şükela:  tümü | bugün
  • bu çalışmanın öncelikli amacı imdb'ye alternatif ve eş sayıda 250 filmlik bir liste oluşturmaktır. (birinci kısım için tıklayabilirsiniz)

    çok sayıda sinemaseverin referans aldığı imdb'nin en iyi 250 film listesine dahil olmayan fakat her sinemaseverin muhakkak izlemesi gerektiğini düşündüğüm -hemen hemen çoğu klasiği yalayıp yutmuş biri olarak- çekildiği dönemde her biri geniş yankı uyandırmış ve kendi türlerinde birer kilometre taşı haline gelmiş -ilk 50 filme şahsi yorumlarımı kattığım- 100 film belirledim.

    listedeki ilk 50 filme yaptığım yorumların bazılarını uzun tutmuş olsam da her birinin gayet akıcı ve film hakkında açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. ayrıca şunu da belirteyim ki listedeki tüm filmlerin mevcut sırasını belirlerken çok titiz davrandım. uzun ve yorucu bir çalışma oldu fakat siyah-beyaz klasiklere karşı mesafeli yaklaşan pek çok kişinin iş bu listedeki herhangi bir filmi izledikten sonra tüm ön yargılarının kırılacağına ve farklı lezzetler tadacağına inanıyorum.

    1. la dolce vita, 1960, federico fellini: sosyete camiasındaki çürümenin tüm ışıltısıyla beyazperdeye yansıtıldığı ve en nihayetinde medenileşmiş dünya'ya getirilen fellini usulü bir eleştiri. film hakkında yapılacak okumalarda filmin genelini yansıtan ilk ipucunu; açılış sahnesindeki, roma semalarında hareket halinde seyreden bir helikopterin ilk bakışta belirsiz bir objeyi bir ip vasıtasıyla helikopterden aşağıya sarkıttığı sahnede bulabiliriz. kamera objeye yaklaştığında; helikopterden sarkıtılan bu objenin; kolları dua eder gibi açılmış, üzücü görünüme sahip yüz ifadesine bürünmüş ve hristiyanlığın kalbi roma'daki yerinden sökülmüş bir isa heykeli olduğunu farkederiz. helikopterin hareket güzergahındaki muhitlere dikkatle baktığımızda yapıların ikinci dünya savaşı'ndan kalma çirkin binalardan oluşan ve bu binaların terasında keyifle güneşlenen kızları; bunun yanı sıra isa heykelini taşıyan helikopterin arkasından seyreden, içerisinde filmin baş karakteri ve bu tuhaf sahneyi kayıt altına alan genç gazeteciyi, yani marcello mastroianni'yi taşıyan ikinci bir helikopteri daha görürüz. bu anlık bakış filmin ana fikri hakkında -belirttiğim gibi- bir fikir yürütmemize yardımcı olur. eski değerler, modernite uğruna gözden çıkarılmış, sosyete tarafından yaratılan sunilik; haz, sevinç ve memnuniyet yoluyla hızlıca eski değerlerin yerini doldurmaya ve onları bir köşeye atmaya soyunmuştur. tüm duyularımız, hislerimiz magazin dergileri tarafından sömürülmektedir, skandal olarak önümüze sunulan saçmalıklar aracılığıyla zihinlerimiz allak bullak edilmekte, duygusal dünyamız zehirlenmektedir. böylesi bir klasiğin hangi sarsıcı sahnesini ele alıp okuma yapmaya kalksak ulaştığımız, varacağımız sonuç aynı. filmin açılışında veya anita ekberg'in hollywood yıldızı olarak ziyaret ettiği gürültülü sahnede de durum değişmiyor. film boyu marcello mastroianni karakterini yansıtıp ustaca bir performans sunarak canlandırdığı gazeteci aracılığıyla önümüze sunulan "tatlı hayatlar", bizi; aman bilmez, gaddarca bir sıkıcılığa ve korkunç bir başıboşluğa mahkum etmektedir.

    2. l'avventura, 1960, michelangelo antonioni: antonioni'nin iletişimsizlik üçlemesi'nin ilk filmi. film, bir tekne gezintisinin ardından kayalık bir adanın yakınlarında esrarengiz şekilde kaybolan bir kadının, erkek arkadaşının tüm çabalarına rağmen bulunamayışı ve zamanla erkek arkadaşının duyarsızlaşarak arama faaliyetlerini birlikte sürdürdükleri, aynı zamanda kaybolan kadının da en yakın arkadaşı olan claudia ile yakınlaşmaya başlamasını, antonioni'nin modernitenin yabancılaştırdığı, duygusal açıdan canavara döndürdüğü insan doğasını ve karakterler arasındaki duygusal uzaklıkları derin odaklı çekim planı tekniği ile sinir bozucu bir şekilde bizlere yansıttığı, üzerine fikir yürütmemizin elzem olduğu modern zamanlar anlatısıdır. filmle ilgili antonioni 1961 yılında verdiği bir röportajda "muallakta olmayan tek kesin şey vardır o da gizli bir vahşetin doğada varolduğudur ve bu gizli vahşet de her şeyi bilinmez yapar."

    3. tokyo monogatari, 1953, yasujiro ozu: wim wenders'tan jim jarmusch ve nuri bilge ceylan'a kadar geniş bir yelpazede pek çok yönetmeni teknik açıdan etkilemiş, filmlerinin çekirdeğine genellikle ülkemize benzer geleneksel japon ailelerinin modernite ile imtihanını yerleştirdiği; buna ek olarak kamerayı hareketsiz ve sabit tutmasıyla kendi sinema dilini oluşturmuş bir yönetmendir yasujiro ozu. açıkçası tokyo monogatari filmini yasujiro ozu'nun kendi bireysel sinemasından okumaya yeltendiğimizde; orta sınıf halk tabakasının gündelik hayatında japon geleneklerinin yerini dolduran modernitenin sunduğu pratikler, kazanacağı üç kuruş para için makineleşmiş bireyler, aile içi iletişimsizlik ve kuşak çatışmaları gibi ozu sinemasından alışık olduğumuz temel öğelerinden farklı hemen hemen hiç bir alt metinle karşılaşmıyoruz. film konu itibarıyla yaşlı bir çiftin çocukları ve torunlarını ziyaret ve misafirlik amaçlı tokyo'ya yaptıkları seyehati irdelerken kesinlike visconti'nin tokyo monogatari'den seneler sonra benzer -hatta aynı- temayı işlediği rocco e i suoi fratelli filmindeki gibi bir trajedi sunmuyor. o yüzdendir ki hem ozu sineması hem de tokyo monogatari hakkında hem kendine özgü hem de evrenseldir tanımını rahatlıkla yapabiliriz.

    4. der blaue angel, 1930, josef von sternberg: hikaye, hatırı sayılır bir okulda ahlaken katı bir disipline sahip profesör immanuel'in, lola adında gece kulübünde sahne alan dansçı bir kızdan (bkz: marlene dietrich) aldığı davet üzerine tüm yaşamının değişeceği ve zaman içerisinde küçük düşmesi ve çöküşüyle noktalanacak bir serüveni anlatıyor. profesör davet üzerine gittiği kulüpte önce öğrencilerini yakalayıp bir güzel azarlıyor fakat lola'dan etkilenmesi sonucu kısa süre içinde lola ile evleniyor ve neticesinde toplumsal statüsü yerle yeksan oluyor. acemice bağlandığı bir kadın sebebiyle hem öğrencileri hem de okul müdürü ve meslektaşları gözünde tüm saygınlığını yitirişi, körü körüne bağlandığı bu saplantılı ve hatta aykırı aşkın sonucunda düştüğü tüm utanç verici durumları kabullenişi (yeri gelir lola ile aynı sahnede palyaçoluk bile yapar) ve daha nice bir profesörün saygınlığına ve yaşayış biçimine aykırı düşen tüm bu utanç verici durumları yüzümüze çarpmasıyla yalnız çekildiği yıla değil tüm zamanlara hitap eden ders niteliğinde bir film.

    5. viridiana, 1961, luis bunuel: sinema tarihinde çok sayıda dini hiciv yapılmıştır ancak bana kalırsa hiçbirisi günümüzde viridiana kadar şok edici olamamıştır. film, bunuel'in uzun yıllar sonra ülkesi ispanya'da çektiği ilk film olmasıyla da ayrıca ironiktir. ironik yanı şu ki; 1960 yılında ispanya'nın diktatör generali franco, bunuel'i ülkesine dönmesi ve bir film çekmesi için davet eder. bunuel de viridiana gibi "sembolik" bir filmi çekerek hem diktatör franco hem de franco'nun bezirganlığını yaptığı katolik kilisesi ile sinsi sinsi dalgasını geçer. viridiana gösterime girdiği gibi, derhal ispanya'daki franco hükümeti ve vatikan tarafından hüküm giyer ve yasaklanır. filmin konusuna gelecek olursak; iffetli, iyi huylu genç bir rahibe faziletini korumak için bir manastırda kendini dış dünyaya kapamıştır. ölen teyzesinin varlıklı kocası don jaime, teyzesinin ölümünden sonra, manastırda ihtiyaçlarını karşılamaktan fazla ilgilenmediği viridiana'yı çiftliğine davet eder ve genç kız ile evlenmek için her tür yola başvurur. daha fazla katlanamayan viridiana terk etmek üzere çiftlikten ayrılır fakat yoldayken don jaime'nin kendisini asarak hayatına son verdiğini öğrenir ve çiftliğe dönerek kasabadaki yoksulları hem yardım maksatlı hem de dini sohbetler vermek amacıyla çiftliğe toplamaya başlar. filmin tüm dehşetine, viridiana'nın aldığı bu safiyane karar sebep olacaktır. filmdeki en hoş dini hiciv; dilenci kılıklı, çizgi roman tiplemelerini andıran karakterlerin topluca yer aldığı yemek masası sahnesidir. aslında çok basit şekilde ifade etmek gerekirse viridiana, iyi kalpli ve dindar bir kadının tüm iyiliğine rağmen dünya'yı değiştirmesinin mümkün olamayacağını anlatan bir masaldır.

    6. a bout de souffle, 1960, jean luc godard: truffaut'un yaşanmış gerçek bir hikayeden etkilenerek filmin vizyona girmesinden yıllar önce kabataslak kaleme aldığı; motosikletli bir polisi vurup, çalıntı arabayla iki hafta paris'te saklanmak zorunda kalan küçük çaplı bir suçlunun öyküsünün godard tarafından sinemaya aktarılarak; yeni filizlenmeye başlayan fransız yeni dalgası'nın zirveye taşınmasına ön ayak olmasına yol açmış, tüm zamanların en tartışmalı, yeni jenerasyonun tüm öğelerini bünyesinde barındırmasıyla da en nevi şahsına münhasır filmlerden biridir. godard, böylesi bir üçüncü sayfa haberi üzerinden filmin iskeletini oluşturma aşamasında; hayatın absürdlüğü, toplumsal normlar ve varoluşçuluk gibi belirli temaları mercek altına alıp filmin alt metinlerini zenginleştirmeyi ihmal etmeyerek temel godardian üslubun benimsediği temaların da ilk tohumlarını atmış oluyor. filmin iki baş karakterini canlandıran jean paul belmondo ve jean seberg arasında argolu şakaların yer aldığı uzun otel odası sahnesinden de farkedileceği gibi; iki aşığın birbirinden aslında ne kadar kopuk ve uzak olduğunun gözümüzün içerisine sokulma çabası godard'ın sıklıkla işlediği; ilişkilerin doğasında yer alan defolara ve kusursuz, doğal bir aşkın mümkün olamayacağına dair öngörüsünü daha ilk filminden hikayenin çekirdeğine oturtması ne denli keskin bir auteur olduğunu kanıtlıyor. kısacası a bout de souffle eski ve yeni sinemayı anlamlandırmamız açısından -en azından- bir kere dahi izlenmesi elzem olan bir filmdir.

    7. l'annee derniere a marienbad, 1961, alain resnais: geleneksel hikaye anlatısını yıkan, kompleks, sinemaya çok yüksek bir pencereden bakan, çetrefilli, sinema tarihinde bir eşine rastlanmasının mümkün olamayacağı, hatırlanmak istenilen bir düşün; ihtişamlı bir otelin uzun koridorlarında, görkemli salon ve odalarında bizi nereye götürürse peşi sıra bizim de oraya sürüklenmek durumunda kaldığımız, uhrevi atmosfere sahip sürrealist bir ressamın çalışmasını andıran sinema tarihinin en sıradışı filmlerinin hiç şüphesiz ilk sırasında yer alır l'annee derniere a marienbad. film boyunca görkemli bir şatonun içerisinde; ismini bilmediğimiz bir adamın ısrarla, bir kadına geçen sene bu şatoda karşılaşmış olduklarını ve aralarında geçen olayları hatırlatmaya çalışmasına şahit olur ve bize de bu anılar ışığında kadının niçin bu denli hatırlamıyor görünüşünü çözmeye uğraşırız. filmin konusu ve ana fikri itibarıyla öne sürülen görüş, hafızanın doğasından hareketle kişisel bakış açısının objektif gerçeklikten uzak oluşudur. yine film; doğrusal bir zaman anlatımından uzak oluşuyla hem geçmişte yaşanılanları, hem şimdiyi hem de geleceği tek mekanda anlatır. yine aynı şekilde l'annee derniere a marienbad; hipnotik ritmi, pek çoğu haute couture tasarlandığı her halinden belli olan elbiselerle arzı endam eden özenli ve şık giyimli otel sakinleri ve görkemli çerçevesiyle büyüleyici bir auraya sahip bir filmdir.

    8. ascenseur pour l'echafaud, 1958, louis malle: fransız yeni dalgasının (bkz: nouvelle vague) henüz filizlenmekte olduğu bir dönemde, louis malle'nin noir öğelerle bezeli ascensur pour lefound gibi nevi şahsına münhasırlığıyla gerilim ve polisiyenin kilometretaşlarından olmuş, hatta hitchcock gibi bir auteur'ü hariç tutarsak wilder ve clouzot'un noir klasiklerine nazaran, realistik yapısıyla suç filmlerine yeni bir boyut kazandırmıştır. clouzot ve wilder gibi üstadların noir klasiklerinden ayrı tutmamın sebebi olarak en basit gerekçem ascenseur pour l'echafaud'da başroldeki jeanne moreau'nun soluk benzine eşlik eden göz altlarındaki gölgeyi andıran izlerin, wilder'ın double indemnity, clouzot'un les diaboliques' filminden çok daha gerçekçi bir femme fatale imajı sunmasıdır diyebilirim. moreau, ascenseur pour l'echafaud'da aşığıyla birlikte varlıklı kocasını öldürmek için kusursuz olduğunu düşündükleri bir cinayet planlarlar. her ne kadar kusursuz gibi görünse de beklendiği gibi şaşırtıcı bir açık vermeleri de filmin sürükleyiciliği açısından olağan bir hadisedir. filmin bu denli özenli ve itinalı oluşunu malle'nin, bir dönem yanında çıraklık yaptığı minimalist yönetmen robert bresson'dan etkilendiği şeklinde yorumlayabiliriz. ayrıca filmin soundtracklerinde miles davis'in de imzası bulunmaktadır.

    9. les quatre cents coups, 1959, françois truffaut: her ne kadar yeni dalga'nın bob le flambeur, du rififi chez les hommes gibi suç filmleriyle filizlendiğini düşünüyor olsam da fransız yeni dalgası'nı tanımlayan ve hatta ateşleyen bir ilk film arıyorsak o film hiç kuşkusuz truffaut'un les quatre cents coups filmidir. filmin baş kahramanı 12 yaşındaki antoine doinel; özensiz, küçük bir apartman dairesinde -kendisine karşı ilgisiz oluşuna kanaat getirebileceğimiz- anne ve babasıyla yaşayan, henüz daha yeni yeni ergenliğe adım atmış bir çocuktur. okulundaki öğretmenin despot tavırları da eklenince yaşadığı tüm problemlerin derinlerinde yatan ezilmişlik, çaresizlik ve yalnızlıktan biraz da olsa kurtulmak amaçlı sınıfından bir arkadaşıyla okuldan kaçıp panayırlara ve sinemaya giderek kendince rahatlamayı tercih edişi filmin olay örgüsünü meydana getiriyor. ayrıca film için kurallara uymamayı tercih eden ana karakteri ile yönetmen truffaut'un kendi çocukluğuna olan benzerliği karşılaştırıldığında filmin yarı otobiyografik olduğu söylenebilir. film, dokunaklı hikayesiyle günümüzde dahi pek çok taze yönetmeni etkilemeye devam eden hem fransız yeni dalgasının kilometre taşlarından, hem de modern sinemanın dönüm noktalarındandır.

    10. cleo de 5 a 7, 1962, agnes varda: fransız yeni dalgasının başarısında büyük pay sahibi olan, zaferine öncülük eden, yeni dalga'nın büyükannesi lakabı atfedilen yönetmen agnes varda'nın ilk filmi. cleo, neşeli, hoppa, oldukça sağlıklı görünen genç ve dinamik bir şarkıcıdır fakat psikolojik bir hassasiyete de sahiptir. akşamüstü beşten yediye kadar; paris'in cafeleri, mağazaları, sokakları, caddelerini karış karış gezen cleo'nun; yer yer derinleşse de geneli itibarıyla havadan sudan olaylarla geçen iki saatini anlatan biraz havalı, çokça kaygısız bir film. özellikle filmin son sahnelerinde cleo ve genç asker arasında kurulan duygusal yakınlaşma ve belki bu duygusal yakınlaşmadan ötürüdür ki filmin sonunda cleo'nun merakla beklediği muayene tetkik sonuçlarına kayıtsız kalışı... ayrıca bir küçük ekstra bilgi: filmin bir sahnesinde görülen sessiz kısa filmde jean luc godard ve anna karina rol almaktadır.

    11. jules et jim, 1962, françois truffaut: film; jules ve jim adlı iki arkadaşın - catherine adında bir kadının merkezinde olduğu- hayat boyu gelişen dostluklarının bir çizelgesi olarak okunabilir. biraz flörtöz ve hoppa olan catherine önce jules ile evlenir ve bir çocuğu olur ancak catherine sadakatsizdir ve jules ile olan evliliklerinde çatırdamalar çok geçmeden kendini belli etmeye başlamıştır. (tabii buraya kadar gelinen süreçte araya birinci dünya savaşı da girmiştir) tüm bu gelgitlerin üzerine jim, savaştan sonra almanya'ya catherine ve jules çiftini ziyarete gidecektir. jules ve jim iki farklı karakterdir ve film de bu iki uyuşmaz karakterin dostluğunu ve jules'un catherine'e karşı beslediği dizginlenemez aşkın hak edilir olup olmadığını sorgulamaktadır. truffaut yeri gelir filmi hareketli jump cutlar eşliğinde, yeri gelir donuk çerçeveler aracılığıyla hikayeleme yoluna gider. karakterler hemen hemen tüm truffaut filmlerinde olduğu gibi sanattan zevk alan; edebiyat, tiyatro, sinema ve müziğe ilgili tiplerdir. aslında nasıl bir yorumda bulunuyor olursak olalım en nihayetinde jules et jim'in fransız yeni dalgasının sinema tarihinde ilahlaşmasına en az godard'ın a bout de souffle filmi kadar etkisi olmuştur. truffaut filminde; godard sinemasından oldukça tezat, bambaşka bir düzlemde yolculuğuna devam ederken, biz de film boyunca godardian temaların tam tezatına rastlarız. truffaut jules et jim ile geçmişe, 30'lu yıllar fransız sinemasının (jean renoir, jean vigo) hümanizmine dönmüştür.

    12. vivre sa vie, 1962, jean-luc godard: vivre sa vie godard'ın parisli bir fahişe üzerinden, brecht'in yeni moda epik tiyatrosunu, bir takım sosyal analizlerle pekiştirip kendi sinemasıyla birleştirdiği bir yapımdır. film, parisli fahişe nana'nın kariyerinden bir araya gelme, 12 izlenmeye değer sahneden oluşuyor. erkek egemen dünyada nana tüm kasvet ve sıkıcılığını bir kenara bırakıp kaçmaya yeltendiğinde yiyeceği damga tabii ki fahişe olmaktan öteye geçemiyor. bu kaçmanın neticesinde onun geleceği artık türlü alım satımlar yoluyla el değiştirecek herhangi bir pezevenk tarafından idare edilip, şekillenecek bir fahişe olmaktır. film, 12 parçadan oluşuyor olmasıyla documantary stilini andırıyor olsa da, godard'ın ne kadar cesur bir araştırıcı olduğunu varsayarsak bir araya gelmiş bu 12 sahnenin teorik açıdan ne kadar doğru bir tercih olduğuna kanaat getirebiliriz. sonuç olarak, parisli bir fahişenin hayatından kesitleri seyredebileceğimiz ızdıraplı ancak samimi bir temsili mocumantary.

    13. tystnaden, 1963, ingmar bergman: basitçe ifade etmek gerekirse tystnaden için bergman filmografisinin en karanlık, tedirgin edici, muğlak filmi demek yanlış olmaz. bergman'ın oda üçlemesi'nin son filmidir. (diğer filmler: sırasıyla nattvardsgasterna ve sasom i en spegel) serinin ilk filminde tanrı ayyuka çıkmştır, ikinci filminde tanrı gizlenmiştir, serinin son filmi tystnaden'de ise tanrısız bir dünya vardır. tystnaden filmi ve bergman'ın bir kaç sene aradan sonra çektiği persona filmi arasında çarpıcı benzerlikler yok değildir. hem tystnaden hem de persona filminin iki baş kadın karakteri arasında da tek kimlikte birleşme (bilhassa tystnaden filminde iki kadın karakterin de farklı kişiliklere sahip oluşlarına rağmen ve filmin sonunda ayrılmış olarak sunulsalar dahi) saplantılı bir ilişki mevcuttur. tystnaden'da çok keskin şekilyle gördüğümüz, iletişimsizliğin yarattığı problemler hemen hemen tüm bergman filmlerinin kalbini oluşturur. bu durum, tsytnaden filmine o derece yansıtılmıştır ki, iki kadın karakter de dillerini çözmemizin imkanı olmadığı yabancı bir ülkededirler. bu yabancı -hayali- ülke için iskandinav, orta avrupa veya bir ihtimal benelüks ülkesini benzemiyor demek yanlış olur. şu da var ki; filmin finaline yaklaşırken sokaklarda geçit yaptığı görülen tankların, filmden yıllar sonra gerçekleşecek prag baharı'nın provasını andırıyor oluşuyla; ister istemez filmin geçtiği muhtemel lokasyon ile eski çekoslovakya arasında bağlantı kurmamız olağan hale geliyor. aslında film hakkında yazılacak çok sayıda cümle, üzerine konuşulacak çok fazla konu var fakat filmde konuşulan dile vakıf olamadığımız gibi, bu karmaşık filme dair ne yazsak bir şeylerin eksik kalacağını ve unutulabileceğini düşünüyorum.

    14. kanal, 1957, andrzej wajda: filmin neredeyse tamamının lağımlarda geçtiği; iç karartıcı, depresif, karanlık bir atmosfer eşliğinde pololnyalıların sergilediği son derece sembolik nazi direnişini konu alan, bir saklanış ve hayatta kalma mücadelesinin anlatıldığı, sürekli artan bir gerilimin buram buram izleyiciye hissetirildiği barut gibi patlamaya hazır bir film. alman zırhlılarının egzoz borularından çıkan dumanı, yer yer sürünerek ilerlemek zorunda kalan polonyalı direnişçilerin arasında yaşanan ihanetleri, delirmenin eşiğine gelen grup üyelerini, intiharları, kısacası pis kokulu, kıvrıla kıvrıla uzanan cehennemvari bir lağımda yaşanacak tüm çaresizliği ve kurtulma mücadelesini izleyicinin gözünün içerisine sokan hazmı zor bir andrzej wajda şaheseri.

    15. le trou, 1960, jacques becker: film, beş mahkumun, la sante hapishanesinden kaçma girişimlerini anlatan hemen hemen tamamıyla gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır. film öylesine gerçekçidir ki, baş karakterlerden birisini canlandıran jean keraudy, daha önce iki kere cezaevinden kaçmış bir mahkumdur. (zaten becker, filmdeki beş ana karakterin tamamını profesyonel olmayan oyunculardan seçmiştir.) le trou öylesine ciddi bir gerilimdir ki, filmin herhangi bir yerinde rahatlayabileceğimiz bir müzik dahi yoktur. tüm aksiyonu -izleyiciyi germe noktasında oldukça etkili- psikolojik bağlamdadır. filmdeki tekinsizliği hissetiren gerilim öğelerinin tamamı ince elenip sık dokunmuştur; kanalizasyonun labirenti andıran koridorları, hücre aydınlatması, filme de adını verdiğini düşündüğüm gardiyanların gözetleme delikleri, buna tepki olarak beş kafadarın diş fırçası yardımıyla yaptıkları periskop, boğucu rutinler ve gerçek bir kaçış hikayesi... bu harikulade klasik jacques becker'ın ölümünden bir kaç ay önce çektiği son filmidir. truffaut, yönetmenin ölümünün ardından içerisinde -le trou filmi için de çok yerinde bir tespit olduğunu düşündüğüm- "becker, kendi temposunu icat etmiştir." ifadesi geçen becker ve sinemasına dair bir yazı almıştır.

    16. i soliti ignoti, 1958, mario moricelli: eğlenceli, kahkaha bombardımanı, içlerinde louis malle gibi yönetmenlerin de dahil olduğu sayısız taklit ve remake'i yapılmış; aynı muhitte yaşayan bir grup hapı yutmuş, çaresizlikten tükenme noktasına gelmiş işsiz kafadarın; kılı kırk yaran bir soygun planı tasarlayıp icra etmeye çabaladıkları, işin ilginci tüm sakarlıklarına rağmen paçayı ele vermeden kurtulmayı başarıyor oluşlarıyla hayret verici bir film i soliti ignoti. soygun esnasında; karakterler arasındaki asalak ilişkiden kaynaklanan muziplikler gülmekten karın ağrısı yaratacak cinsten. aslında filmin tüm kahramanları birer anti kahramandırlar ve sinema tarihindeki hemen hemen hiç bir filmdeki anti kahraman da şu filmdeki kabiliyetsiz, şamatacı, her biri birbiriyle yarışacak denli alay konusu olmaya müsait marjinal tipler kadar sevimli olamaz sanırım. biraz da film için italyan halkının genetik kodlarından mıdır, nedir, italyan usulü soygun denebilir, çünkü aynı dönemde yapılan veciz fransız soygun filmlerindeki profesyönelliğe bakıyorsunuz (örneğin, rififi chez les hommes) i soliti ignoti'deki asalaklığın zerresine rastlamak mümkün değil. gerçekten şu filmdeki hapı yutmuş, çizgi roman tiplemelerini andıran karakterler ve özellikle filmin sonunda hırpani haldeki marcello mastroianni'nin vatmana verdiği yanıt her aklıma geldiğinde istisnasız yüzümde bir tebessüm oluşur.

    17. the searchers, 1956, john ford: john wayne gerçekten çok şuursuz bir tip. kötülemek maksadıyla yazmıyorum, tam aksine şahane bir karakter oyuncusu. izlediğim hiç bir kovboy filminde donuk surat ifadesinin değiştiğine rastlamadım, her daim sanki biraz evvel iki şişe maden suyu içmiş de az sonra geyirecekmiş gibi bir bakış... filme gelecek olursak; the searchers, sarsıcı, saplantılı, intikam dolu ve içerisinde wayne'in canlandırdığı efsanevi bir anti kahraman profilinin bulunduğu bir western klasiği. filmin konusu görünürde yeğenini kaçıran amerikan yerlilerinin peşine düşen eski bir konfederasyon askerinin (john wayne) yeğenini arayış hikayesi olsa da wayne'in çizdiği amerikan yerlilerine karşı sergilediği bariz ihtiraslı tavır, nefret hem rahatsız edici hem de filmin genel havası itibarıyla çok tedirgin edici. gerçekten bu filmde john wayne'in canlandırdığı karakter kadar etkilendiğim bir başka film karakteri olmamıştır. wayne'den kendine has; düpedüz insafsız, yerlileri ırksal ve kültürel olarak toptan inkar eden bir bakış, bağnazlık gösteren sert tavırlar, kanun tanımaz bir görünüşe ustalıkla büründüğü şapka çıkarılacak bir performans. filmin en büyük eksisi yakaladığı derinliği sunarken yer yer çetrefilli oluşu ve bunun sonucu olarak da anlam karmaşasına kaymasıdır.

    18. un condamne a mort s'est echappe, 1956, robert bresson: bresson'un "bir idam mahkumu kaçtı" adıyla türkçeye çevirilen, abartıdan uzak, her biri sanatsal açıdan zirveye oynamaya müsait, minimalist yapımlardan müteşekkil filmografisindeki en görkemli filmdir benim için bu uzun isme sahip film. (filmin ekşi sözlük karakter sınırlamasına takılan tam adı: un condamne a mort s'est echappe ou le vent souffle ou il veut) duygular ve inançlar merkezli fikrini dikkat çekici ve çarpıcı karelerle destekleyerek; lüzumsuz ve filme yoğunlaşmaya engel teşkil edecek ne varsa filmin dışına iten; yalnızca filmin baş karakterinin hapis tutulduğu askeri cezaevinden kaçma mücadelesine odaklanan, aynı dönemin bir başka klasiği wilder'ın stalag 17 filminden en bariz farkı klişe haline gelmiş savaş draması kalıplarına karşı koyması ve bizi doğrudan baş oyuncunun zihnine ve yüreğine götürmesiyle sinema tarihinin en rahatlatıcı ve motive edici cezaevinden kaçış filmi demek yanlış olmaz bu uzun isimli film için. bresson'ın da sonradan ifade ettiği gibi "ne çok fazla, ne de çok eksik" bir klasik

    19. high noon*, 1952, fred zinemann: bu güzide western-gerilim klasiği hangi ara önceleri ilk yüzde yer aldığı imdb listesinden çıkarıldı farketmedim. high noon; çıkar ve menfaatin sakinlerinin hemen hemen tümünün ruhuna işlediği bir kasabada şeriflik yapan çiçeği burnunda evli ve emekliliğine gün sayan will kane'in (gary cooper); bir trenle kasabaya yaklaşmakta olan haydutlara karşı korumakla sorumlu olduğu korkak kasaba ahalisinden istediği yardıma odaklanan bir gerilim. film boyunca yükselen tansiyon, şerifin karamsar bekleyişi, acımasızca tik tak öten ve haydutları taşıyan trenin geleceği zamanı bas bas bağıran bir adet saat, ara ara izleyiciye gösterilen boş tren rayları, kasabadaki herkesin endişeli bekleyişi ve en nihayetinde yaklaşmakta olan haydutlarla tek başına da olsa mücadele etmeye kararlı "kahraman şerif". çok leziz, çok şahane bir klasik.

    *ayrıca high noon amerikan başkanlarının hemen hemen tamamının favori filmi olmuştur. (bill clinton filmi yirmi defa izlediğini söylemiştir.)

    20. du rififi chez les hommes, 1955, jules dassin: soygun-thriller sinemasına örnek teşkil eden, bir araya gelen bir grup hırsızın yeni açılan mücevher dükkanına gerçekleştirdikleri soygun ve devamında aralarının açılışını konu alan, ocean's eleven filminin -soygunu gerçekleştirme şeklini bir yana bırakırsak- jules dassin'in bu leziz klasiğinin remake'i olduğunun rahatlıkla iddia edilebileceği, bilhassa yaklaşık kırk dakika süren soygun sahnesinde tek bir konuşmanın dahi geçmemesiyle tabiri caizse ayakta alkışı hakeden; genel olarak endişeli, karamsar bir atmosfere ve derin, güçlü karakterlere sahip bir suç filmi oluşuyla melville ve becker gibi ustalara esin kaynağı olmuş, françois truffaut'un en sevdiği film-noir olarak tanımladığı, kendisinden sonra çekilen çok sayıda soygun filmine ve dahi sinemaya yeni ufuklar açan eşsiz ustalıkta bir filmdir du rififi chez les hommes.

    21. warui yatsu hodo yoku nemuru, 1960, akira kurosawa: japon epik sineması denince -hatta bütünüyle japon sineması denildiğinde- akla gelen ilk isim hiç şüphesiz sergio leone'den steven spielberg ve george lucas'a kadar pek çok yönetmenin sinemasını etkilemiş, çektikleri filmlere esin kaynağı olmuş akira kurosawa'dan başkası gelmez. warui yatsu hodo yoku nemuru filmi üstadın öncesinde kumonosu-jo ve ileriki dönem çalışmalarından ran filminde de olduğu gibi serbest bir william shakespeare adaptasyonudur. üstadın önceki çalışmalarından faklı olarak warui yatsu hodo yoko nemuru için, epik bir samuray hikayesinden ziyade noir öğelere kayan, üstaddan beklenmeyecek denli karanlık, iç bunaltıcı ve hüzünlü bir atmosfere sahip oluşuyla filmografisindeki en kederli ve karamsar film demek yanlış olmaz. ancak tüm bu ayrıksı duruşuna rağmen warui yatsu hodo yoko nemuru; shichinin no samurai, yojimbo ve rashomon gibi başyapıt denecek kadar zengin, hikayesinin çekirdeğini oluşturan konu itibarıyla evrensel, kurosawa üstad tarafından japon bürokrasisine indirilmiş bir kılıç darbesidir.

    22. jungfrukallan, 1960, ingmar bergman: coppola, the godfather filminden yıllar önce sinemaya ilk ciddi adımını bergman'ın bu klasiğinin bir remake'ini çekerek atıyor. (bkz: dementia 13) ortaçağ isveç'inde geçen film, konusu itibarıyla iki kısma ayrılıyor: ilk kısımda dilenci kılıklı bir grup tarafından kiliseye giderken tecavüz edilip, öldürülen genç kıza; ikinci kısımda ise genç kızı öldüren grup üyelerinin, gerçeklerden bihaber, kabile reisi olan (feodal çiftlik ağası da olduğu söylenebilir) öldürdükleri kızın babasının yanına sığınmak zorunda kalışlarına, yetmezmiş gibi bir de ücret karşılığı işe başlamalarına tanık oluruz ve ister istemez kızın babasının gerçeğin farkına nasıl ve ne zaman varacağını beklemeye koyuluruz. inkar edilemeyecek derecede güçlü, sert, zaman zaman ahlaki değer yargılarına dokunan, yaratılışından beridir insan ruhunun tabiatında var olan ve kontrol edilemeyen ilkel duyuları olabilecek en çarpıcı şekilde ortaya koyan, bergman üstada hayran olmamız için yeter de artar diyebileceğimiz bir başyapıt jungfrukallan.

    23. ugetsu monogatari, 1953, kenji mizoguçi: kurosawa'nın rashomon filmiyle birlikte japon sinemasını western türüyle etkileşime geçirdiği dönemde; -bunda pek tabii western türünün japonya'nın çevresel, coğrafi dinamikleriyle birebir uyumlu frekansa sahip olmasının da katkısı büyük- pek çok japon yönetmen korosawa ile aynı doğrultuda hareket etmiş ve tipik western öğelerini filmlerine dahil etmişlerdir. ugetsu monogatari her ne kadar japon geleneklerinden esinlenmiş zarif bir film olsa da, kaba saba ve yontulmamış haydut tiplemeleri film boyunca eksik olmaz. yönetmen mizoguchi, sessiz, mistik ve dokunaklı stiliyle yalnız japon sinemasını değil godard ve rivette gibi yeni dalgacıları da etkilemiş, bilhassa son dönem yönettiği filmler pek çok sinema eleştirmeninin takdir ve hayranlığını kazanmıştır. ugetsu monogatari'de de kullandığı akıcı kamera hareketleri, yukarıdan aşağıya doğru ağır çekim hareket eden tiltler ve daha nice zarif kamera hareketleri, kendi şiirselliğini gözler önüne sermesi bakımından izleyiciyi filmlerine mest olmaya fazlasıyla müsait bir hale getiriyor. bu çerçeveden değerlendirdiğimizde ugetsu monogatari için, mizoguchi'nin şiirsel öğelerle süslü filmografisindeki görkemli ve harikulade bir klasik demek yanlış olmaz.

    24. il desserto rosso, 1964, michelangelo antonioni: katalog çekimini andıran görüntüler, kamera zenginliği, zehirli atık fabrikası, çöp dağları, ne kuşun ne balığın hayatta kalmasına müsaade edecek denli kirlenmiş bir nehir ve çocuğuyla bekleyen yeşil pardesülü; tüm bu ekolojik ve tıbbi zehirlenmenin çaresiz yüz hatlarından okunabileceği donuklukta bir kadın... sanayi üzerine şekillenen makine toplum; duygusal dünyası körelmiş, muhakeme iç güdüsü dahi yerle yeksan olmuş (bilhassa kulübenin duvarlarının soğuğu engelleyemediği gerekçesiyle parçalandığı sahnede hissederiz) yalnızlığa mahkum edilmiştir. her ne kadar il desserto rosso, üstadın iletişimsizlik üçlemesi'nin içerisinde yer almıyor olsa da pek çok eleştirmen tarafından üçlemenin devam halkası olarak kabul görmüştür. üçlemenin tamamında rol alan monica vitti'nin son kez bir antonioni filminde kamera karşısına geçmesi ve üçlemede olduğu gibi yine donuk yine "iletişim kurmaktan aciz" bir baş karakteri canlandırması, il desserto rosso'nun iletişimsizlik üçlemesinden hiç de uzak olmadığını iddia etmek için somut örneklerden birkaçı.

    25. ivanovo detstvo, 1962, andrey tarkovsky: tarkovsky'nin ilk filmi. her şey bir kenara; bir sinemaseverin yapabileceği en büyük yanlışlardan biri, bunu bir savaş filmi olarak görmek olacaktır. her ne kadar tek kurşun sesinin işitilmediği, anlatı itibarıyla kusursuza yakın bir savaş filmi olsa da (bilhassa filmin ana kahramanı küçük çocuğun kıza kur yaptığı sahnede mevcut olan; o dönem için şaşılacak akışkan kamera hareketleri) filmi tarkovsky'nin gitgide daha ustalaştığı ve kendine özgünlüğüne kavuştuğu dönem sinemasına giriş olarak değerlendirmek doğru olacaktır. düş sekansları, ağaçlık orman atmosferi, çocuğun iç dünyasında yaşadığı gelgitleri tarkovsky sinemasına has görsel bir biçimde özetlemesi gibi hoş ayrıntılarla karşılaşsak da film boyunca çok net bir bergman havası soluruz.

    26. his girl friday, 1940, howard hawks: hawks'ın baş döndürücü hızla ilerleyen komedi filmleri içerisinde bringing up baby ile şahsi favorim. aslında hawks için üst üste bindirilen diyalog sahnelerinin mucidi demek yanlış olmaz. his girl friday filminde de karşılaşacağımız gibi; arka arkaya bağlanan cümleler, ses yuvarlanmaları hawks'ın bringing up baby ile başlattığı, filmin temposuna yardımcı olması için başvurduğu pekiştirici parçalar. yanlış hatırlamıyorsam, hawks'ın kendi komedi filmleriyle özdeşleştirdiği bu taktiği frank capra'nın bir filminden esinlendiğini okumuştum. filmin konusuna gelecek olursak; medya ve siyaset gibi içiçe geçmiş iki kirli ve karmaşık dünyayı üç kağıtçı karakterler üzerinden anlatan fazlasıyla üşütük, fazlasıyla süratli bir film. başrolünde hawks ile pek çok ortaklığa imza atmış, hitchcock filmlerinden de çokça aşina olduğumuz cary grant yer alıyor. zaten filmin bitmez tükenmez enerjisine ondan fazla uyum sağlayacak bir aktör düşünmek de hata olurdu.

    27. bob le flambeur, 1956, jean pierre melville: fransız suç filmleri ustası melville'in, yeni dalganın henüz yeni yeni filizlenmeye başladığı, film noir ekolünün ise kapanışa yaklaştığı bir dönemde çektiği erken dönem klasiklerinden. bob le flambeur, melville'in yetmişlere gelindiğinde adının altın harflerle yazılacağı suç filmlerine attığı ilk adımıdır. (izlemek isteyenler için; belli başlı, öne çıkmış diğer filmleri: le samourai, le cercle rouge) su katılmamış bir yeni dalga filmi olmasa da; godard'ın breathless filmi veya öteki yeni dalga klasikleri, bob le flambeur çekilmemiş olsaydı aynı sansasyonu yaratabilir miydi, meçhul. filme adını veren bob montagne, başarısız bir banka soygunu tezgahlamış ve yavaştan ihtiyarlamaya da başlamış, şanssız bir kumarbazdır. gecelerinin tamamı; arabasıyla turlamak ve neredeyse hiç kazançlı ayrılamadığı oyun salonlarına uğramakla geçmektedir. en nihayetinde; bob'un, şanssız bir kumarbaz olduğu gibi gangsterlik ve soygun planlayıcısı olarak da talihsiz bir aday olduğunu ayyuka çıkarıp, bize bunu kanıtlamaya uğraşan alaycı ve leziz bir filmdir bob le flambeur. filme dair şöyle bir yoruma rastlamıştım: "yeni dalganın babası melville olsaydı, bob le fambeur yeni dalganın ilk filmi olurdu." üzerine daha ne söylenebilir ki?

    28. the servant, 1963, joseph losey: film, aristokrat ve uşak arasındaki sıradan teamülleri delerek bu iki kesim arasında yaşanacak bir rol değişimini konu alıyor. hizmetçi rolündeki dirk bogarde, filmin başlangıcından itibaren güven verici olmayan kompleks bir karakter izlenimini başarıyla yansıtıyor. filmin ortasında gerçekleşen kırılmadan sonra hizmetçideki canavar tarafın dışavurumu, hatta şiddete yönelik davranışlar, buna karşılık efendisinin kendisini hipnotize edişi üzerine; ahlaki zayıflık, sado-mazoşizm hatta gizli homoseksüelliğe kadar geniş yelpazede okumalar yapılmaya müsait bir klasik.

    29. la notte, 1961, michelangelo antonioni: antonioni'nin iletişimsizlik üçlemesini; duygusal, antropolojik bir makale olarak değerlendiririm. bu bağlamda serinin ilk ayağı olan l'avventura'dan bir yıl sonra çekilen la notte, yavaş yavaş parçalanmaya doğru giden bir ilişkinin antonioni'nin modernist söylemiyle paralel olarak hemen hemen bir evliliğin tamamının film boyunca; kristalize olmuş, su katılmamış haliyle aktarıldığı görsel bir şölendir. filmin, l'avventura'dan loş ve sıkıntı verici mekanlarda geçiyor oluşuyla biçimsel bir ayrılık yaşadığı iddia edilebilir ancak bir yönüyle de karakterlerin can sıkıntısı ve tükenmişliklerini yansıtma noktasında bunun verimli bir tercih olduğu da söylenebilir.

    30. odd man out, 1947, carol reed: politik söylemlere sahip oluşuyla eşine az rastlanır klasik noir diyebiliriz odd man out için. film, yönetmen carol reed'in bu filmden bir yıla sonra vizyona giren the third man filminde olduğu gibi yine güçlü ve hatta the third man filminden çok daha kendine özgü bir baş karaktere ve diğer yan karakterlere sahip. filmin açılışında; belfast sokaklarında tökezleyerek dolanmakta olan, bitkinlikten dolayı çıldırışın eşiğine gelmiş bir ira tetikçisini görürüz. gerçekleştirdiği başarısız silahlı soygunun ardından sağ salim kurtulmuş halde dolanmakta olan johnny mcqueen (bkz: james mason) bu ira mensubu polis tarafından aranmaktadır. filmin kaçınılmaz trajik finaline kadar mcqueen, yeri gelir tavanaralarında yaşayan eski hükümlü bir ressamın yanına sığınır, yine yeri gelir sıcak bir yer bulabilmek maksadıyla çok sayıda irlandalının utanarak kapısını çalar; irlanda'nın bağımsızlığı için savaşan mcqueen, irlanda'nın başkentinin göbeğinde değersiz ve zavallı bir biçimde kaçacak kuytu köşe, sapacak dar bir sokak arar. film, çekildiği dönem itibarıyla hayret verici biçimde -bugün dahi ulaşılması pek mümkün olunamayacak denli- cesur ve fazlasıyla da gerçekçidir.

    31. all quiet on the western front, 1930, lewis milestone: öncelikle şunu belirtmek gerekir ki eserine vefalı kalarak yapılmış bir uyarlama. savaşın felaketine dair kitabın önemle üzerinde durduğu kouları olduğu gibi yansıtmayı başarmış. filmdeki heyecen ve üzüntüye eşlik eden vokalize görüntüler filmin ritmi ve etkileyiciliği açısından açısından döneminin çok üzerinde bir tesire sahip. aşırılığa kaçılan sahneler, filmin içerisindeki her bölümün sürekliliği canlı tutuşu, baş karakterin filmdeki herşey gibi kendinde de yaşanan değişimi yansıtması (1914'te savaşa giderkenki coşkunluğundan zamanla eser kalmaması) savaşa dair izlenimlerinin değişmesi filmin çekildiği yılı unutturacak bir ustalıkla ortaya konmuş. her ne kadar birinci dünya savaşı üzerinden yapmış olsa da; tüm savaşları özetleyen filmdir batı cephesinde yeni bir şey yok. ölmeden önce yüreğini ortaya koyan unutulmaz bir kapanışa da sahiptir.

    32. the big sleep, 1946, howard hawks: kimin kimi niçin öldürdüğünü takip etmenin zor olduğu, oldukça dolambaçlı, anlaşılması güç, sabit kamera hareketlerine eşlik eden siyah-beyaz renk kullanımı ve ışıklandırmanın klasik noir filmi atmosforenin ruhuna uygun olarak uç noktada olduğu, ahtapot gibi bir film. başrolde yer alan humphrey bogart nevi şahsına münhasır karakter oyunculuğunu yine rol aldığı her filmde olduğu gibi yalın ve basit şekilde yansıtıyor. filmin diğer iki baş rol oyuncusundan kız kardeşleri canlandıran lauren bacall ve vivien leigh klasik noir filmlerin vazgeçilmezi femme fatale karakterlerin hemen hemen tüm niteliklerini bütünüyle yansıtmakta fazlasıyla başarılar. netice itibarıyla the big sleep; filme dair açıklamalı bir yazı, başvuru kaynağı olmadan izlenmesi ikinci bir izleyişi gerekli kılabilecek denli meşakkatli, hileli diyalogların bolca mevcut olduğu, hawks'ın yaratıcı mizanseninden varolan etkiliyeci ve fazlasıyla fiyakalı bir filmdir.

    33. bande a part, 1964, jean luc godard: a bout de souffle filminden sonra yeniden suç türüne yönelen godard'ın; a bout de souffle filmine nazaran hiç şüphesiz daha eğlenceli, seyirciyi filme dahil etmede daha istekli, bir amerikan ucuz romanından uyarladığı kinayeli, yeni dalga'nın ruhuna uygun olarak yer yer edebi alıntılarla yüklü, suç filminden ziyade pop müzik nakaratını andıran, talihsizliklerle dolu bir soygun filmi. "pop müzik nakaratını andıran" ifadesiyle kastetmek istediğim; godard filmografisindeki en aykırı, en vurdumduymaz, hikayenin çekirdeğini "gençliğin verdiği tecrübesizlik" gibi anahtar bir kavramın oluşturması sebebiyle alışık olduğumuz godard sinemasından biraz uzak bir yapım. (bir diğer buna benzer godard filmi; une femme est une femme -kadın, kadındır-) filmi izleyen pek çok sinemasever gibi benim de favori iki sahnem bulunuyor: ilki cafedeki oldukça spontane geliştiği izleyiciye mükemmel şekilde yansıtılan dans sahnesi (rivayet odur ki tarantino'nun, pulp fiction filminde jack rabbit slim's restoranındaki sahnesinde bande a part filmindeki ilgili sahneden etkilendiği söylenir) bir diğer sahne de yine izleyiciyi hazırlıksız yakalayan yaklaşık bir dakika süren sessizlik sahnesi. ara ara böylesi alışılmadık lezzetler de sunabilen de bir film.

    34. to have and have not, 1944, howard hawks: nedense bunu bir hawks filmi olarak değil de, casablanca'ya devam filmini andırışı ve hawks sinemasının alışkın olduğumuz öğelerinden kopuk oluşuyla hep curtiz filmi gibi görümüşümdür. (bkz: michael curtiz) ernest hemingway'in aynı isimli küba'da geçen romanından, ikinci dünya savaşı vichy fransa'sına uyarlanarak sinemaya aktarılmış; casablanca'yı ölümsüz yapacak unsurlardan yoksun olsa da komplike ve tarihi bir aşk hikayesinin faşizme karşı mücadele amaçlı yüce bir değer uğruna feda edilişi; bogart'ın canlandırdığı heybetli, gözü kara karakter oyunculuğuyla casablanca filminin alternatifi olmaya fazlasıyla müsait bir film. yine bu film vesilesiyle tanışıp evlenen lauren bacall ve humphrey bogart'ın birlikte rol aldıkları tüm filmlerde olduğu gibi to have and have not filminde de kimyalarının uyuştuğunu iddia etmek yanlış olmaz. casablanca filminin yanında hafif kaldığı doğrudur ancak hem hawks gibi değişik bir auteur sinemacının elinden çıkmış oluşu, hem de filmin kendi alçakgönüllü mütevaziliğine sahip oluşuyla her sinemaseverin muhakkak izlemesi gereken bir klasik.

    35. notorious, 1946, alfred hitchcock: hitchcock, 1940 yılında amerika'ya gelişinden sonra hollywood auteur'lerinin -hiç şüphesiz en ünlüsü olmuş ve gerilim sinemasına yarım yüz yıl boyunca damgasını vurmuştur. gerek amerikan sinemasında freudyen anlayışın ilk örneklerini ortaya koyuşu (spellbound, 1945), gerekse 40'lı yılların ortalarından itibaren gitgide özgünleşen kendi sinemasını icat etmesi döneminin kendi kulvarındaki diğer ustalarına (wilder, clouzot) nazaran çıtayı kendi imzasının bulunduğu eserlerin belirlemesini sağlamıştır. filme gelecek olursak; notorious, hitchcock'un tüm yönetsel kabiliyetlerinin zirvesine şahit olabileceğimiz ve bunun yanı sıra da hemen hemen tüm tipik öğelerine rastlanması bakımından hitchcock sineması için özet niteliğinde olmaya fazlasıyla müsait bir film. konu itibarıyla; alman ajanı olduğu kanıtlanmış bir nazinin kızını canlandıran bergman'ın (alicia), amerikan gizli servisiyle anlaşarak, töhmetli bir grup alman çetesinin bulunduğu rio de jeneiro'ya gönderilmesini konu alıyor. tabi bu casusluk faaliyetinde kendisine refakat etmesi ve yardımcı olması için yanına istihbarat tarafından ajan rolündeki cary grant (davlin) atanır. dönemine göre etkileyici setler, yerinde müzik kullanımı, bir takım özel efektlerin de dahil olduğu göz alıcı kareler, hikayesinin çekirdeğini meydana getiren alexander, alicia ve devlin arasındaki çarpık aşk ilişkisinin yansıtılmasında karakterlerin kimya uyumu ve daha nice hitchcock alemetifarikası motiflerle süslü harikulade bir klasik.

    36. ace in the hole, 1951, billy wilder: ulusal çapta bir hassasiyete sebep olan maden faciası üzerinden deformasyona uğramış basın ahlakını ve bu ahlaki değerlerden yoksun bir grup gazetecinin sansasyon yaratmak amacıyla baş vurdukları hileler;filmin sonlarına doğru maden arama ve kurtarma çalışmalarının yapıldığı bölgenin ticarethane ve karnaval alanı haline gelmesiyle kapana kısılmış madenciye karşı tamamıyla duyarsızlaşan kalabalıkların bozuluşunu ve işin eğlence kısmına kendilerini kaptırdıkları kirli ve alaycı bir drama.

    37. only angels have wings, 1939, howard hawks: bir kaç istisna haricinde her filminde olduğu gibi, yine çenebaz, yine kabartma tozu gibi bir hawks filmi. ahiretin kıyısında yaşayan, yarım kalan aşkın getirdiği vurdumduymazlıkla hayatını riske atmak konusunda -biraz da yaşı ve tecrübesi gereği- gözüpek bir pilotun (bkz: cary grant) ağırlıklı olarak lokal bir barda geçen yaşantısının acı, tatlı yanlarına odaklanan konusu itibariyle alayvari havaya sahip bir romantik komedi. hawks filmografisinin geneli itibarıyla değerlendirildiğinde b-movie olarak düşünülebilir ancak ustalık gerektiren bir b-movie olduğu da unutulmamalıdır. yüzde hoş bir tebessüm bırakarak sonlanan bir finale sahip olduğunu da not düşeyim.

    38. le feu follet, 1963, louis malle: film; yeni dalga yönetmenlerinden malle tarafından yeni jenerasyonun geleneksel film söyleminin tüm öğelerinin ilmek ilmek işlendiği; her biri bireysel, auteur yönetmenlerin elinden çıkma filmlerden müteşekkil yeni dalga'nın tüm hedef ve eğilimlerinin çok kesin şekilde hissettirildiği; intiharın sınırında olan bir parislinin yaşamının son 24 saatinde; masraflarını amerikalı karısının karşıladığı, alkol tedavisi gördüğü versailles yakınlarındaki özel bir klinikten -doktorundan da tedavisinin olumlu sonuçlandığına dair aldığı güvenceyle- çıkıp eskiden beraber içtiği dostlarını ziyaret etmesini ve geçmişte aralarında bulunmaktan keyif aldığı cemiyet hayatına dair içinde kalan derin çaresizlik ve boşluğa; kendi geçmişinden izler taşıyan bir genç ile aralarındaki jenerasyon uçurumuna odaklanıyor. film her ne kadar bir roman uyarlaması olsa da malle'nin en kişisel projesi olarak nitelendirilmiştir. yine bu doğrultuda filmin yüksek kontrastta, siyah beyaz çekme tercihi elbette yönetmenin bu karanlık ve gerçekçi kompozisyonu vurgulamak amaçlı yaptığı gayet zekice bir tercihtir.

    39. il sorpasso, 1962, dino risi: dino risi'nin 1962 tarihli bu klasiği hayatı farklı tempo ve ritimde yaşayan iki uyuşmaz karakterin beklenmedik bir biçimde gelişen dostluğunu anlatan, sonu tahmin edilebilir olmaktan oldukça uzak bir yol hikayesidir. bruno, bir şekilde dahil olduğu roberto'nun yaşamına bir nevi cezbedici ve merak uyandıran bir karaktere sahip oluşuyla, (aslında roberto için kaos teorisinin vücut bulmuş hali de denebilir) onun bozulmasına ve varolan karakterinin değişip yeni bir kalıba girmesine sebep oluyor. aralarındaki ilişkiye roberto tarafından bakıldığındaysa; yolculuk ilerledikçe bruno tarafından önemsenmek, "önceki kendi"nden kurtulmak ve yeni bir benliğe sahip olmak istiyor yorumunu yapılabilir. film, her ne kadar bol güneşli ve eğlenceli de olsa üstü kapalı karanlık bir tarafa da sahip.

    40. bringing up baby, 1938, howard hawks: hawks'tan baştan sona soluk soluğa bir enerjiyle izlenen, doyumsuz, yorucu, üşütük bir komedi. hawks komedilerinde izlemeye alışkın olduğumuz alışılmadık durumlar, abartılı hareketler, aksilikler, sakarlıklar film boyunca eksik olmuyor. her türün ustası hawks; bilhassa özel efekt kullanımı ve daha sonra his girl friday filminde doruk noktasına ulaşacağına şahit olacağımız üst üste bindirilmiş diyaloglar yoluyla filmin temposunun düşmesine müsaade etmemesiyle mucit yanına bir kez daha kanıtlıyor. başrolde amerikan sinemasının devleri katharine hepburn ve cary grant ikilisinin yer alması ve cary grant'ı şaşkın, talihsiz, budala bir profesör rolünde izlemenin keyfi de tartışmasız filmin diğer büyük artılarından.

    41. kiss me deadly, 1955, robert aldrich: apokaliptik ve sci-fi öğelere yer verişiyle çekilmiş en nevi şahsına münhasır klasik noirlerden. (kendisiyle ilginçlikte yarışmaya müsait tek klasik noir olarak detoir, 1945 filmini alternatif olarak sunabilirim) film hakkında detaya girmeden önce bir bilgilendirme yapayım; kiss me deadly, -pek çok noir filme de can suyu olmuş- bir ucuz roman uyarlaması. mickey spillane imzalı mike hammer serisinden uyarlama olan film, seride yer alan pek çok roman gibi kemal tahir tarafından türkçeye çevirilmiş ve ithaki yayınları'ndan derli toplu hale getirilip seri şekilde yayımlanmıştır. serinin hemen hemen tamamı bir "ucuz" romandan beklenebileceği gibi 130 sayfayı aşmıyor. şuradan bakabilirsiniz. filme dönecek olursak; filmin baş karakteri mike hammer; kirli, adi, pespaye, şahsi soruşturmalar yapan, yeri geldiğinde yasayı dinlemeyip kendini kanun infazcısı olarak gören, bu doğrultuda şiddete başvurmaktan çekinmeyen tipik bir ucuz romanda veya noir filmde çokça rastlanılan özel dedektiftir. hammer, filmin daha ilk dakikalarında arabasıyla gezerken bir kadına rastlıyor ve kaderin cilvesi m, yoksa bir ucuz roman uyarlaması olduğundan mı kaynaklanıyor ki bir şekilde içinde atomik -veya adı her neyse- cihazın bulunduğu bir çantanın peşine düşüyor. 50'li ve 60'lı yılların amerikan toplumunun kabuslarında komünizm ve ufolar kadar yer etmiş nükleer paronayası ve atom bombası korkusu, filmin fırtınalı açılışı, ciğeri beş para etmez ucuz gangsterler, mike hammer gibi bir anti kahraman, filmin büyük çoğunluğunun geçtiği uzun ve karanlık gece çekimleri ile birleşerek fazlasıyla ilginç olan kiss me deadly adıyla müstear bu noir'i meydana getiriyor. ayrıca filmin hemen hemen tamamına konu olan çantanın içerisindeki aletin neye benzediğinin gösterilmemesi, tarantino'nun pulp fiction filmine ilham kaynağı olmuştur.

    42. letyat zhuravli, 1957, mihail kalatozov: savaşın ayırdığı iki aşık gibi (iriyapılı ve vatansever delikanlının gönüllü olarak sovyet ordusuna yazılması ve evi hava bombardımanı neticesinde yıkılan kızın başka bir erkekle evlenmesi) oldukça klasik bir konusu olsa da hem herhangi bir ideolojik bağlılıktan uzak oluşu hem kalatozov'un harika yönetmenliği hem de başroldeki kızı canlandıran tatyana samoilova'nın dudak uçurtan performansıyla bünyede bıraktığı tesir itibarıyla rus sinemasının selvi boylum al yazmalım'ı yorumu rahatlıkla yapılabilir film için. bu filmi izledikten sonra ballad of a soldier'ı izlemiştim sıcağı sıcağına ancak bu filmin üzerine açıkçası yavan gelmişti. filmin ilk karesinde arka fonda duyulan sözü burada alıntı yapmak istiyorum: "savaşta, ölüm çirkin; faşistlerle mücadele içinse onurlu bir duruştur. ama yine de, savaşın girdabından çıkmayı bilmek gerek. binlerce yıldır ölenleri, onları özleyenleri bilmek gerek. ne sevdaları vardı kim bilir içlerinde taşıdığı, ne hayalleri, ne umutları vardı."

    43. shadow of a doubt, 1943, alfred hitchcock: film, hitchcock'un erken dönem hollywood ürünlerinden olup, hikayenin çekirdeğinde yer alan charlie ve dayısı rolündeki joseph cotton arasındaki olağandışı hatta yer yer açığa vurulmasa da enseste kayıyormuş hissiyatı uyandıran anormal dayı yeğen ilişkisiyle üstadın; tipik amerikan ailesinin temel dinamikleri ve amerikan değer yargılarıyla ne derece bütünleştiğini gözler önüne sermeyi amaçlamış olması sebebiyle diğer hitchcock gerilimlerinde görmeye alışkın olduğumuz türden femme fatale'lere yada karmaşık casusluk şebekelerine başvurma ihtiyacı hissettmediği bir eser. filmin, diğer hitchcock filmlerinin genelinden ayrılan bir diğer yanı da filmin baş karakterinin bir anti-kahraman olması. (bir de shadow of a doubt haricinde, rope da aynı şekilde bir anti kahramana rastlamanın ender olduğu hitchcock filmiydi) sadede gelecek olursak film; izleyicinin sinir uçlarına dokunacak denli gerilim dozu yüksek ve merak uyandırıcı oluşuyla, üstadın filmografisindeki en doyurucu ve tatminkar başyapıtlardan biri.

    44. white heat, 1949, raoul walsh: joker karakterini andıran görüntüsüyle james cagney, 30 ve 40'lı yıllar gangster filmlerinde her daim kötü adam figürü için biçilmiş kaftan olmuştur. (çok tekinsiz bir görüntüsü olduğundan klasik noirler için tercih edilmediği kanaatindeyim) açıkça söylemek gerekirse bu şahane klasik; soygun planlayan bir çete liderinin parodisinden ziyade, -hitchock'un psycho filmine nazaran derinlemesine işlemediği aşikar olan- erkek evlatların bilinçaltındaki anne saplantısını merkezine alıyor oluşuyla da klasik noir'lerden oldukça farklı bir anlatıma sahip. film, 2 saaate yakın süresi boyunca 30'lu yıllarda amerika'da uygulanan alkol yasağına, boşboğaz anti kahramanlar vasıtasıyla klasik suç filmlerinin hemen tüm klişe temalarına (soygun, ihanet, hapishaneden kaçış gibi) değinişiyle ve sayısız alt metne sahip oluşuyla klasik noir beklentisiyle izleyenlere sürpriz bir deneyim sunuyor. netice itibarıyla; white heat dolu dizgin olay örgüsüne sahip ve fazlasıyla da hesaplanamaz bir film.

    45. the ox-bow incident, 1943, william a. wellman: the ox-bow incident, çekilişinden günümüze yetmiş iki sene geçmiş olmasına rağmen, önyargıların ve günümüzde halen popülerliğini koruyan ve sürüp gitmekte olan linç kültürünün ne kadar hazin bir sonuca sebep olabileceğini anlatan bugüne kadar benzer etkiye haiz bir film çekildiği kannatine sahip değilim. yargısız infaz olarak nitelendirilen, kişilerin öfkeleriyle hareket ederek gerçekleştirdikleri alternatif adaletin, suçsuz ve masum insanları nasıl cehennemvari bir kabusun ortasına itebileceğini; içler acısı ve yürek parçalayacı bir dil kullanarak, "kitlelerin adaleti"nin güvenilmezliğine getirdiği sert eleştirilerle hemen hemen aynı dönemde çekilen spencer tracy'nin fury filmini fazlasıyla hatırlatan ve izleyenlerin vicdanlarına hitap eden bir film. (aslında daha önce bu filmle alakalı olarak ilgili başlık altında şu minvalde kısa da olsa bir yazı kaleme almıştım.) filmin finalindeki mektubun okunduğu monolog sahnesinde izleyicinin; -filmin adına ithafen-kaza diyerek geçiştirmenin mümkün olamayacağı böylesi büyük bir utanç karşısında gerçekleştirebileceği tek eylem küçük dilini yutmaktan fazlası olamıyor.

    46. rope, 1948, alfred hitchcock: gerilim sinemasında yeni şeyler söylemeyi kendisine görev edinmiş üstad hitchcock'un bu destansı şaheseri, filmin alt metninden eşcinsel yorumunu rahatlıkla çıkarabileceğimiz bir hayli zeki iki üniversite öğrencisinin , yakın bir arkadaşlarını öldürüp, ölü bedenini evlerinin içerisinde bir sandığa saklamaları ve hem zekalarından tatmin olmak hem de ne kadar kusursuz bir cinayet işlediklerini kanıtlamak amacıyla yakınlarına bir akşam yemeği daveti vermelerini konu alıyor. filmin tamamının tek mekanda ve kesilmemiş -hemen hemen her biri on beşer dakikalık- plan sekanslarıyla teknik açıdan dönemine göre rahatlıkla ustalık eseri olarak addedebileceğimiz, farley granger, john dall ve james stewart'ın sergiledikleri güçlü ve soğukkanlı performanslarla zirveleşen; hitchcock gibi illüzyon üstadının elinden çıkma olağanüstü etkileyici bir sihirbazlık numarası.

    47. the hustler, 1961, robert rossen: film, birahane, bar, ucuz pansiyon ve meyhaneden bozma yerlerde antipatik karakterlere karşı bilardo turnuvalarına katılan hızlı lakaplı eddie felson'ın hayatına odaklanıyor. felson karakterini canlandıran paul newman her zamanki alaycılığı, bedavacı görüntüsü, serseri tavırlarıyla arzı endam ederken, değinmeden geçemeyeceğim, george c. scott -belki rol aldığı üçüncü film olmasından mütevellit- bahisçi rolünde alışık olunmadık biçimde durgun bir performans sergiler. ayrıca yan rollerdeki efsanevi bilardo şampiyonu minnesota fats karakterini canlandıran jackie gleason'ın oyunculuğu, filmin kirli havasını buram buram hissetmemize belki de en büyük katkıyı sağlayan murray hamilton ve daha nice ustaca canlandırılan maço ve marjinal tiplerin varlığıyla film, başarısını ve günümüzde bir klasik haline gelişini büyük ölçüde performansların olağanüstülüğüne borçludur diyebilirz. filmin uyarlandığı eser amerikalı yazar walter travis'in aynı isimli romanı the hustler olup, 1986 yılında martin scorsese'in yönettiği ve başrolde yine paul newman'ın hızlı eddie felson karakteriyle rol aldığı the color of money adında bir devam filmi de çekilmiştir.

    48. kind hearts and coronets, 1949, robert harner: seri cinayet filmi olmasının yanı sıra günümüzde varlığını sürdürmeye devam eden ingiliz aristokrasisinde, miras usulüyle devam etmekte olan asilzadelik ve soyluluk mefhumlarına getirdiği eleştiriler ve bilhassa ingiliz sinemasının duayen aktörlerinden alec guinness 'in yaş ve cinsiyet ayırt etmeksizin film boyunca bukalemundan farksız canlandırdığı birbirinden farklı, unutulmaz karakterler ve sürpriz finaliyle listede yer almayı fazlasıyla hakeden bir film. ustura keskinliğinde bir mizah ve muadili peter sellers olabilecek denli kusursuz oyunculuk; soğukkanlı, beti benzi atmış, nezaketi elden bırakmayan katil profiliyle ingiliz usulü bir cinayet filmi olduğunu da bas bas bağıran, ealing komedileri içerisinde yeri doldurulamaz bir klasik.

    49. rio bravo, 1959, howard hawks: geleneksel bir western filmi olarak kabul görülebilecek bir yapım olsa da, kesinlikle bir john ford klasiğinde rastlanacak olaylar silsilesi, manzara veya karakterlere rastlamanın mümkün olmadığı; her ne kadar kendi sinema dilini oluşturmayı başarmış olsa da, auteur olup olmadığı tartışmalı bir sinema dahisinin elinden çıkma klasiktir rio bravo. hawks'ın da vurguladığı gibi rio bravo tamamıyla yönetmenin, zinnemann'ın high noon filmine verdiği kendince bir yanıt. iki filmin de işlenişine bakacak olursak belli başlı benzerlikleri yakalamamız mümkün. rio bravo'da wayne, şerif olarak kasabaya yönelen -liderlerini şeriften kurtarmak isteyen- haydutlara karşı kasaba halkından yardım ister. high noon filminde de benzer bir durum söz konusudur. high noon'da şerife (bkz: gary cooper) yardımcı olan genç bir yiğit meydana çıkıyordu fakat rio bravo'da hawks'ın keskin mizahı devreye giriyor ve şerife yardımcı olarak yanında bir tek kasabanın sarhoş kimselerinden muavin kılıklı bir zat katılıyor. rio bravo; hırpani bir otelin, meyhaneden bozma bir işletmenin, ahırvari bir nezarethanenin meskun olduğu ve içerisinde pek cesur kimseye rastlayamayacağınız bir önemsiz beldedir.

    50. the lost weekend, 1945, billy wilder: öncelikle bu sancılı ve sert filmin konusuna geçmeden, filmin uyarlandığı romanın geçtiğimiz aylarda can yayınları'ndan kayıp haftasonu adıyla yayımlandığı hatırlatmasını yapayım. filmin konusuna gelecek olursak: yirmi dört karat alkol bağımlısı bir yazarın hayatında yaşadığı aksiliklerin, sosyal problemlerin, mali açıdan sürüklendiği krizlerin; içten, samimi ve yer yer sert, büsbütün gerçekçi ve cüretkar bir üslupla ele alındığı, billy wilder üstadın filmografisindeki dördüncü film. filmin baş karakteri çevresinin de desteğiyle alkolün koruması altından çıkmaya uğraşırken parasını, özgürlüğünü ve gerçeklik duygusunu fazlasıyla yitirmiş bir kişi hale geliyor. başroldeki antikahraman ray milland'ın olağanüstü performansı, ara ara filmin karanlık noir öğelere kayışı, şuna benzer alkol şişesini saklamak için baş vurduğu; çaresizliğin bu kadarı da pes dedirtecek taktikler, ve tabii yönetmen koltuğunda billy wilder gibi bir ustanın oturuyor oluşuyla başyapıt olmayı haketmemesi mümkün olmayan film.

    51. lolita, 1962, stanley kubrick
    52. limelight, 1952, charles chaplin
    53. los olvidados, 1950, luis bunuel
    54. safety last!, 1923, fred c. newmeyer, sam taylor
    55. soy cuba, 1964, mikhail kalatozov
    56. der letzte mann, 1924, f. w. murnau
    57. il gattapardo, 1963, luchino visconti
    58. suna no onna, 1964, hiroshi teshigahara
    59. madame de... 1953, max ophüls
    60. la strada, 1954, federico fellini
    61. brief encounter, 1945, david lean
    62. tengoku to jigoku, 1963, akira kurosawa
    63. la regle du jeu, 1939, jean renoir
    64. rocco e i suoi fratelli, 1960, luchino visconti
    65. the night of the hunter, 1955, charles laughton
    66. onibaba, 1964, kenato shindo
    67. letter from an unknown woman, 1948, max ophüls
    68. harvey, 1950, henry koster
    69. brighton rock, 1947, john boulting
    70. la grande ıllusion, 1937, jean renoir
    71. spellbound, 1945, alfred hitchcock
    72. the stranger, 1946, orson welles
    73. shadows, 1959, john cassavetes
    74. il grido, 1957, michelangelo antonioni
    75. the ladykillers, 1955, alexander mackendrick
    76. kumonosu-jo, 1957, akira kurosawa
    77. black narcissus, 1947, michael powell, emeric pressburger
    78. kakushi-toride no san-akunin, 1958, akira kurosawa
    79. the red shoes, 1948, michael powell, emeric pressburger
    80. anatomy of a murder, 1959, otto preminger
    81. the lady vanishes, 1938, alfred hitchcock
    82. les parapluies de cherbourg, 1964, jacques demy
    83. saturday night and sunday morning, 1960, karel reisz
    84. room at the top, 1959, jack clayton
    85. la baie des anges, 1963, jacques demy
    86. peeping tom, 1960, michael powell, emeric pressburger
    87. rebel without a cause, 1955, nicholas ray
    88. l'eclisse, 1962, michelangelo antonioni
    89. le petit soldat, 1963, jean luc godard
    90. greed, 1924, erich von stroheim
    91. le doulos, 1963, jean pierre melville
    92. sanjuro, 1962, akira kurosawa
    93. i vitelloni, 1953, federico fellini
    94. le mepris, 1963, jean luc godard
    95. a place in the sun, 1951, george stevens
    96. susuz yaz, 1963, metin erksan
    97. night and the city, 1950, jules dassin
    98. le corbeau, 1943, henri georges clouzot
    99. red river, 1948, howard hawks
    100. les yeux sans visage, 1960, georges franju : orijinalliğiyle korku sinemasında defalarca remake'i çekilmiş bir klasik.

    adet olduğu üzere, listede en çok filmi bulunan yönetmenler:

    7 film: howard hawks
    5 film: akira kurosawa, michelangelo antonioni, alfred hitchcock, jean luc godard
    3 film: federico fellini, michael powell ve emeric pressburger

    edit: imla.