şükela:  tümü | bugün
222 entry daha
  • kumardan çok yaşamın kendisi olduğuna karar verdiğim oyun.
    yine uzuun bir entari olacak, baştan uyarayım. arayışlar kısa sürede sonuçlanmazlar, anlatıları da kısa olmaz, üzgünüm.

    şöyle ki, "hangi oyun yaşama benziyor?" sorusunun cevabını epeyce süre, gidebildiğim her yerde ve her şeyin içinde arayan biriydim. şu yaşıma kadar diğer insanlar para, şan, şöhret ararken, ben sorularımın cevaplarını aradım hep. bir kısmını buldum, diğer kısmının peşinden şu an dahi koşuyorum. bu arayışlarım bana sırf iş olsun diye maceralardan maceralara koşan insanlardan daha büyük heyecanlar, adrenalinler, maceralar yaşattı. bazı soruların en cazibeli yanı, tam bir cevabının olmamasıdır. ararsınız, gidersiniz, düşersiniz üzerine, rastlarsınız ipuçlarına, onlar sizi bir kapıya çıkarır, "aha buldum" derken yepyeni bir sorunla karşılaşırsınız. bu yüzden gerçek bir problemin tam bir cevabı yoktur. ama bu sorumun cevabı vardı. nitekim adının da poker olduğu sonucuna vardım.

    cevaba giden yola gelirsek. şayır'dan çıkıp iki kartalın sırtında yalnız dağ veya mordor'a uçmak kadar kolay ve esenlikli bir yol olmadı. epey bir çaba harcamam gerekti. mekanikleri, prensipleri, kuralları, oynanışı ve yaşamla arasındaki muhtemel bağı öğrenerek bulmak keyifli bir yorgunluk. sonunda lahmaç ve soğuk ayran da vardı hem de... soruya gelirsek...
    hobilerimden biri de bu soruydu. bu yüzden epey bir oyun oynadım, öğrendim birçoğunu. piştisinden briçine, satrancından kutu kutu pensesine kadar her birinin prensiplerine göz attım. yaşama benzetilecek oyunları ve sporları 5 taneye kadar indirdim ve onların içinde aramaya, haşır neşir olmaya başladım. bir şeyle ilgilenip pratiğe döktüğünüzde şaşabileceğiniz kadar iyi öğreniyorsunuz. lakin nankör bu şeyler, sürekliliği sağlamazsanız paslanıyorsunuz.

    bu 5 oyun ve spor; satranç, go, bilardo, poker ve dart idi benim için. listeyi kısaltmıştım ama hâlâ rakam 5'ti ve 1'e düşmeliydi. bu beşi üzerinde boş vakit buldukça çalışmalar yapmaya, araştırmaya başladım. salonlarına gittim iyi bilenlerle konuştum, öğrendim, pratik yaptım ve karşılaştım.
    kısaca nedenleriyle birlikte neden yaşamın benzediği oyunun poker olduğunu yazıcam aha buraya. benim yaklaşık 6 yılımı alan, entariyi okuyanlarınsa sadece 10-15 dakikasını alacak bu. farka bak amk. neyse.

    satranç: en sevdiklerimden biriydi zaten. ama haşır neşir oldukça daha bir sevmeye başladım. yıllardır strateji, savaş sanatları ve davranış bilimiyle uğraşan zat-ı halime chessgazmlar yaşattı. amatör olarak zaten oynardım ama öğrenerek ve prensiplerini kaparak tecrübe edinmek o 64 kareyi gerçek bir savaş alanı olarak görmemi, kontrollü ve ne yaptığını tam olarak bilerek saldırı veya savunma yapmak çok başka bir deneyim kattı bana. size de öneririm. çok detaylı ve gerçekten zor bir spor/oyun satranç. ama kafanız basıyorsa ve bunu zevkle icra edebiliyorsanız sky is the limit diyorum sadece.
    lakin yaşam satranç olamazdı. çünkü adil başlangıçlar sunmuyor bize. kimi zengin doğuyor, kimi fakir, kimi yakışıklı/güzel, kimi çirkin, kimi sağlıklı, kimi ne yazık ki engelli. yaşam topyekün eşitsizlikler sunuyor biz canlılara. kimi çiçek ormanın en güzel yerinde açıyorken, kimisi kuru soğukta dağ yamacında. avcı aslan veya av olan ceylan olmanız tek bir sperm tanesinin hangi yumurtaya random olarak girmesine bağlı. düşününce akıl sır ermiyor cidden.
    ama satrançta başlangıçlar eşittir. sizin de 16 taşınız var, rakibinizin de. sizin de diziliminiz aynı, rakibinizin de. satrançta önemli olanın eşitliği ne kadar bozup galip gelebildiğinizin olduğunu keşfettim. taktik, zeka ve tecrübeye dayalı olması yaşama benzese, özü çok farklı. sorunun cevabı başlangıcı, sürüşü ve sonunun ne kadar benzeşmesiyle ortaya çıkacak bir şeydi. bu yüzden satrancı elemek durumunda kaldım.

    go: şu dünyadaki en bilgelik gerektiren oyunlardan birkaç tanesinin başını çekiyor sanırım. en saygı duyduğum ve çok kafa patlattıran oyun bu oldu. satrançtaki gibi size taşlar hazır verilmiyor. görevleri belli olan askerleriniz yok burada. bomboş tahtanız ve o alanda yaratacağınız materyaller var. yani size sadece üzeri süslenecek pasta vermektense; şeker, un, yumurta, süt, kakao ve küçük süsler veriyorlar. her şeyi sizin oluşturmanız bekleniyor, hiçbir şeyin varolmadığı en baştan her şeyin sonlanacağı en son ana kadar. sorumun cevabı bu da değildi çünkü elinizde hiç ile başlıyorsunuz. o randomluğun verimliliği ve yıkıcı gücü yok elinizde. bilinçlisiniz, elinizdeki malzemelerle pasta yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. bu yüzden adaletsizliğe ve o duruma göre "gözlem yaparak kendi kendine öğrenebilme" özelliği yok yaşamdaki gibi.

    bilardo: olasılık hesaplamalarının ve tekniğin, şansla birleştiği, yaşama belki de en benzeyen oyun olduğunu bir süre de olsa düşündüğüm oyundu bilardo. çünkü baştaki randomluğu çekmişti beni. topların sayısı, durdukları şekil ve yer aynı olsa da üzerinde numaralar ve çizgiler vardı. bir nevi random dağılımdı bu. daha yakındı aradığım cevaba. ve ilk kez denklemimize güç, denge ve hareket üçlüsünü doğru kullanmayı gerektiren bir oyuna rastlıyordum bu tipe sahip oyunlar arasında. topa doğu kavis ve doğru güç uygulayarak diğer topa yönlendiriyordunuz. yeteneğin yanında çok iyi bir hayal gücü gerektiren bir oyun bilardo. yaratıcılık had safhaya. topu en kolay yerden de çarptırabilirsiniz, banda 6 kez çarptırarak da. her şey yaratıcılığınıza kalıyor bir an için. bunlar beni cezbetmişken yine de tam benzerlik sağlamıyordu. çünkü sadece kendi oyununuzu oynuyordunuz, kendi toplarınızı deliklere ulaştırmaktı hedefiniz. oysa ki yaşam, münasebet kurmak veya aynı ortamda olmak zorunda kaldığımız diğer oyuncuları/kişileri de göz önüne alıp, onların oyununu çözümleyip, bir anlamda onlara göre oynayıp, gerekirse çekilmelerini, gerekirse kendimize mecbur bırakmak üzerine kurulu zalim bir mekanizmadır.

    dart: en keyif aldığım oyun ve sporlardan biri oldu dart. çünkü elinizdeki 3 ok ile, aynı uzaklıkta ve aynı yükseklikteki tahtaya atış yapıyorsunuz rakibinizle. acayip pratik isteyen, keskin bir göz ve saat gibi çalışan kondisyonlu bir kol yapısı gerektiren bir oyun. temelleri basit ama pratiği haddinden fazla zor. hakkını vererek oynayanlara gıpta ediyorum doğrusu. ama bunda da diğer oyunların benzerleşmediği sorunlar vardı. bir karşılaşma ve birbirini sabote etme, manipüle etme gibi şeyler barındırmıyor. her şey ortada yani. oysa ki yaşamda bildiklerimiz sadece bir plajdaki kum tanesi kadardır sanırım. bu da bize bilinmezlerle dolu bir oyun aramamız gerektiğini söylüyor. ve geliyoruz pokere...

    poker: genelde kumar amacıyla oynansa, parasal kaygı veya beklentilerle çamura bulansa da hayatın ta kendisi olan oyun olarak seçtim kendisini. her şey random başlıyor bir kere. hold em veya beş kart fark etmez hangisini oynarsanız oynayın temelleri aynıdır. kontrol edemediğiniz, oluşturamadığınız, üretemediğiniz, geliştiremediğiniz kartlar kapalı olarak veriliyor size. elinizdeki floş da olabilir, bok da çıkabilir. yani zengin de doğabilirsiniz, fakir de. işte sonunda aranan kan bulunmuştu. gözümde joker işareti çıktı mesela şu an. bununla da kalmıyor, oyuna girmek için bir pot atmanız lazım. yani sermaye. temellerini ve prensiplerini öğrendikçe yaşamla örtüşüyordu. sermayeniz varsa yaşamda her daim bir şansınız vardır tırmanmak için. yani karşıdaki kişinin zengin olması bir önem taşımıyor, veya öyle görünmesi. çünkü o da sizin varlığınızı bilmiyor. bu yüzden o para var huzur var özgüveni barındırsa da, yine de bir göte gelme korkusu var. her an her şey olabilir. tek per geldi diye üzülmemelisiniz, karşı tarafı elinizde kare olduğuna ikna ederseniz persiz dahi kazanabiliyorsunuz. kartların randomluğu sayesinde adaletin olmadığı bir ekosisteme geldiniz ve elinizdekileri iyi bilip en iyi şekilde kullanmayı kendiniz öğreniyorsunuz. ve bunu yaparken karşı tarafın hal ve hareketleri size tüyo veriyor veya yanıltıyor. hem talih, hem yetenek, hem karakter, hem özgüven, hem öngörü, hem de sonuna kadar sabır isteyen bir oyundur poker. her oyuna giremezsiniz ama hiçbir oyuna da girmezseniz silik bir ömür sürersiniz. ne zaman hangi oyuna gireceğinizi bilmeli ve kendi elinize göre değil, rakibinizin elindeki kartlara göre oynadığınız bir oyundur poker. bu yüzden sorumuzun cevabı uzun da olsa pek keyifli bir maceralar zincirinin ardından kendini açık etmektedir. bu cevabı ararken karşılaştığım tüm güzel insanlara, doğal güzelliklere ve cazibeli bilinmeyenlere teşekkürü borç bilirim. entarideki düşünceler, fikirler veya kendi maceranız hakkında söhpetleşmek isterseniz bir yeşil uzağınızdayım.
36 entry daha