şükela:  tümü | bugün
193 entry daha
  • [resimli hali fularsız entellikte ve mediumda ama içerik aynen aşağıda]

    ***

    radiolab’in güzel bir bölümünü dinledim geçenlerde. ilk kısmı gerçek anlamda kozmik bir aşk hikayesi hakkında. ikinci yarıysa güneş sistemi’nin sınırı gibi önceden tahmin etmediğim kadar esrarengiz bir konuyu içeriyor (ilk ve son üç dakikayı atlayabilirsiniz, güneş tutulması anında insanların verdiği tepkileri merak etmiyorsanız).

    hikaye 1977 yılında başlıyor. uzak gezegenleri keşif için iki nasa aracı fırlatılıyor: voyager 1 ve 2. kısa süre içinde bunların güneş sistemi’ni terkedecekleri tahmin edildiği için, “bari bu şişelerin içine birer mesaj koyalım” fikri ortaya çıkıyor.

    buradaki naifliğe gülümsememek elde değil:

    1) birilerinin bu mesajı bulması çok düşük bir ihtimal. muhtemelen onu ilk “bulan”, bizim sonraki nesillerimiz olacak. bunu biliyorlardı elbet ama yine de üşenmemişler.

    2) mesaj başkası tarafından bulunsa daha da kötü, kendimizi ifşa ediyoruz. birileri gelip soyumuzu kırsa, galaksideki kimse üzülmeyecek, “onlar da öyle giyinmeselermiş” diyecek. hayaller star trek, gerçekler hernan cortes’in aztek katliamı.

    3) tüm insanlığı temsil etme gayretleri de güzel. her şeyi amerikalılar yapmış ama yeni birroma olmanın gazı ve iyimserliğiyle, her kültürden bir şeyler olsun diyorlar. mesela 2. dünya savaşı’nı nazilerin kazandığı alternatif bir evrende (bkz: the man ın the high castle), bu araç hangi kültürlerden mesaj taşırdı? veya 1.5 milyar insanı han milliyetçisi yapmak için yakın tarihlerini tamamen yeniden yazan çin hükümeti ne kadar evrensel davranırdı? her emperyal düzen evrensellik getirmiyor ama her evrensel bakış açısı emperyal düzen gerektiriyor (arkadaşlar, bunun sağlamasını yapmadım ama kulağa çok güzel geldi, bozmayın keyfimi)

    voyager, türkçe bir mesaj bile taşıyor (vlc açıyor dosyayı):

    “sayın türkçe bilen arkadaşlarımız, sabah şerifleriniz hayrolsun”

    uzayda sabah akşam diye bir şey olmamasına rağmen, uzaylıya da türk kültürüne de saygıda kusur etmemişler. peki nasıl olmuş bu?

    ***

    altın plak

    bu mesajları seçmek için bir siyasi parti liderine veya dini lidere değil, ailemizin astrofizikçisi carl sagan’a danışılmış. onun önderliğinde, altın kaplı bir plak içine ses ve imaj dosyaları kodlanıyor. sadece selamlar değil, şiirler, şarkılar, bilimsel teoremler de var. bu kayıtla ilgili leziz bir hikayeyi 5harfliler’den alıntılıyorum:

    ----
    bm merkez binasının stüdyosu bir iki günlüğüne ayarlanır, her üye ülkenin delegasyonu gelir merhabasını der çıkar. dünya nüfusunu doğru temsil etmesi açısından, selamların yarısının kadın yarısının erkek delegelerce seslendirilmesin önerdiğinde bunun imkansız olduğunu, delegasyon başkanlarının tamamının erkeklerden oluştuğunu ve uzaylılara merhaba deme işini hayatta başkasına bırakmayacaklarını öğreniyor. bunun üzerine nasa, sagan’a önceden bildirmeksizin bm’nin tamamını değil fakat uzay komitesi’nin bazı üyelerinin katılacağı bir kayıt ayarlıyor. durumu son anda öğrenen sagan, yapımcı tim ferris’i toplantıya gönderiyor ve “gözünü seveyim selamları kısa tutsunlar” diye tembihliyor.

    fakat sagan’ın korktuğu başına geliyor: delegelerin her biri sazı eline aldı mı bırakmıyor. fransız delege baudelaire şiiriyle başlıyor, isveç geride kalır mı o da peşinden dört kıtalık bir harry martinson şiiri patlatıyor, mısır delegesi ayet okuyor, nijerya delegesi uzun uzun nijerya’dan bahsediyor.

    üstelik o gün kayıtta yer alan diller dünya dillerinin çok azını temsil ediyor: rusça yok, mandarin yok, bizim sabah şerifleri de yok. bir yandan da fırlatma tarihi yaklaşmakta, zaman azalıyor. sagan’ın aklına, kendisinin de hocalık yaptığı cornell üniversitesi’nde pek çok dil departmanı olduğu gerçeği geliyor ve selamları burada kaydetmeye koyuluyorlar.

    arkeolog peter ıan kuniholm, orada ulaşılan kişilerden biri. o günü şöyle anlatıyor: “kürsümün başkanı antik yunanca, latince ve galce selamlamalarını yeni kaydetmişti. koridorda karşılaştık, ‘sen de gidip türkçe bir şeyler söyler misin’ dedi”.

    peki mesela neden merhaba değil de sabah şerifleriniz hayrolsun?

    “60’lı yıllarda robert kolej’de ingilizce öğretmenliği yaptım. sınıfım behçet kemal çağlar’ın edebiyat sınıfıyla yan yanaydı ve beni her sabah öyle selamlardı. basit bir merhaba veya günaydından daha süslü bir selam. ben de behçet bey’in bana her gün verdiği selamı vermiş oldum yani. diğer yaşlı edebiyat hocaları da öyle konuşurdu. onları dinlemek büyük keyifti. birbirlerine günaydın demeleri her sabah 15 dakikayı bulurdu.”

    ----

    diğer dillerdeki selamları ve plaktaki şarkıları dinlemek için buyrun playlist.

    ilk selam sümerce, uygarlığımızın başlangıç noktasını temsilen. insan dillerinin dışında balinaların haberleşmesi, köpek havlamaları, çocuk sesleri, uzay roketlerinin gürültüsü bile var. bir şu bilimadamlarının sembolizmine bakın, bir de bm’de kendi boktan ülkesi hakkında dakikalarca konuşma kaydetmeye çalışanların küçüklüğüne.

    ama plakta bunların hepsinden de ilginç bir kayıt var…

    ***

    uzayda yankılanan evlenme teklifi

    ekipteki kadınlardan biri olan ann druyan’ın aklına, beyin dalgalarını kaydetmek geliyor. yeterince ileri bir uygarlığın, bu eeg sinyallerine bakarak o insanın hislerini ve düşüncelerini okuyabilmesi teoride mümkün. ekip bu fikri beğeniyor, druyan’ı seçiyorlar.

    kayıttan hemen önce carl sagan arıyor. aylardır her gün beraber çalışmışlar, o günse sagan uzak bir yerde konuşma veriyor. telefondayken, bunca zamandır birbirlerine iyice yakınlaşmış olduklarını farkedip, doğrudan evlilik muhabbetini açıyorlar. konuşmadan iki dakika sonra sagan tekrar arıyor, “bir dakka, şimdi biz gerçekten evleniyoruz değil mi, şaka filan değil” diye kontrol ediyor ve karar veriyorlar. o telefon konuşmasına kadar ne bir kez öpüşmüşler, ne aşktan meşkten bahsetmişler, ne de önceki ilişkilerinden.

    kadın mutluluktan uçmuş bir halde eeg kaydına gidiyor. bir saatlik düşünceleri, daha sonra hızlandırılıp bir dakikaya sığdırılarak plağa konuyor. 27 yaşında, hayatının aşkını bulmuş biri. bundan milyarlarca yıl sonra, voyager 1 işe yaramaz bir hurda olarak uzayda dolanırken, dünya güneş tarafından yutulmuşken, belki insanlığın soyundan gelen her canlı forumunun dahi soyu tükenmişken, o altın plak halen mutluluğun resmini taşıyor olacak.

    (druyan ve sagan hemen değil, 4 sene sonra evleniyorlar. meşhur cosmos belgeselini beraber yazdıktan sonra yani. sagan 96'da ölene kadar evli kalmışlar)

    ***
    ***
    ***

    araf

    hem druyan, hem de voyager araçları hala hayattalar. voyager’ın mühendisleri, ona bir düzine sene ömür biçmişlerdi ama geçenlerde 40. yaş gününü saniyede 17 kilometrelik bir hızla kutladı.

    belki hatırlayan vardır, birkaç sene önce voyager 1'in, güneş sistemi’ni terkeden ilk insan yapısı araç olduğu söylenmişti. kesin entelliğime zeval gelmesin diye “vay anasını, işte insanlık, işte aklın geldiği nokta” filan demişimdir ama işin teknik kısmı hakkında hiç düşünmemiştim. sanıyordum ki güneş sistemi’nin belli bir sınırı var, bunu nasa’dakiler tabii ki de biliyorlar, ve kolayca hesap edip söylemişler.

    halbuki bu sınırın geçildiğini anlamaları 1 seneden fazla sürmüş. tarihi 25 ağustos 2012 olarak veriyorlar ama bunun açıklamasını eylül 2013'te yaptılar. çünkü sınırı bilen yoktu, ilk defa bir şey oralara gidiyor.

    bir kere güneş sistemi, en dıştaki gezegenin yörüngesinin de ötesine uzanıyor. sınırı belirleyen şey, güneş’ten çıkan ve dışarı doğru hızla seyahat eden parçacıklar ve onların taşıdığı manyetik alan. bunların hızı, uzayda başıboş gezen atomlara çarptıkça biraz azalıyor, ama asıl, galaksinin merkezinden bize doğru gelenlerle kafa kafaya geldiklerinde neredeyse duruyorlar (ve manyetik alanın kavisini takip ederek yön değiştiriyorlar). 25 ağustos günü olan da, bu “çarpışma” anı ve parçacıkların tam 1000 kat yavaşlaması.

    ama manyetik alandaki değişiklik garip olduğundan, açıklamada tereddüt etmişler. hatta "kozmik araf" (cosmic purgatory) diye alan adı bile uydurmuşlar ve bir noktada oylama bile yapmışlar, “şimdi biz çıktık mı çıkmadık mı” diye. bir nevi brexit ertesi ingiliz halkı. "demokrasi"yle bilim yapmak gerçekten zor iş.

    sonunda üzerinde anlaştıkları sınır o kadar uzak ki, dünya’ya 8 dakikada ulaşan güneş ışığı, oraya 17 saatte ulaşıyor. voyager’ın şu anda olduğu yere ise neredeyse 20 saatte. güneş şu saniye patlasa, voyager bunu neredeyse 1 gün boyunca farketmeyecek.

    ***

    1990 yılında, sagan’ın insiyatifiyle voyager’ın kamerası son bir kez dünya’ya doğru çevrilmiş ve meşhur pale blue dot (silik mavi nokta) resmi çekilmişti. elimizdeki en uzun sopayla çektiğimiz bu selfiede, tüm gezegen zar zor bir piksel olarak seçiliyor. bildiğimiz her şey, her şeyi bildiğini sanan herkes, her iyilik ve kötülük, bu pikselde olup bitti.

    27 sene ve 14 milyar kilometre sonra, bugün voyager geriye dönüp bakabilse, bir noktacık dahi göremeyecek. biz aynı bok çukurundayız ama o artık gerçek anlamıyla yıldızlar arasında. interstellar.
53 entry daha