şükela:  tümü | bugün
5 entry daha
  • ceylan

    o iri gözlerini ne zaman görsem kendimden geçecek gibi oluyordum. nefesimin hızlanması, gözlerimin ara ara karanlığa dalması, bacaklarımdaki anlık his kaybı gibi insani belirtiler aşk belirtilerinin birebir, ilk elden habercisiydi. oysa haberciye, ulağa gerek duymuyordum; o gözlerin içine çoktan beridir düştüğümü, fena halde aşık olduğumu çok iyi biliyordum. bilmekle her şey yoluna girse keşke ama yetmiyordu kendimi bilmek işte. yüzünün enteresan, tarif edemeyeceğim bir şekli vardı; oval değil, uzun değil, kısa-basık değil, büyük-küçük değil, bilinmez bir şekildi. bir tek çenesi vardı belki de tarif edebileceğim; minik bir serçe boynu. yanakları, dudakları-ah o dudakları-, burnu, geniş alnı, adeta çifte kavrulmuş göz kapakları, kulakları-ki şahane-, ay gibi yüzünü anlatıyordu da ben ne anlıyor ne de anlatabiliyordum; şu anda yapamadığım gibi. aşktan olsa gerek diye kendimi avutsam da, aşktan da öte duyduğum sevgiyi anlayınca, ona karşı olan düşüncelerim bambaşka bir yöne evriliyordu. o benim için neşe ve hüzün ile yoğrulup kutsal bir kasede sunulmuş antik bir heykel gibiydi; gibisi fazla, tam anlamıyla antik bir heykel. zamanın gerisinde gizli saklı kalmış, üstündeki tozlar zaman içinde çamura ve toprağa dönüşmüş bu heykeli görmüş olmam, hayattaki yerimin anlamıydı sanki, öyle olmalıydı. kendimi usta bir heykeltraş gibi görüyor, görmekle kalmayıp derinden hissediyor ve bir an önce o üstündeki çamuru, toprağı en titiz ve hassas bir şekilde temizlemek istiyordum. sonra her şey olması gerektiği gibi olacaktı; ay ile, güneş ile ve hatta kainat ile kıyaslanamaz nadide bir şaheser dünyanın en büyük müzesindeki yerini alacaktı. böyle görüp, böyle düşünmek de yetmiyordu elbet onunla bir çift cümle konuşmama. ne zaman görsem o iri gözlerini kendimden geçecek gibi oluyordum ve ne sanat, ne tarih yerinde duruyordu; heykeltraş rolü bedenimden kaçıp yok oluyor, geriye susuz ve çaresiz bir kuru beden kalıyordu. o susuzluk ve çelimsizlikle herhangi bir kelimeyi ağzımdan çıkarıp ona söyleyebilmek, seslenebilmek benim için kaf dağının ardındaki anka kuşunu bulup getirmek demekti. gözlerine bakmayı bıraksam ayaklarının sesi kulaklarıma mihmandar olmaktan geri durmuyordu. suda yürümekti onunkisi; o ses suyun sesinden başka bir şey değildi. aşk ne de güzel gösteriyor her şeyi. gel gör ki aşkın böyle bir şey olduğuna inanmıyordum, inanmadım, inanmıyorum. böyle bir şey olsaydı bu menem duygu, tarih de, dünya da bambaşka olurdu. yüzünün bittiği yerde başlayan ayak sesleriyle o endamı, boyu, posu beliriyordu ki işte o zaman zıvanadan çıkmış bir ok gibi lalettayin sağa sola savruluyordum. onu görmek, ona bakmak susuzluğuma su, kuruluğuma can oluyordu. onu ne zaman görsem, kocaman gözlü bir ceylan kucağıma koşuyordu.
11 entry daha