şükela:  tümü | bugün
16 entry daha
  • dünya edebiyatının seçkin yazarlarından biri olan stefan zweig ’ın roman ve hikâye türündeki kitapları epey bir zamandır kitabevlerinin “çok satanlar” listesinde üst sıralarda yer alıyor. peki ya büyük yazar stefan zweig’ı ne kadar tanıyoruz? eğer zweig'ı tanımak istiyorsak en iyi kitaplardan birisi "dünün dünyası".

    stefan zweig sadece dünya edebiyatına kazandırdığı başarılı öykü ve romanlarıyla değil, aynı zamanda çağının kara yazgısıyla birleşmiş yaşam öyküsüyle totaliter rejimlerin dünyayı sürüklediği savaş ve katliamlarla dolu 20. yüzyıl tarihinin önemli bir figürü. 1930'ların başında eserleri yüz binlerce satan dünyaca meşhur bir yazar olarak salzburg şehrinde huzurlu bir yaşam süren zweig, hitler’in iktidara gelişiyle kendi ülkesi avusturya’da nazizmin tahakkümü altında istenmeyen bir adama dönüşür ve nihayetinde farklı ülkelerde ve kıtalarda geçen sürgün hayatı başlar yazarın.

    stefan zweig, dünün dünyası’nı sürgündeki intiharından kısa bir süre önce tamamlamıştır. çocukluğunun geçtiği viyana’daki yaşamından, sürgünde geçen ömrünün son demlerine değin hayatının mühim dönemeçlerini anlatması yönüyle otobiyografik, aynı zamanda kendi penceresinden çağının önemli olaylarına yer vermesi, toplumsal ve siyasal anlamda belki kısa ancak yerinde tespitler içeren değerlendirmeleriyle 20. yüzyıl tarihi anlatıcılığını da üstlenen muazzam bir eserdir dünün dünyası. on altı ayrı bölümden oluşur ve kronolojik olarak birbirini takip eden her bölüm yazarın hayatındaki farklı bir dönemi anlatır.

    1881 yılında, son yıllarını yaşayan habsburg imparatorluğu ’nun topraklarında dünyaya gelen zweig, avrupa’nın ve dünyanın büyük kıyamet öncesindeki (ı. ve ıı. dünya savaşları) sakin ve güven dolu ortamında çok iyi bir eğitim alır; ingilizce, latince ve fransızca öğrenen stefan zweig; operadan tiyatroya, müzikten edebiyata değin sanata tutkun bir genç olarak yaşamını sürdürür. zweig’ın 19. yüzyılın sakin ve güvenli avrupa’sında klasik müzik konserleriyle, tiyatro ve edebiyatla mücehhez geçirdiği gençlik yılları onun avrupa’ya ve avrupa’nın değerlerine duyduğu sevginin (savaş ve sürgün yıllarında bir özleme dönüşecektir bütün bunlar) ana kaynağıdır çünkü o avrupa’yı beethoven ’ın bestelerinde, goethe ’nin dizelerinde ve balzac’ın romanlarında tanımış ve sevmiştir. zweig gençlik yıllarında bol bol seyahat eder, bilhassa henüz genç bir adamken birçok sanatçı ile tanışma imkânı yakaladığı sanat şehri paris’i çok sever. pasaport ve vize şartı olmadan dünyanın dört bir yanını rahatça gezmesine imkân veren eski dünyayı 1933 yılından sonra büyük bir özlemle anacaktır.

    “yarım yüzyıl boyunca yüreğimi, bir dünya vatandaşının yüreği gibi atması için eğitmemin bir bana hiçbir yararı olmadı. hayır, elli sekiz yaşında bir insan olarak pasaportumun elimden alındığı gün, insanın yurtsuz kaldığında etrafı çevrili bir vatandan çok daha fazla şeyini kaybettiğini anladım.”

    kitabın ilk bölümleri, ı.dünya savaşı öncesindeki avrupa ve özellikle viyana’daki yaşam üzerinedir, yaşlı kıtadan sık sık “avrupamız” diye söz eden yazar, kitabın ilerleyen bölümlerinde savaş öncesi gençlik yıllarını geçirdiği avrupa’yı sıkça hasretle yâd edecektir. zweig, habsburg impartorluğu’nun güvenli dünyasını anlattığı ilk bölümde avusturya ile almanya’yı farklı açılardan sürekli mukayese eder:

    “eskinin viyana’sında yaşamak güzel, kolay ve tasasısızdı ve kuzeydeki almanlar, ‘disiplinli’ olmak ve katı bir düzen uygulamak yerine, yaşamın keyfini çıkaran, güzel yemekler yiyen, eğlencelerden, tiyatrolardan zevk alan ve çok daha güzel müzik yapan tuna kıyısındaki biz komşularına aşağılayarak tepeden bakarlardı. viyana’daki insanlar tüm halklara yaşamı zehir eden, varlıklarına zarar veren “alman disiplini” ve herkesin önüne geçme hırsı yerine, rahat ve huzurlu bir ortamda bir araya gelip keyifli sohbetler yapmayı tercih ediyor, rahat, hattâ gevşek bir uzlaştırıcıkla en ufak bir haset duymaksızın herkesin hakkını vermeyi seviyordu. viyana’nın en ünlü ilkesi ‘yaşamak ve yaşatmak’tı...”

    birinci dünya savaşı’na kadarki yaşamını anlattığı bölümlerde; fransa, ingiltere, italya ve amerika seyahatleri sırasında gezdiği ülkelere ilişkin izlenimlerinden ve rodin’den romain rolland’a, william blake ’den rainer maria rilke ’ye değin pek çok yazar, şair ve sanatçıya ilişkin anılarından söz eder stefan zweig. bu dönem onun için kendisini eserlerini tanıtmaya adadığı verhaeren ’in eserleri üzerine verdiği konferanslarla geçen bir dönemdir. daha sonra ı. dünya savaşı’nda verhaeren’in savaş yanlısı, milliyetçi tutumu nedeniyle onunla ters düşeceklerdir.

    zweig’ın birinci dünya savaşı yıllarını anlattığı bölümler oldukça çarpıcıdır. yazar, ı. dünya savaşı öncesi atmosferin hem ülke yönetimleri açısından hem de halkların savaşa bakışı açısından ıı. dünya savaşı öncesi durumdan tamamen farklı olduğunu aktarır. uluslar ve ülkeler henüz ırkçı fikirlere gark olmamış, birbirlerine nefretle bilenmemişlerdir bu dönemde. hattâ ülkeler ahlâkî, insanî değerler açısından haklılıklarını ve karşı tarafa üstünlüklerini göstermeye çalışırlar. bu tavır ve yaklaşım ıı. dünya savaşı öncesinde ve sırasında hiç görülmeyecek, totaliter-faşist rejimlerin baskısı altında birbirini yok etme arzusu pekişecek ve ıı. dünya savaşı ’nda 50 milyondan fazla insanın yaşamını yitirmesiyle sonuçlanacaktır. zweig söz konusu farklılığı ve dönüşümü ilgili eserinde şöyle anlatacaktır:

    “neyse ki savaşa katılan tüm ülkelerde – içinde bulunduğumuz ıı. dünya savaşı’nda ise hiç yer almayan – “kültür propagandası” denilen bir daire vardı. ı. ve ıı. dünya savaşı arasındaki düşünsel atmosferin farkını iyice ortaya çıkarmak için o tarihte hümaniz geleneğinde yetişmiş ülkelerin, liderlerin, imparatorların ve kralların, savaştıkları için bilinçaltında utanç duyduklarını belirtmek gerekir. yine o tarihlerde ülkeler aşırı “militarist” suçlamasını alçakça bir iftira olarak görüp kabul etmiyor, birbirilerinin üzerine atıyor ve tam tersine “kültürlü bir ulus” olduğunu göstermek, kanıtlamak ve sergilemek için birbirleriyle adeta yarışıyordu. kültürü kaba gücün üstünde gören 1914’lerin dünyasında, tüm dünyadaki düşünsel ürünlere saygı göstermek adına sacro egoismo ve “yaşam alanı” gibi sloganlar ahlakdışı görülüyordu. bu nedenle sanat etkinlikleri tüm tarafsız ülkelere akın ediyordu.”

    bu dönemde savaş karşıtı bir yazar olarak makaleler yazıp, savaş karşıtı bildirilere imza attığı için tepkiler gören zweig’ın en büyük amacı kendisi gibi savaş karşıtı yazarları örgütleyerek ortak eylemler yapmaktı. yazar dostu romain rolland, fransız yazarlarla zweig ise alman yazarlarla iletişim kurarak bu arzusunu dile getirir. fakat zweig'ın çabası sonuçsuz kalır zira pek çok yazar çoktan taraf olmuştur, taraf olmayanlarsa savaş karşıtı olarak anılmak istemez.

    savaşın sona ermesiyle avusturya’ya dönen yazar salzburg şehrine yerleşir ve avusturya’nın almanya tarafından ilhâk edildiği 1938 yılına değin bu şehirde yaşamını sürdürür. yazarın anlattıklarından yaşamının en huzurlu, dingin ve üretken yıllarının bu şehirde geçtiğini anlarız. kitabın son bölümlerinde ise, adolf hitler ’in başa geçmesi ve avusturya’da ortaya çıkan hitler yanlısı faşist grupların sokakları ele geçirdiği dönemin boğucu atmosferinden söz edilir. adolf hitler’in 1933 yılında iktidara gelmesiyle kitapları milyonlarca satan, dünyanın en önemli ve saygın yazarlarından biri olan zweig’ın eserlerinin zaman içerisinde kütüphanelerden, kitapçılardan toplatıldığı,meydanlarda yakıldığı, isminin dahi yasaklandığı korkunç yılları yazarın hüzün dolu tümcelerinden okuruz. nihayetinde pek çok yahudi asıllı bilim insanı, sanatçı ve yazar gibi stefan zweig da ülkesini terk etmek zorunda kalır. stefan zweig kalan yaşamını bir “sürgün” ve “haymatlos” olarak geçirecektir

    “yarım yüzyıl boyunca yüreğimi, bir dünya vatandaşının yüreği gibi atması için eğitmemin bir bana hiçbir yararı olmadı. hayır, elli sekiz yaşında bir insan olarak pasaportumun elimden alındığı gün, insanın yurtsuz kaldığında etrafı çevrili bir vatandan çok daha fazla şeyini kaybettiğini anladım.”

    sonuç olarak, dünün dünyası’nda zweig, yıllar içerisinde değişen hayatını, avrupa’nın kara yazgısıyla beraber ele alır. sanki ikisi birleşmiş gibidir. kitapta, tarihin akışıını değiştiren olayların zweig’ın gözünden değerlendirilmesi ve onun yaşamına etkisinin yanında, zweig’ın okul yıllarını, yazarlığının ilk dönemlerini, tanıştığı büyük yazarlarla kurduğu dostluğu da öğreniriz. özellikle hayranı olduğu belçikalı şair verhaeren’in şiirlerini çevirip, onun tanınması için yayıncılarla ve şairlerle (rilke gibi) yıllarca mektuplaşan, çeşitli ülkelerde konferanslar veren zweig’ın çabası hayranlık uyandırıcıdır. bunun dışında mallarme, rodin , rainer maria rilke , bernard shaw , romain rolland , richard strauss, sigmund freud , maksim gorki ile kurduğu dostluğa ve bu isimlere dair pek çok şey bu kitapta yer alır. bitirmeden gülperi sert 'in çevirisinin de harikulade olduğunu söylemekte yarar var. stefan zweig’ı yakından tanımak isteyenlere ayrıca "günlükler " ve "dostlarla mektuplaşmalar " isimli eserlerini okumasını ayrıca tavsiye ederim.
18 entry daha