüsel olarak oraya doğru ilerledim. 20 dakika yürüdüm ki nehir kıyısında buldum kendimi. bir şey bu kadar iyi gelemezdi bünyeye. öyle ter atmıştım ki kokumu 1 km uzaktaki tavşan bile alırdı. hemen çırılçıplak soyunup kendimi nehrin buz gibi suyuna bıraktım. inanılmaz soğuk ama inanılmaz arındırıcıydı. sanki dünden beri o kadar badireyi ben atlatmamışım gibi tertemiz çıktım sudan. hazır gündüz vaktiyken oraya çadırı kurdum çünkü ilerleyecek gücüm kalmamıştı o gün için ve saat 4 civarıydı. 2 saat yürümenin bana ne faydası vardı ki. kalan son erzağımı da orada yedim. planım akşam olana kadar 3-4 saat uyuyup gece gene ayakta geçirmekti. belli olmaz kurtların avlanma bölgesinde olabilirdim ve öyleyse gece mutlaka ziyaretime geleceklerdi. kurtların genellikle 50 kilometre av menzili vardır. ayrıca inlerini çevrelersek de 15 kilometre çapında bulunuyorsanız kesin bir saldırı gelecektir. 3-4 saat kestirdikten sonra toplayabildiğim kadar odun topladım ve gene devasa ateşimi harladım. bu sefer hazırlıklıydım ama etrafıma yarım ay şeklinde 3 kademeli ateş yaktım. böylece 50 metreye kadar yaklaşan her şeyi görebilecektim. bir de odun toplarken çok güzel ve düz bir dal buldum kalın. tüm gece boyunca ucunu ateşte yakarak kendime bir mızrak yaptım. hem yürürken destek olacaktı hem de zor bir anda uzaktan mücadele etme fırsatı verecekti. gece aralıklarla nehrin öbür tarafından ulumaları geliyordu kurtların. uzaktaydılar ama koşu mesafesi 1 saate yanıma inerlerdi isteseler ama o gece garip bir şekilde benden çekindiklerini hissettim. onlar da kayıp vermek istemediler belki ya da ateşten çekindiler bilmiyorum. hem yiyecek çok şey varken beni de yemeyecekleri için anlamsız bir riskti belki de onlar için hiç bilemeyeceğim.

    --- gün 5 ---

    dün ayıyla karşılaşmadan sonra tüm erzağı tükettim. yiyecek bir kırıntı bile kalmadı lan. ben de önce nehirden su ihtiyacımı karşılayacaktım. yanımdaki küçük metal kaba su koyup kaynatmaya başladım. o olana kadar da nehrin sağına soluna bakınmaya başladım. birkaç balık görünce kafama dank etti. bunları bir şekilde yakalamam lazım. mutlaka birkaç tane yakalamam lazım. önce aklıma yaptığım mızrak geldi. evet lan ben de yaparım atacaksın vuracaksın bu kadar. zıpkıncı adamsın sen ha deniz altı ha deniz üstü oğlum ne fark eder. fark ediyormuş anasını satayım. dizime kadar girdim suya. görüyorum, atıyorum ama daha sopa suya değmeden kaçıyor ibneler. bir saat denedim ve beceremedim. nasıl sinirim bozuldu anlatamam. adamlar 30 santim dibimde. it gibi açım ama yakalayamıyorum. artık sinirden üstlerine atlıyordum sanki elimle yakalayabilecekişim gibi. sonra sakinleştirdim kendimi çünkü boşa enerji harcıyordum. zaten yemek yok o enerji yürürken lazım olacak bana çok iyi biliyorum. sonra aklıma benim isviçre çakısında bağlı duran ip geldi. bu ip de arkadaşlar yılan sokmaları içindir. kemer etkin bir çözüm gibi görünse de yılan ısırıklarında, ısırılan yerdeki kan dolaşımını durdurmak lazım ki kesip temizleyebilesiniz. bu yüzden yanınıza mutlaka 1 metre uzunluğunda çok kalın olmayan bir ip alın. ben bu ipi çakımın ucundaki çembere bağlarım. böylece çakıyı da bir yerlere uzatmak kolay olur hem de aynı anda bıçakları da kullanabilirsiniz. etrafta kanca olarak kullanabileceğim dikenli bitkiler aramaya başladım. o gün aklıma gelmedi ama kanca yapabileceğiniz bir çok ürün hem üstünüzde hem de doğada mevcut. mesela çantanızdaki ya da pantolonunuzdaki fermuarı kırıp onla bile kanca yapabilirsiniz. biraz da yaratıcılığınıza bağlı bunları çeşitlendirmek. neyse gül gövdesine benzer bir ağaç buldum sonunda. ondan 5-6 tane baba diken koparttım. ince diken olmaz çünkü balığa saplanmaz, saplansa da balık onu kopartır. gül benzeri dikenler hem kalındır hem de ucu çok sivridir. burada amaç kanca gibi ağza takmak değil, balığın o dikeni yutmasıdır. sonra da kayaların altından birkaç solucan ve aylak aylak dolaşan birkaç böcek topladıktan sonra oltamı hazırlayıp, ucuna böceği takıp saldım suya. lan nasıl atlıyorlar görmeniz lazım. ama ilkini sağlam bağlayamadığım için balığı alır almaz koptu. sonra ipi üstüne sardım sadece dikenini bıraktım. bu sefer de balıklar gelmemeye başladı. ben de bir çalının kabuğunu sıyırıp onu dikene iyice sardım sonra uzantısından güzelce ipe bağladım. işte olay budur. tecrübe hayattan yediğimiz kazıkların toplamıdır zaten… 1 saat içinde 2 tane güzel balık çıkardım nehirden. sonra ayıkladım. birini pişirip orada yedim, diğerini de yanıma aldım ve yürümeye başladım. 1-2 saat yürüdükten sonra o sessizlik de bitmişti artık. doğa sanki kıştan sonraki bahar gibi tekrar canlanmıştı. ben bir yandan tetikte gezerken diğer yandan da sürekli yiyecek bir şeyler arıyordum. artık böğürtlen, kestane ne denk gelirse aldım yanıma ve akşam kamp yerimde hepsini bir güzel götürdüm. gene kamp yerime geldiğimde önden 1-2 saat uyudum gece ayakta kalmak için ama saat 3 civarı artık vücut dayanamadı ve gene "abi bu saatten sonra yapacak bir şey yok" diye girip çadıra daldım uykuya.

    --- gün 6 ---

    8 saat yürüdüm. sanki o ilk çıktığım andaki gibiydi çevre. sanırım insanların olduğu yere yaklaşıyorum dedim. küçük bir tepeyi tırmanıp aşağıya baktığımda tek tük evler görmeye başladım. başarmıştım. çıkmıştım lan orada ama sevinecek halim bile yoktu…hızla aşağıya doğru indim. 10-15 haneli bir köydü burası. beni görünce baya şaşırdılar artık nasıl bir haldeysem. indim aşağıya kahveye oturdum… dedim “bana biraz ekmek, birkaç domates, varsa bir de bir şişe şarap bulabilir misiniz ? “
2 entry daha