şükela:  tümü | bugün
7 entry daha
  • ağır

    kaç kilometre yürüdüğümü bilmez halde elimde iki kilo mandalinayla sokaklara, caddelere çıkan ara yollara, bilmediğim mahallelere girip çıktım. çok eski bir sokağın iki eski evi arasındaki boşluktan geçerken karşı sokağa bir an durdum, bıraktım elimdeki mandalina poşetini yere, çöküp oturdum küf kokulu durmuş zamanın orta yerine. hep orada kalsam dünya duracakmış, mandalinalar hiç çürümeyecekmiş gibi bir his tepeden tırnağa kaplıyordu yorgun etlerimi. çok eskilerde vardı bu ev araları, çok eskilerde kalmıştı bir dünyadan girip öbür dünyadan çıkmış gibi hisseden çocuk yılları. şimdi tesadüfe bulmuşken bu arayı, bir ara verip hayata oturmak olduğum yere iyi gelecekti, geldi. gelmeyen, gelmeyecek olan geçen zamandı, geçenlerdi; sapanlar, kuşların arkasından koşmalar, ucuna ezilmiş şişe kapaklarının takıldığı oklar, maltepe sigarasının gri dumanı ve kesif lanet kokusu, uçurtmasızlık, içten kıskanç ama gururlu çocukluk, üşümeler, lastik ayakkabılar... havanın soğukluğu, mevsimin yoğunluğu, mandalina kokusu son veriyordu araya ve zaman baş döndürmeye kalmadığı yerden devam ediyordu; durur mu hiç.

    paltoları, battaniye kalınlığı ve ağırlığındaki kışlık giysileri oldum olası sevmedim, sevemedim. soğuktan korunmak için bu kadar çabayı, ağırlığı kaldıramıyordum. soğuktu sonuçta. üşümekten çekinmeyi de anlamıyordum ya, insan ama işte; üşür, üşütür. üstümdeki paltonun (zorla giydirilmiş) ağırlığı, elimdeki iki kilo, kilometrelerce yürümenin ayaklarıma bıraktığı yorgunluk ve sırtımdan akan terin soğukluğu karşısında payıma düşen, ömrüme biçilmiş daha başka ağırlıklar vardı. ağırdı. ağır, ağır kaldırıyordum.

    karanlık çökmek üzereyken yorgunluktan yorulmuş bir halde vardım elimdeki mandalinaların sahibinin yaşadığı evin önüne. en sevdiği meyveymiş, haftada en az iki defa yemese çok sıkılıyormuş bu kış günlerinde, yalnızlığını kokusuna sararmış sobanın üstüne koyduğu mandalina kabuklarının. beyaz saçlarının arasındaki kızıl kınalı başı göründü pencerenin arkasındaki perde aralığından. yavaşça açıp kapıyı uzattı elini yüzüme bakmaya utanırmış gibi. elimdeki poşeti bıraktım uzanan eline ve göremeden yüzünü. elini geri çekip kapattı kapıyı. görseydim yüzünü, iki kelam etseydim, halini hatırını sorsaydım diye iç geçirirken arkadaşımın sözleri geliyordu aklıma: "babaannem biraz tuhaftır, selamsızdır da, ne olur şimdiden kusuruna bakma." torununun iş için iki günlüğüne şehir dışına çıkası gerekince bana kalmıştı mandalina işi. geldiğim yolları gerisin geri yürümenin zorluğunu hiç düşünmeden, üstümdeki ağırlığın yerini hafif hafif ince bir mutluluğa bırakıyordum. yüzüme bakmamıştı bile ama olsun; kokusuna kavuşturmaktı mutluluğum bir insanı.

    hasretin kokusu ağırdır.
9 entry daha