şükela:  tümü | bugün
3 entry daha
  • kitaptan olduğu gibi aktarıyorum:

    sunuş

    bu kitapta anlatılan olaylar, savaş süresince günlük olarak tuttuğum notlarla kahire'deki üstlerime gönderilen, notlarımı daha bir pekiştiren haberlerden oluşmuş ve barış konferansı sırasında paris'te yazılmıştır.

    (...)
    muhafaza edebildiğim notlarıma göre tarihler ve yer adları gerçektir; ancak metinde geçen isimler gerçek isimler değildir. benimle çalışanların bazıları, bu mücadelede kendilerini halklarının kurtuluşu için adamışlardı. bu yüzden bu kişilerin gerçek isimlerini metinde zikretmemeyi uygun gördüm[s.1].

    (...)
    kadınların ve çocukların geleceğini korumaya, onların mutluluğunu sağlamaya çalışan yüz kadar devon'lu, coşkulu, güçlü, pırıl pırıl gençle birlikte cizre nehri'ne kadar -savaşmaya- gitmiştik. onlarla birlikte aynı kanı - ingiliz kanını- taşıyan birisinin savaştığını görmelerinin onlar için ne denli büyük bir sevinç ve coşku kaynağı bir olay olduğunu görebilirdiniz. onlarla birlikte binlerce insanı, ölümlerin en kötüsü ateşe atıyorduk; bunu elbette savaşı kazanmak için değil, mezopotamya'nın, mısırının, pirincinin ve petrolünün bizim elimize geçmesi için yapıyorduk. başlıca amacımız -aralarında türkiye'nin de bulunduğu- düşmanlarımızı yenmekti. sonunda allenby'nin maharetiyle ve dört yüzden az kayıp vererek -başdüşmanımız- türkiye'yi yenmiş ve böylelikle türkiye'nin zulmü altındaki araplara yardım elimizi uzatabilmiştik. bu savaş sırasında otuz meydan muharebesine katılmış ve kıvançla belirtmeliyim ki bu savaşlardan hiçbirisinde kendi askerlerimizden -ingilizler'den- bir tane kayıp vermemiştik. bu savaşta bana bağlı tüm birliklerde ve bölgelerde, bir ingiliz askerinin bile ölmeye değmeyeceğini belirtmeliyim[s.5].

    (...)
    ingiliz hükümeti, arapları, bağımsız bir devlet vaadiyle, bizimle birlikte türklere karşı savaşa kışkırtmıştı. araplar kurumlara değil kişilere inanırlar. bu yüzden araplar beni, ingiliz hükümeti'nin bir temsilcisi olarak gördüler ve benden, ingiliz hükümeti'nin kağıt üstündeki vaatlerinin gerçek olup olmadığını onaylamamı -ve onlara kabul ettirmemi- istemişlerdi. böylelikle ingiliz hükümeti'nin entrikalarına ben de katılmak zorunda kalmıştım. benim araplara vereceğim sözler, arapların bana saygı duymalarını ve böylece beni ödüllendirmelerini sağlayacaktı. ateş altındaki iki yıllık birlikteliğimiz süresince -ve sonrasında- araplar bana inanmaya başladılar ve tıpkı benim gibi ingiliz hükümeti'nin de samimi olduğunu kabul etmeye yanaşıverdiler. böylesi bir beklentiyle brlikte araplar - savaş sırasında- çok güzel şeyler yapmışlardı ancak tüm olan bitenlerden sonra, araplarla birlikte gerçekleştirdiğimiz şeylerden kıvanç duymak yerine sürekli olarak yaptıklarımdan utanç duymaya ve bunun acısını vicdanımda hissetmeye başladım[s.6].

    (...)
    yabancılık duygusunun yarattığı zorluklar ve acılar

    yaşamımız yazdıklarımdakilerden ibaret değil hiç kuşkusuz (çünkü yaşadığımız o korkunç ve tüyler ürpertici kimi anları burada tekrar yazabilecek soğukkanlılık yok bende); yazdıklarım, yaşadıklarımızın sadece bir bölümünü yansıtmaktadır. tanrı'ya şükürler olsun ki, yazdıklarımı ve başımızdan geçenleri okuyanlar, -bizim gibi- yaşamlarını satmayacaklar ve yeteneklerini başka ırklara hizmet ederek harcamayacaklar[s.15].

    (...)
    sami dininin doğası ve özellikleri

    meraktan uzak bir tevekkül ve zihin yapıları olan araplar, sınırlı ve dar kafalı insanlardı. canlı ama yaratıcı olmayan bir hayal güçleri vardı. komşu kültürlere mensup insanların ve esirlerin ortaya koyduğu mimari, seramik ve el sanatlarını korumalarına ve sanatçıları teşvik etmelerine karşın, arapların gözle görülebilecek sanatsal yapıtlar yaratamadıkları söylenebilirdi. araplar büyük endüstri kuruluşları ve zihinsel örgütlenmeler de geliştirememişlerdi: zengin felsefe sistemleri ve mitolojileri de yoktu. arapların tarihleri, çeşitli kabilelerin tapınmak için yaptıkları heykel ve idollerle doluydu. tarihteki en sağlıklı toplumlardan birisi olan araplar, yaşamı, tanrı vergisi olarak gördükleri için sorgulamadan sürdürüyorlardı. onlara göre yaşam, insanın kontrolünün ötesinde bir şeydi ve yaşamdan yararlanılması gerekiyordu. intihar olayı neredeyse olanaksız gibiydi; ölüm ise insanın elinde olmadığı için yazgıydı ve üzülmeye, sızlanmaya korkulmaya değmezdi[s.26].

    (...)
    türklerdeki savaş yorgunluğu

    köylerden çeşitli cepheler de savaşmak için askere alınan gençler, kaderlerine itiraz filan etmeden razı oluyorlardı; türklerin vatanlarını savunma geleneklerinden ötürü bu gençler, askere alınmalarını tevekkülle karşılıyorlardı. koyun gibi insanlardı bunlar: hiçbir kötü ya da iyi özellikleri yoktu. tek başlarına bırakıldıklarında bir şey yapabilmeleri olanaksızdı ya da belki de savaş meydanında ağır ve sönük bir performans gösteriyorlardı. nezaketli olmaları ve acele etmemeleri emredildiğinde, bir çırpıda dost ve cömert düşmanlar oluveriyorlardı. babalarına hakaret etmeleri ya da analarının bağırsaklarını deşmeleri emredildiğinde, sanki hiçbir şey olmamış gibi ya da çok iyi bir şey yapıyorlarmış gibi soğukkanlılıkla kendilerine emredilen şeyleri yerine getiriyorlardı. bir ümitsizlik ve ateşli heyecanlı bir girişim eksikliği vardı türk askerlerinde; bu, onları dünyadaki askerlerin içerisinde en yumuşak başlı, en dayanıklı ve en az ruhsuz askerleri yapmıştı.

    bu zavallı askerler, şan-şöhret ve gösteriş düşkünü şarklı subayların doğal kurbanıydılar; körü körüne ölüme sürükleniyorlar ya da bu şarklı subaylar tarafından savaş meydanlarında hiç umursamadan yapayalnız bırakılıyorlardı. gerçekten de biz türk askerlerinin, başlarındaki komutanlarının iğrenç tutkuları nedeniyle bir savaş meydanından başka bir savaş meydanına sürüklendiğini görmüştük. başlarındaki komutanlar, emirleri altındaki askerlere hiç mi hiç değer vermiyorlardı. bununla ilintili bir başka nokta da, askerlerinin canlarını korumak için en basit önlemleri bile alma gereğini duymuyorlardı. esir alınan türk askerlerinin bazıları ağızlarından tıbbi muayeneden geçirildiğinde, pek çoğunun zührevi hastalıklardan kıvrandıklarını görmüştük. frengi ve benzeri hastalıklar türkiye'de henüz bilinmiyordu bile. bu tür hastalıklar, yedi sekiz yıl askerlik yapılan taburlarda hızla yayılıyor ve askerlikleri bitene kadar da tedavi filan edilmiyordu. eğer uzak memleketlerden buralara gelmişlerse, memleketlerine böylesi bir hastalıkla dönmekten utandıklarından ya jandarma olarak orduda kalıyorlar ya da dünyaları büsbütün yıkıldığı için kentlerde ve kasabalarda hammaliye işlerinde çalışıyorlardı; bu nedenle türklerdeki doğum oranları gün gittikçe azalıyordu. sürekli süren savaşlar nedeniyle anadolu köylüsü kırılıyordu adeta[s.56,57].

    (...)
    kampanya ilerliyor

    türklere karşı koymakla kalmıyorlar, aynı zamanda son derece kin ve öfkeyle savaşıyorlardı. kuşaklar boyunca türklerin boyunduruğu altında acı çekerek yaşamış sayılamayacak kadar çok arap, canla başla türklere karşı savaşmak istiyordu. bu nedenle arapların, türklere karşı besledikleri milliyetçilik duygularını iyice güçlendirmemiz gerekiyordu[s.146].

    bilgeliğin yedi direği (bir casusun anıları)
    rey yayınları, 1991

    copy-paste değil alın teri...
    alıntılım, el yazmalım...
    (devamı gelebilir veya gelmeyebilir, her şey bana bağlı. nihahahaha)
1 entry daha