şükela:  tümü | bugün soru sor
83 entry daha
  • spoilerrrrrrrrrrrrrr

    filmin kilit sahnelerinden biri susan'ın ona gelen paketi açmaya girişimi sırasında elini ''kağıtla'' kesmesi. oldukça basit ama etkili bir sahne anlam ve çağrışım bakımından. sevgili badim fuckleberry linn'in imlediği üzre sözde güçlü olduğuna inanan ve film boyunca güçlü- zayıf karşıtlığı üzerinden mukayese halinde olan susan, edward'dan gelen paketi açarken kağıtla elini kesiyor. yani kitapla. sevdiği adamın tutkularına omuz vermeyen, annesinin manipülatif telkinleriyle sevdiği adamın zayıflığına ikna olan, yaratmak yerine yıkmayı, eleştirinin o yıkıcı oklarını sözde sevdiği adamın kalbine saplamayı marifet sayan acımasızlığıyla kendini güçlü ve yenilmez kılan susan kağıtla kesiyor kendini. ve devamında paketi açmak için yardımcısını çağırıyor. her açıdan harika bir sahne. ve sahnenin anlamını daha iyi kavramamı sağlayan fuckleberry linn'de teşekkürler. bu sahnenin anlamı filmin sonuna gelindiğinde daha da netleşiyor.

    başa dönecek olursak; güçlü- zayıf karşıtlığı filmin çatışma elementini ateşleyen yegane şey. maddi, manevi bir güç bu. her açıdan karakteri üstün ve elegant kılmaya yönelik snobluğa da işaret eden bir güç merkezi.

    sanatçı- eleştirmen karşıtlığı filmin başka bir düzlemi ve bu düzlem aynı zamanda kadın- erkek ilişkisine ya da özelden genele kadın-erkek ya da tüm ikili ilişkilere işaret ediyor. bu noktadan hareketle iki zamansal ve mekansal düzlem kuruyor yönetmen ford. şimdiki zamanı es geçiyorum. şimdiki zaman birleştirici unsur, motif olarak bağ görevi görüyor. filmin geçmiş ve alternatif gerçeklik (yani roman gerçekliği) üzerinden kurduğu zamansal anlatı aynı zamanda iki mekansal tercihi de getiriyor beraberinde. geçmiş ve şimdiki zamanda gördüğümüz tüm mekanlar güvenlik, gösteriş, sterilizasyon, görkem, yabancılaşma, yalnızlık, soyutlama gibi kavramlara net bir şekilde işaret ediyor. renkler, objeler, ışıklar, planlar vs. güç isteminin yarattığı sahip olma duygusunu karşılığı olara şehrin renkli ışıklarını hakim tepelerden seyreden bir tür tanrısal, sanrısal yalnızlaşma.

    beri yandan roman gerçekliği mekan olarak hayata, kırsala, çöle, vahşete, otobanlara, patikalara, dikenli tellere karavanlara, terk edilmiş kulübelere dokunan mekansal düzlemler tercih ediyor. bir tarafta burjuva konformizminin buhranlı yalnızlığı, sakinleştiricilerle baskılanan kaygı güdüsü. diğer tarafta sıradan hayatların yüzlemek zorunda olduğu vahşet, sefalet, acı, fiziksel, ruhsal şiddet, ölüm, maddi kaygılar, sınıfsal çelişkiler ve adalet pratiği.

    ford iki zamansal, mekansal düzlemle aynı zamanda bu sınıfsal farklılıklardan doğan yaşama kehanetinin içinde barındırdığı haşin gerçekleri de gözler önüne seriyor ustaca. kimin derdi daha hayati, kimin hayatı daha gerçek, kimin sevgisi daha güçlü, kim daha güçlü ya zayıf?

    edward, susan'a gönderdiği romanla bir tür yüzleşme sağlama derdinde. intikam değil. intikam duygusuna katılmıyorum. edward bir yazar olarak sıradan bir insanın görüp, okuduğu şeyleri daha detaylıca görüp, anlamlandırabilecek biri. susan'ın ona yönelik zayıflık okumasının her zaman farkında olan edward'ın amacı susan'a zayıf olmadığını göstermek, bunu kanıtlamak değil bana göre. edward'ın yapmak istediği şey aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı gerçeğini susan'a göstermek. susan'ın anne manipülasyonu ve elbet sınıfsal farkındalıkla edward'da bir tür yansıtmaya dönüştürdüğü zayıflık vurgusu aslında kendine dönük bir bastırma. güçlü olmadığını biliyor susan. yine sevgili fuckleberry linn'in söylediği gibi ''geleceğe yatırım yapmayı güçlü olmak zanneden'' susan aslında annesinin ve dahil olduğu sınıfın sağladığı olanakların kuklası. ve zayıf bir karakter. hatta bu yüzden sanatçı olmak yerine eleştirmen olmayı seçiyor. yaratacak cesareti yok çünkü eleştiriye, gerçekle yüzleşmeye cesareti yok. ama eleştirmen olarak aynı zamanda sınıfsal ayrıcalığın ona sağladığı üstünlük duygusuyla acımasız olmayı bir tür görev bilinciyle kabul ediyor. ona ve dahil olduğu sınıfın ahlak anlayışına göre acımasızlık gerçekçilikle eşdeğer. ama bir tür sınıfsal konforla oluşturulmuş bu ahlaki yargı bile aslında susan'a ait değil. zayıf karakterini ve ruhunu tahakkümünü mümkün kılabileceği edward üzerinden onarmaya koyuluyor. kendini onarırken, güç istemini karşılarken edward'ı yıkmaktan, kırmaktan, parçalamaktan çekinmiyor. çektiğini düşündüğü acı bile yönlendirilmiş bir acı.

    işte edward bir yazar olarak tüm bunların farkında. ona giydirilen romantik, duygusal yaftasının zayıflıkla ilişkilendirilmesi onu incitsede bu kadar kesin ve keskin bir yargının doğru olamayacağını göstermek istiyor romanıyla susan'a. ona ithaf ettiği, ona taktığı lakabla isimleştirdiği romanı elbet ilişkilerinin metaforu. anlatılan hikaye, yaşanan değişim dönüşüm geçmişe dönük yaşananların sağlaması.

    edward'ın amacı susan'ı dahil olduğu zamansal, mekansal tercihlerden, gerçeklerden soyutlayarak başka bir zamansal, mekansal düzlemde gerçeklerle yüzleşmesini sağlamak. roman da bunun anahtarı. susan'ın dahil olduğu yaşamın standartlarını bilen edward, hayatı, yaşamayı, dünyayı gerçek anlamda tanımayan susan'ı sarsarak kendine gelmesini sağlamak istiyor. burada yonetmen ford biraz seyircinin algısıyla da oynuyor. sanat galerisinde susan'ın karşısına çıkan ve devasa puntolarla ''revenge'' yazan tablo bunun en güzel kanıtı. zira yönetmen orada seyircinin ve susan'ın önüne bu tabloyu atarak hem susan'ın hem izleyicinin algısıyla oynuyor. aslında susan'ın kendisinden intikam alındığı duygusuna kapılmasını sağlamak için kurgulanmış bir sahne bu. bizler de izleyici olarak susan'ın bu duygusuyla empati kuruyoruz aslında. ve ford zekice bir hamleyle aslında susan'ın -ve aslında seyiricinin, ya da insanın- ne kadar kolay manipüle edilebilecek bir karakter olduğunu da gösteriyor o sahneyle.

    geçmişin azabıyla boğuşan susan, yine karakterine yerleşmiş güçlü kadın imgesiyle ve elbet kendi gücünü duyumsamak için edward'ın ondan intikam almaya çalıştığını düşünüyor aslında. yani burada susan yine gerçeklerle yüzlemek yerine, gücüne duyduğu inançla kendisinden intikam alınmaya çalışılan bir otorite figürü edasıyla gerçeklerden kaçınıyor. ve bu duygu seyirciye de bu şekilde geçiyor. susan dahil olmak üzere izleyiciyi bir tür intikam duygusu peşine düşürerek anlama, anlamın işaret ettiği göstergelere ilişkin şeylerin ne kadar kaygan, muğlak ve subjektif olduğuna işaret ediyor bana kalırsa ford.

    edward'ı roman gerçekliği, romanda yaşanan her şey susan'la yaşadıkları şeylerin izdüşümü bunu biliyoruz. tecavüze uğrayan, öldürülen eş ve kız çocuğu, susan'ın edward'ı terk edişini ve elbet kürtajla aldırılan çocuğu temsil ediyor. bu noktada romanda korkak bir karakter gibi görünen tony bir değişim yaşıyor. özellikle iki kötü adam patikada onu aramaya koyulup çağırdıklarında ,saklandığı yerden çıkmayıp, karısını ve kızını kurtarmak için hamle yapmaması karakterin seçimlerine ve yaşayacağı dönüşüme ilişkin bir metafor. metafor olarak işaret edilen şey ise edwar'dan susan tarafından terk edildiğinde susan'ı durdurmak için elinden geleni yapmadığına ilişkin bir özeleştiri belki de. sanırım edward'ın geçmişle ilgili kendine yönelik eleştirisi bu.

    nihayetinde büyük bir travma sonrası adaleti sağlamak adına dönüşü olmayan bir eyleme girişiyor tony. ve aslında intikamını, işe yaramayan intikamını aldığı roman gerçekliği içersinde bunun bedelini de canıyla ödüyor. işte roman düzlemindeki bu gerçeklik, gerçek yaşama dönük susan- edward ilişkisinin de nihai sonucunu belirliyor. ve intikamın işe yarayan bir şey olmadığını, amacının intikam olmadığını bir kez daha imliyor edward.

    edward'ın mesajı çok açık aslında. ilişkilerinin çoktan bittiğini ama susan'ın gerçeklerle yüzleşmesi gerektiğini söylüyor edward. aslında filmin tek zayıf karakteri olan susan'ın içinde yaşadığı cam fanustan, akvaryumdan kurtulmasını istiyor edward. başkalarının kontrolünde, yalandan bir güç halesiyle sarıp sarmalanmış duygusuz, mutsuz, gerçekten, temastan, yakınlıktan, duygulardan, açıklıktan uzak yapmacık gerçekliğin tuz buz olması için savuruyor çekicini o fanusa edward. o yüzden roman gerçekliği içinde böyle sert, sahici, yıkıcı bir hikaye anlatıyor. ve intikamını romanda aldığını, intikam duygusunun para etmediğini, kendi gerçekleriyle yüzleştiğini, hayatına devam ettiğini muştluyor ironik bir tercihle susan'a.

    ve susan son sahnede yeşil elbisesini giyip, göğsünün önünde birleşen düğümü, boğumu zarafetle mühürlerken yüzleşmek için değil, hala edward için bir anlam ifade ediyor olabilmek için bakıyor aynaya. ve belki de kıramadığı camdan fanusun içinde koyulduğu bekleyiş nihayetinde kırıyor o sahte direncini.

    yılın açık ara en iyi filmlerinden. tom ford'un yönetmenliği, yazarlığı daim olsun.
282 entry daha