şükela:  tümü | bugün
  • aralarında büyük bir dostluk olmasına rağmen, ardından gelen düşmanlığı anlatan bir yazıdır bu. yaşayanlar bilir, ilk önce özlemle anılır eski günler ardından bir öfke gelir, melankoli bulutları sarar aydınlık gökyüzünü..

    peyami safa ; dokuzuncu hariciye koğuşu'nu yakın dostu nazım hikmet'e adadığı , kara sevdayla diye imzalayıp verdiği dönemlerde jokond ie si-ya-u 'ya yazdıklarıyla da eleştirmiştir.

    bu yazı ile birlikte aralarında soğuk rüzgarlar esmeğe başlasa da aralarındaki dostluk devam etmiştir. nitekim peyami sefa beyin dokuzuncu hariciye koğuşu adlı romanı yayımlandığı zaman, "resimli ay"ın şubat 1930 sayısında, nâzım övgü dolu bir yazı yazdı. ama "muazzam" diye nitelediği kitabı anlatırken araya şöyle bir tümce sokmadan da edemedi :
    "peyami'nin romanı realisttir, fakat eski manada fotoğraf realizmi değil, şeniyetlerin abidesini yapan ve bunu yapmak için bir sıra tahlil ve terkiplerden mürekkep bir kompozisyon vücuda getiren diyalektik bir realizm."

    asıl kopuş burada değil aralarında geçen kısacık bir sohbette peyami safa'nın nazım'a ''moskova'dan gelen paraları kimin aldığını'' sormasıyla başlamıştır.

    derken avrupa'da sağa kaymaların arttığı dönemde türkiye de bundan etkilenmiş ve sağcı yazarlar orhan selim'e giydirmeğe başlamıştı. gazetelerdeki orhan selim imzalı yazılarıyla, üç beş kuruş kazanmak için, davasına yüz çevirdiğini, burjuvalaştığını söyleyenler, şiirin kurallarını bilmediğini, kültürsüz, değersiz, boş bir insan olduğunu, birkaç "kuduz" dışında gençlerin onun arkasından gitmediklerini ileri sürenler birbirini izliyordu. yusuf ziya ortaç, orhon seyfi orhon gibi eski dost "akbaba"cılar bile orhan selim'i köşeye sıkıştırmaya çalışan yazılar yayımlıyorlardı :
    "orhan selim, diğer ismiyle nâzım hikmet, bu yakınlarda istanbul'da kapitalizmi müdafaa eden filmler gösterilmeye başlanmasına şaşıyor. buna şaşıyor da kendisinin kapitalistlerin gazetesinde, kapitalizm aleyhine yazdığı fıkralardan aldığı para ile geçinmesine şaşmıyor mu?"

    bunların ardından orhan selim -nazım hikmet- akşam gazetesinde '' it ürür kervan yürür'' başlıklı bir yazı yazar. ardından büyük tepkiler soluk aldırmadan gelmeğe başlar.
    bunun üzerine '' it ürür kervan yürür no.2 '' adlı bir yazı daha yazar orhan selim. yazıda şunlar yazmaktır:
    halifeliğin cehennemin yedi kat dibine yuvarlanmasından şapkanın giyilişine dek, bir devrim bakımından, atılan her adımda yürekleri parçalananlar oldu. bir devrim gözüyle emperyalizmin denize dökülüşünden, temiz türkçenin işlenmesine kadar yapılan sıçramaların ağrısını gırtlaklarına sarılmış bir pençe gibi duyanlar vardır. bütün bunları bilirdim. ve yine bilirdim, beklerdim ki, 'it ürür kervan yürür' diye bir yazı yazdığım vakit karanlıklarda yeşil sarıklar kımıldanacak, hacıyağı kokan çember sakallar sıvazlanacak. bildiğim, beklediğim oldu. yalnız bir ayrılıkla : açıktan açığa, 'istemezük!' diyecekleri yerde, ben, akşam gazetesinden 'kalemi ile geçinen mekanik işçi' orhan selim, dolambaçlı bir yoldan basamak yapıldım. bütün bir yeryüzü tarihini, bir bakımdan, yürüyen kervanlarla ürüyen itlerin dövüşü olarak gördüğüm için, gündeliğimden edileceğimi bildirdiler.
    "orhan selim adındaki adam iki aydan beri akşam gazetesinde temiz türkçe denemeleri yapan 'teknik bir yazı işçisinden' başka bir nesne değildir. bu bakımdan o, ikinci ayına yeni basan bir teknik yazıcıdır. ancak gören iki gözü ve duyan iki kulağı vardır. "bunun için, hacıyağı kokulu, kara çember sakallarını tıraş ettirip yeşil sarıklarını kelebek biçimi kravat diye kullanarak göz boyayanların, tecvitli seslerinde bir 'baba tahir' kurnazlığıyla, orhan selim'in omuzu üstünden he yana çatmak istediklerini anlar."

    ardından iki gün sonra -11 ocak 1935- orhan selim, nazım hikmet'ten gelen bir mektubu yayımlar:
    "benim sıska, benim cılız, benim toy oğlum orhan selim!
    "iki aydır senin yazdıklarını, iki üçtür sana yazılanları okuyorum. sana her çatanın kurşunu, senin arkandan vurarak, benim göğsümü aramakta. (...)
    "it ürür kervan yürür' diye bir yazı yazdın. bir devrim yapan her ülkede bu yazı gönül açıcı bir türkü gibi okunabilir. ancak, yine, bir devrim yapan her ülkede, yürüyen kervanların ardından bakakalanlar, geçmiş günlerin adamları bu türküyü bir ölüm marşı gibi dinledikleri için gocunurlar. nitekim gocunanlar da oldu işte!.. böyle bir söz söylediğin için, seni gündeliğinden, ekmek parasından ederiz, dediler. senin adının üstünden bana taş atarak seni ürkütmek istediler. 'tehlikeli vadilerde yürüyorsun,' diye kaşlarını çattılar. (...)
    "sen iki aylık acemi, toy bir yazıcısın. bu acemiliğine, bu toyluğuna bakmadan, karanlıklardan ders almış, 'medrese mantığıyla' pişkin eski kurtlarla nasıl kalem yarıştırabilirsin?
    "bak, işte yine senin kaleminin ucunda benim yüreğimin takılı olduğunu ileri sürerek, kendilerinin, kılına bile dokunulmaz korkunç aslanlar olduklarını söyleyerek, 'usta hırsız ev sahibini bastırır' kafasıyla, seni jurnalcı, 'zebunkeş' diye adlandırarak korkutmak, sözüm ona, utandırmak istiyorlar.
    "aldırma, oğlum, orhan selim! kavgayı uzatmakla güttükleri iki yol var : birisi provokasyon yaparak seni ekmek parasından etmek; ötekisi tirajlarını yükseltmek!
    "böyle bir kapana düşme, yavrucuğum! (...)
    "onlar isterlerse söylensinler daha, sen kavgayı burada bitir. yoksa, yazdığın, beğendiğin o atalar sözünü anlamamış olursun."

    nazım hikmet ve peyami safa arasındaki tartışma ise tan gazetesinde çalıştıkları dönemde patlak verdi. gazetenin sahibi zekeriya sertel bir sayfanın iki köşesine karşılıklı koyduğu bu iki yazarının ilişkilerini yıllar sonra anılarında şöyle anlatacaktır:

    "nâzım daha çok komünizmi yaymak ve etrafındakileri komünizme kazanmak meraklısıydı. onun için, tartışmaların en önemli ve devamlı konusu komünizmdi. bu konu, peyami safa'yı çileden çıkarıyordu. peyami çok zeki ve kabiliyetli bir gençti. o sırada fatih-harbiye romanıyla edebiyat âleminde dikkati çekmişti. nâzım onu davaya kazanmaya çok önem veriyordu. onun bütün itirazlarına ve hırçınlıklarına, bir peygamber sabrıyla katlanır, onu inandırmaya çalışırdı. fakat peyami, zeki olduğu kadar da kötü ruhlu bir adamdı. çok içki içer, hatta esrar kullandığı bilinirdi. bu bakımdan da nâzım'ın tam zıddı bir tipti. nâzım'ın, çevresinde yarattığı etkiyi kıskanır, onun ak dediğine, mutlaka kara derdi. nâzım'ı kıskanıyor, onun etkisine düşmekten korkuyordu. bütün bunlara bakmayarak, nâzım onu kazanmak umudunu bırakmak istemiyordu.
    "peyami de tersine, nâzım'ı komünizmden caydırmaya çalışıyor, fakat bu çabasında yalnız kaldığını gördükçe deliye dönüyordu. bu karşılıklı tartışma aylarca sürdü. sonunda peyami faşizmi seçti ve bizlerden ayrıldı. o tarihten sonra da ateşli bir antikomünist kesildi ve bütün ömrü boyunca faşizme hizmet etti. komünizme ve komünistlere şiddetli hücumlar yaptı. hele nâzım'a ve bizlere karşı uydurmadığı iftira, yapmadığı jurnalcilik kalmadı."

    ve nazım hikmet'in alttaki dizelerini okurken mitralyöz mermilerinin eti delip geçmesine tanık olacaksınız!

    bir provokatör üstünde hiciv denemeleri

    "sen ölmedin, seni öldürdüler zavallı kadın."
    t.f.
    sen çıkmadın
    çıkardılar karşıma seni!
    kıllı, kara elleriyle tutup enseni
    gövdeni yerden bir karış kaldırdılar,
    sonra birdenbire
    bırakıp yere
    seni pantolonumun paçasına saldırdılar.
    bir düşün oğlum,
    bir düşün ey yetimi safa
    bir düşün ki, son defa
    anlıyabilesin :
    sen bu kavgada
    bir nokta bile değil,
    bir küçük, eğri virgül,
    bir zavallı vesilesin!..
    ben, kızabilir miyim sana?
    sen de bilirsin ki, benim âdetim değildir
    bir posta tatarına
    bir emir kuluna sövmek,
    efendisine kızıp
    uşağını dövmek!.
    sen de bilirsin ki, jurnal esnafı, senin gibiler
    tutulup kulaklarından birer birer
    teşhir edilirler..
    ben, sadece söküp
    bir fitnenin otuz iki dişini,
    ve babıâli kaldırımlarına döküp
    geleceğini, geçmişini
    aldım omuzuma işte bu teşhir işini....
    bir düşün oğlum,
    bir düşün ve inkâr etme ki;
    keteon matbaasında ut çalıp
    ayak şarkıcılarına beste talim eylemek,
    ve o biçare larus'un ırzına geçip
    zatını âlim eylemek,
    sana pek
    zor geldi ki, demek;
    aranızda dolaşır görünce
    benim "orhan selim" adlı dilsiz
    ve kolu bağlı gölgemi,
    hemen azıya alıp gemi
    faşisto-demokrato-liberal
    bir jurnal
    yazıp
    delikanlıyı yere çalmak
    ve bir miktarı minasip elden almak
    istedin!..
    elden alıp almamana
    karışmam ama,
    biz,
    gölgemizi bile çiğnetmeyiz adama!

    bir düşün oğlum,
    bir düşün, ey, göbekli patron veletlerinin
    "doğru yol" göstericisi,
    bir düşün ey yetimi safa,
    bir düşün ve hatırla ki, son defa :
    o, takma aslan yeleli namık kemal üstadın senin;
    abanoz ellerinden
    zenci kölesinin
    som altın taslarla şarap içerek
    ve "didarı hürriyet"in dizinde
    kendi kendinden geçerek :
    "yüksel ki yerin
    bu yer değildir,
    dünyaya geliş
    hüner değildir!" demiş...
    sen de yükseldin uyup
    onun sesine
    "la dam o kamelya"nın fesli figüranlığından
    ahmet haşimin "degüstasyon"daki iskemlesine..

    bir düşün oğlum!
    bir düşün ve mezarların hududunu aşma!
    kendine güven üstat
    babana değil,
    bir ölüyü koluna takıp dolaşma!
    öyle zart zurt eşilmez toprağı gidenlerin!
    rahat bırak oğlum
    rahat bırak uyusun
    o muhterem "şehidi hürriyet" bey pederin!
    hem böyle daha iyi.
    çünkü bak ortada
    ne yeni bir ingiliz-boer
    harbi var,
    ne de tebrik isteyen bir ingiliz elçiliği...
    ölüleri rahat bırak oğlum.
    rahat bırak uyusun benim de gidenlerim!
    sen de bilirsin ki ben
    ne dedemden
    miras bekledim,
    ne babamdan şeref, şan!
    hasep, nesep, kan, soy sop işinde yoğum.
    çünkü ne soyu sicilli bir buldoğum
    ne de tecrübelik bir tavşan.
    ben sadece ölen babamdan ileri,
    doğacak çocuğumdan geriyim,
    ve bir kavganın adsız neferiyim..

    ey ihtisas mahkemeleri kaçağı
    ve despinis kokonun aftosu,
    ey marka malı kör
    provokatör,
    ve ey zavallı yetim...
    yoktur şimşiri kahrını inkâra niyyetim...
    kokla, çek ve iç,
    üzülme hiç...
    billahi cihan bilir ki, sen
    kahraman, ulusal muhaliflerimizdensin!
    kokla, çek ve iç
    üzülme hiç.
    yalnız, ara sıra
    bakıp aynalara
    bir deve derisinden beli değnekli hacivat düşün.
    bir düşün oğlum :
    müdahin, çelebi hazreti hacivatın
    giyerek harp ilahı göbekli marsın üniformasını
    kahramanane bir dalkavuklukla hesap sormasını.

    bir düşün oğlum,
    bir düşün ey sayın provokatör...
    her dövüşen sersemdir senin için
    her anlayıp inanan kör.
    ve sen ki, bir fikre bağlanışın
    azılı düşmanısın;
    anlat bana nasıl oldu da şu,
    anlat bana nasıl oldu da sen,
    yanarak boynu müsellesli bir mason imanıyla
    boyamak istedin süleymanın çift sütununu
    o biçare "hürriyeti efkâr"ın kanıyla?
    hem ne derin bir inanışmış ki, bu,
    ne müthiş bir ateşle yanışmış ki, bu,
    göze aldırmış sana
    fenafil-maşrıkı âzam olmayı,
    mason localarına üç defa bavurup
    mason localarından üç defa kovulmayı.

    bir düşün oğlum,
    bir düşün ve inkâr etme ki;
    gizli gece yolculuklarından kalmadır senin alın terin.
    sen her gece
    el ayak çekilince
    "nuvel literer"in
    bir arşınlık duvarından aşarak
    ve parmaklarının ucuna basıp dolaşarak
    yapraklarında onun,
    apartırsın satırlarını birer birer
    cingözle beraber.

    fakat her duvar
    bir karış değildir.
    her duvardan atlamayı kesmez senin gözün
    ve her fikrin açılmaz kapıları
    maymuncuğuyla cingözün..
    okuman lazım evlat.
    evirip çevirmeyi, göze girmeyi, falan filan
    bırakıp
    okuman....

    bir düşün oğlum,
    bir düşün ey yetimi safa,
    bir düşün ve benden öğren ki son defa :
    fikir dediğin
    şeyin
    karabet ustanın uduna benzemez suratı.
    o, ne şapırtılarla çiğnenen bir sakız,
    ne "vatan-silistre"de abdullah çavuşun tiradı,
    ne de "bir akşamdı"da müteverrim bir bayan ilacıdır.
    o, şahlanmış bir savaş kılıcıdır.
    bu ata atlıyacak yürek
    ve bu kabzaya bilek
    gerek....

    kaynak 1
    kaynak 2
    kaynak 3kaynak 4
1 entry daha