şükela:  tümü | bugün
9 entry daha
  • son bir yıldır falan sinemayla daha çok ilgilenmeye çalışıyorum. yok, öyle sinemayla ilgili bir şey yapmak için değil. anlamaya çalışıyorum diyelim. izlenecek filmler listesi yapıyorum, günlük tutuyorum. burayı açıp bakıyorum, sevdiğim filmlerle ilgili kim ne yazmış, belki ben de bir şeyler karalarım diye. namussuzlar öyle güzel yazıyorlar, öyle güzel okuyorlar ki bazı filmleri, hemen kaçıyor hevesim.
    teströl es lelekröl de yaptığım listelerin içindeydi. evde de yalnızdım dün, perdeleri çektim, salonu kararttım, ildiko enyedi teyzenin 18 yıl aradan sonra çektiği bu güzel filmi seyrettim.
    filmlerdeki teknik yetersizlikleri, eksikleri yakalayacak kadar bilgili değilim henüz. onları işinin ehline bırakıyorum. hikayenin kendisine odaklanıyorum şimdilik.

    --- ufak tefek spoiler ---

    maria ve endre. biri bedenen diğeri aklen ya da ruhen, eksik demeye de dilim varmıyor ama, tam olmayan, bozuk karakterler. endre felçli bir kola sahip: dalında çürümüş bir meyve gibi taşıyor kolunu bedeninde. maria da bir tür otizmden muzdarip. ilişki kurmayı, insan içine çıkmayı bir türlü öğrenememiş. bir bakıma büyümüş, ama olgunlaşamamış, çocuk kalmış. (hala çocuk psikoterapistine gidiyor). o da bu haliyle dışarıdan bakınca diğerlerine benzeyen, ama içine bakınca henüz olmadığı anlaşılan, kabak çıkmış bir karpuza benziyor. bu iki eksik karakterin filmin sonunda birbirlerini tamamlayacaklarını anlıyoruz daha en başından.
    maria'nın bu çekingenliğini, büyükler dünyasına adım atmakta, ortalıkta olmakta yaşadığı tedirginliği ildiko enyedi ne güzel anlatmış. parmak uçlarını bile saklıyor güneşten, gölgeye kaçıyor. gölgenin serinliği, tenhalığı ona bir tür güven hissi veriyor olmalı. sonra maria'yı akşam evinde görüyoruz. yalnız başına yemeğini yemiş, bir bardak çay yapmış. fincanı alıp masaya oturuyor. masanın üstü, iyice kenara itilmiş, duvara dayanmış tuzluk ve karabiberlik dışında bomboş. fincanı da masanın ortasına değil, kenarına koyuyor maria. ortada olmak güvenli değil onun için. hep kenara köşeye saklanmalı.
    sonra alıyor tuzluğu karabiberliği, o günün kaba bir simülasyonunu oluşturuyor: bu tuzluk sen ol endre, bu karabiberlik de benmişim. filmin devamında benzer bir sahne daha var. bu sefer sahneyi kilerden bulup getirdiği eski oyuncaklarıyla kuruyor. erkek oyuncağın bir kolunu sökmeyi de unutmamış akıllım. ama işte, oyuncak paradoksu diyebileceğim bir şey var. gerçek hakkında fikir sahibi olmak için oyuncaklarla oynuyoruz ama aslında hiçbir işe yaramıyorlar. elimizdeki oyuncak, her neyi temsil ediyorsa, aslına neredeyse hiç benzemiyor. oyuncağına bakarak nesnenin aslına dair bir fikir edinmeye çalışmak çoçuğu büyüklerin dünyasına yaklaştır mı? öyle olsa bile sonu hüsran olmaz mı? neyse, bunu uzatmayalım.
    maria'nın çocukluğu ilgimi çekiyor yine de. adam phillips, çocukların dili, sözcükleri nasıl kullanacaklarını henüz bilmediklerini söylüyordu bir kitabında. çocukların yanında ebeveynlerin tedirgin olmalarının nedeni de bu. beni utandıracak bir şey söyleyecek mi? ve söylüyor maria. işyerinin yemekhanesinde endre'nin yanına gelip, yanında başka biri var mı, yok mu diye bakmadan çok yakışıklı olduğunu söylüyor ona.
    yine de büyümek, çocukluktan geç de olsa çıkmak için elinden geleni yapıyor maria. müzik dinlemeyi sevmeye çalışıyor, kendine telefon alıyor, yaşlı temizlikçinin söylediği gibi dik, kırıtarak yürümeye bile çalışıyor. ama büyümenin öyle istenecek bir tarafı yok pek. cioran, tam hatırlamıyorum ama mealen şöyle bir şey söylüyordu. çocuklar eğer ergenlikten çıktıkları zamanki kadar bilinçli olsalardı, küçük yaşlarda daha çok intihar vakasına rastlanırdı. ve maria bu bilince, bu hüsrana, büyümenin aslında pek istenecek bir şey olmadığı bilgisine varıyor ve o kan bileğinden nasıl fışkırıyor öyle küvetin içinde. ama işte aşk diye bir şey var ve seni daha da aptallaştırıyor, umut veriyor. telefon çalınca fırlıyor küvetten maria, endre'nin sesini duyunca tamam diyor, geliyorum. bant, poşet, eline geçerse sarıyor yarasını, koşuyor endre'nin yanına.
    ve başta da söylediğimiz gibi tamamlıyorlar birbirlerini. seviştikten sonra, endre'nin yatağın yanına sarkan sakat kolunu tutup kaldırıyor maria, yatağın üstüne koyuyor. sen bana yangın ol efendim, ben sana rüzgar.
    bakıyorum da bir tek maria'dan bahsetmişim. oysa üstüne konuşmaya değecek başka pek çok şey daha var filmde. belki sonra editler, bir şeyler daha yazarım.
26 entry daha