şükela:  tümü | bugün
5 entry daha
  • " bir süredir, “normalleşme”, “yumuşama” beklentisi dile getirenler hayli azaldı. sertleşmenin devam edeceği, yarılmanın genişleyeceği ve iktidarın güç gösterilerinin artacağı konusundaki kanaat ise giderek yaygınlaşıyor. müfredattaki değişiklik, müftülük nikahı meselesi ve meclis içtüzüğü değişikliği ile “yeni siyaset” mimarisi için hazırlanan düzenlemeler bu yöndeki yorumları güçlendiriyor. cumhuriyet gazetesi davasındaki tutum, büyükada tutuklamaları ve almanya ile gerilim, nuriye ve semih’e (yüksel eylemlerine), adalet ve vicdan nöbetine yapılan muamele, adalet yürüyüşü sonrasında ortaya çıkan siyasetin genişleme eğilimine sert önlemlerle karşılık verileceğini gösteriyor. öte yandan, tüm çabalara ve çeşitli zeminlerde tekrarlanan “fırçalara” rağmen bir türlü giderilemeyen “metal yorgunluğu”, referandum zaferiyle fırlayıp gidecek “güçlü türkiye” göstergelerinin bir türlü ortaya çıkmaması, iktidar tarafında da sıkışmayı ve aslında seçeneksizliği pekiştiriyor. bu garip istikrarsız denge hali, muhalefet tarafında (aslında iktidar tarafında da) yeniden aynı tartışmayı açıyor: iktidarın kalabalık toplumsal desteği neye dayanıyor ve nasıl değişir?

    ... çünkü, yaşananlar ve tüm olup bitene rağmen devam ettirilebilen kutuplaşma, pasif bir “destek” ilişkisi ile açıklanabilir değil. üstelik uzunca bir süredir böyle. iktidarın savunma stratejisi olarak yürüttüğü kutuplaştırma ve “ötekini ezme” uygulamaları bilinçli olarak alenileştirildi. olup bitenin kimsenin “bilmiyorduk” diyemeyeceği bir açık seçiklikte yaşanması, sadece muhalifleri “göstere göstere” ezme ihtiyacından değil, destekçileri de aktif suç ortağı olmaya sıkıştırma isteğinden besleniyor. neticede suç ortaklığından daha büyük bir destek garantisi yok. ayşe çavdar’ın konuştuğu taksicinin söylediği “biz tahammül ettik, siz de edeceksiniz” sözünde olduğu gibi, rövanşist tatminin kendileri için güzel günlerden çok, ötekiler için “azap günleri” yaratma şeklinde formüle edilmesi de, bu ortaklığı derinleştiriyor. iktidarın hayat tarzına müdahale hamlelerinin özellikle rahatsızlık yaratarak ve rahatsızlığın görünürlüğü (özellikle aşağılamalar eşliğinde) konusunda özel çabalarla sahnelenmesi de bu yüzden.

    daha önce olduğu gibi şimdi de, kimse kimseyi kandırmadığına, artık yaşananlar görmemezlik edilemeyecek bir hal aldığına göre, büyük bir kalabalıkla birlikte süreklileşmiş bir suça ortaklık yapmak sorumluluğu ortadan kaldırır mı? gazete duvar’da altı ay önce referandum bağlamında yazdığım ilk yazıda şöyle bir cümle vardı: “siyasi sorumluluk ve basiret sadece partilere ve yöneticilerine ait kavramlar değil. siyaset literatürü ve yaşanan tarih, kalabalıkların büyük hatalara, hatta suçlara onay verdiği örneklerle dolu. kalabalıklar ‘milli irade’ ismiyle yanlıştan azade olmuyor”. elbette, suça iştirak tek ve standart bir hal değil; dereceleri var, belki hafifletici, bazen de ağırlaştırıcı sebepleri var, verdiği zararla kurulan ilişkiye göre farklı ağırlıkları var. fakat her durumda az veya çok kaçılamaz bir sorumluluğu olduğu açık. meseleye buradan bakınca, akp’yi destekleyen kalabalıklara öncelikle hangi gerçeği anlatmak gerekir? iktidarın, başbakan’ın yaş toplantısı sonrasındaki konuşmasında açıkça söylediği gibi sadece, “sürekli iktidarı garantilemekle” ilgili olduğu gerçeğini mi? mağdur ettikleri çevrelerin yaşadığı gerçeği mi? yoksa içinde olduğu ve giderek içine gömüldüğü kendi gerçeğini mi? hangi gerçek onun için daha çarpıcı, daha inandırıcı veya sarsıcı olur? inşasına bizzat katıldığı kurmaca gerçeklikle bağını hangi gerçekle yüzleşmek değiştirebilir?"

    kemal can
    http://www.gazeteduvar.com.tr/…ile-nasil-konusmali/