şükela:  tümü | bugün
  • ruhlarını birbirine gösteren insanlar elbet bir gün buluşurlar ve afyondur ayrılıklar, sonradan patlar derdi babaannem. okumayı pek bilmese de radyodan bir şeyler dinlerken hatırlarım hep onu. durup dururken böyle güzel ve duyulmamış sözleri söylemekten büyük keyif alırdı. gençliğimin ilk yıllarında bana aşkı anlattığı bir zamanda ağzından çıkmıştı bu söz. çok şaşırmış, hayret etmiştim; nihayetinde okuma yazması yoktu. ruhlar, uhrevi meseleler üzerine çok hikayesi vardı anlatıp anlatıp bitiremediği. inançlı olması bu yönünü güçlü kılıyordu. onu çok sevmeme rağmen hiç inanmadım ruhlara, öte dünyaya. görmediğime, duymadığıma inanmak aklıma yatmıyordu. fakat babaannemin o romantik ve umutlu sözündeki ruhları uzun bir müddet düşündüm, anlamaya çalıştım. sonunda aşıkların birbirlerine gösterdikleri içlerinin adı oluyordu benim için ruh, ruhlar.

    üzerine toprak atılmış ölü bir bedenin toprağında açan çiçeğe konan bir kelebekti o. her konuşunda öptü çiçeği, çiçek toprağa verdi kelebekten aldığını, toprak ölü bedenin üzerinden yavaş yavaş çekilerek teslim etti aldığı emaneti. her gün gelen kelebek, her geldiğinde öperek uyandırdı ölüyü ve her öpücüğünde ruhunu kattı yavaş yavaş dirilen bedene. baharın haberciliğini bırakmıştı kelebek ve tek derdi; hülyasına kapıldığı bir bedeni uyandırmaktı.

    esaretin karanlığında ilk gecemi yaşıyorum, aramızda demir parmaklıklar var, aramızda dağlar, tepeler. birbirimizi görüyoruz, yan yanayız hatta. fakat demir parmaklıklar var yoğunlukla ve kim gardiyan, kim mahkûm belli değil. görebiliyoruz birbirimizi diye çok da dert değil. o soğuk duvarların ortasında sarılmak sana, tek derdim belki derdimiz, tek arzum belki de arzumuz. bir an sonra bir zaman bilmemek ne kötü. ruhum olsa acı çekerdi ama içim sıra vermezdi zaten. içimin acısı, ah. çocukluğum acıyı öğrenerek geçti. bu durumdan şikâyetçi değilim, bilakis mutluyum. mutluluğum acı çektiğimden ya da acı çekmemden ötürü değil, bu durumun bilincinde olduğum için mutluyum; anlıyorum, görüyorum, biliyorum.

    içimin, hadi babaannemin gönlü olsun; ruhumun dayanılmaz ağrılarında gördüm onu. gördüğüm an, insan değil de başka bir şey görüyormuşum gibi hissetmiş, bütün vücudum kaskatı kesilmişti. önümden geçip giden turuncu hırkalı kadın, güneşin sıcaklığı gibi bedenimi eritmiş ve ışığıyla karartmıştı gözlerimi. olduğum yerde kala kalmıştım. o günden sonra kendime bir türlü gelememiş ve geleceğimden de ümidim yoktu. çalıştığım yerin üç beş adım ilerisinde kendi ürettikleri kuru kahveleri satan ve aynı zamanda türk kahvesi servis eden dükkânda bir fincan kahve içmeye gitmiştim. sıkıntıdan çatlayacak gibiydim. bir gün önce yaşadığım tartışma, iş yerindeki aksilikler, hayattan bir nebze olsun keyif alamayışım, sıkıntılar, sıkıntılar; mutlak surette varoluş sancıları. bin bir düşünce içinde kahvemi hızlıca içip çıktım. kapının önünde bir müddet durup ne yapacağımı düşündüm. hiçbir şey yapmak istemiyordum. ne yazmak istiyordum, ne de çalışmak. deniz kenarında oturup temiz hava almak ve denizi seyretmek iyi fikir diyerek sahile doğru gitmeye karar verdim. çıktığım kahve dükkânın tam karşısında duran mağazadan çıkarken gördüm onu. o an dünyanın durduğunu çok iyi hatırlıyor ve bu duruma her şeyden çok inanıyorum. birilerine “dünya durdu, hiç kimse hareket etmiyordu, sadece o önümden geçip gidiyordu tüm yakıcılığıyla” desem, benimle dalga geçerler herhalde. ama durum tam da dediğim gibiydi: dünya durmuştu.

    o, içime nefes diye giren bir beyaz buluttu.
16 entry daha