şükela:  tümü | bugün
7 entry daha
  • sokakların düzünde, kendimi hep tecrübeli bir kırık-çıkıkçının randevusuna yetişmeye çalışıyormuş gibi hissediyorum. kaldırımı kapatmalarında bir gelenek, kadim bir düzen olan insanların arasından olabildiğince küçülerek geçtiğimi, hep tuvaletim gelmiş gibi alelacele yürüdüğümü, yüzümü görgüsüzlük olmasın diye pahalı bir eşyayı saklar gibi sakladığımı ve bunu her gün tekrar tekrar yaptığımı cümle mahlukat suratlarında belirgin bir aşağılama ve ince gülümsemeleriyle izliyorlar. belki hayatımın şu son yıllarında ruhumu debisiyle çatlatan nefretin nedeni, beni duvar kenarlarından yuvasına koşturan bir fare haline getiren ve vaktiyle pek sevdiğim sokakları adımlarımın rahatlığına yasaklayan şeydir aynı zamanda.

    önceleri bunu jenerik orta sınıf yalnızlığının yarattığına kaniydim. genel vasatın korkunçluğu karşısında kendini hırsla özgünlüğe adayan orta sınıf mesuplarının vasatıyla pek başka vasatların çarpışmasından kaçıp mizahi bir nihilizme saplanmam, beni bu sefer de kendini alaycı bir izolasyona adamış başka bir vasatın içine gömdü ve hep beraber aynı kronik nefreti duymuşuz gibi olduk bir süre. ah! ne çok nefret ediyorum; toplumun kafasını balkon demirinden geçirmeye çalışan bir çocuğunki gibi sanallığa sıkışan yüzünden ve sonra bilhassa suratını görmek ve dalga geçmek için aynı demiri zorlayan kendimden. elbette üstlerinde psikoloji deneyi yapılan maymunlar gibi aynı kapıya tekrar tekrar çıkacağız beraber; elimizin altında tam olarak kavrayamadığımız bir takım tuşlarla yok yere dövülen maymunlar olacağız. çünkü biliyorum, insanlığın insalık tanımı dışında kalan yerlerinde de ortağız ve hatta insanlığın devlet-i alliyeninkiler gibi eskiyen devasa tahrir defterlerini kirletmemek için beraber saklıyoruz bir çoğunu. şimdi utangaç ikinci sınıf bir köşe yazarı gibi konuyu sürekli dağıtıyor olmamdan ve bunun ne kadar kötü bir alışkanlık olduğundan bahsetmeliyim, ama bahsetmeyeceğim. bu küçük çaba beni o kulvardan kurtaramayacak biliyorum ama benim reflekslerim de her orta sınıf mensubu gibi sırf kendimi ayırabilmek için içimde yaşattığım korkunç bir ortalama insan kalıbının içimden yavşak yavşak sırıtışına binaen çalışıyor. velhasıl her sokağa çıkışımda içimde bir diğerine tatsız ve salyalı bir yüzle ısrarla havlayan köpekler gibi ruhumu çekiştirip duran nefret, bu rekürsif yalnızlıktan kaynaklanmıyor.

    çünkü, asıl gözden kaçırdığım şey, bu nefretin asıl nesnesini bilmiyor oluşum. iki artı bir mahzenimden dışarıya güneşle gözlerimi kanatarak çıkışımdan itibaren yüzüme lanetli kronik bir rüzgar gibi vuran pislik ve arkamdan sarhoş bir dilenci gibi sokulan acziyet duygusu, beni, hastalıklı bir tanrının yeniglisinin hemen ardından yerküre üzerine defalarca vurulmasıyla dağılan parçaları gibi gözüken insanlardan nefret ettiğime ivedilikle inandırmıştı. bu klişenin üstünde bir çocuk oyunu gibi sol ayağımla bangır bangır tepinmedim, bunu tanımak denen garip eylemin içine ironik bir biçimde yerleştirmedim ve hatta galiba pek az samimilik barındıran ortamlarda çoğunlukla tam tersini iddia ettiğimi söyleyebilirim. fakat bunu iddia ederken kendimi bir kilise beslemesi gibi fırlattığım sokakta, kaldırıma kabaran bir hamur gibi yayılan, uzun kalitesiz erkek çorabı renkleri ile bezenmiş platoların içine sabitlenmiş çiçek desenli garip yumurtalardan bulabildiğim boşluklarda iç kanamam varmışçasına koşturduğumu, pek iyi bilirim. maratonuma, sürekli dayak yemiş gibi duran güneş gözlüklü kadınların anlamsız özgüvenleriyle hınçlarını sanki benden çıkarıyormuş gibi gidecek yer bırakmadan üstüme gelmeleriyle devam edip, yürüdüğü yolun üstüne bir köpek gibi işemeye çalışan testosteron deryası çirkin mahlukatın arasında slalom yaparak devam ettiğimi de belirtmem gerekir. işte tüm bunların içinde, para kazanmak için talebesine görgü kurallarını öğretmeye çalışan pahalı bir mürebbiye gibi sürekli nezaket göstererek, yolda en az alanı kaplayarak, olabildiğince sağıma yanaşarak yürümeye çalışıyorum. pek tabi tüm bu çabanın boş olduğunu, karşımdakinin beni korktuğu için hakkından feragat eden bir böcek olduğumu düşündüğünü anlayabiliyorum. ve elbette çok iyi anlayabiliyorum bir yanımın çılgıncasına isalık yapmaya çalıştığıma inanmak istediğini, ama belki de katıksız bir korkağım ben, yoksa bunca insanın hiyerarşinin yokluğundan delirmiş köpekler gibi herkesi ısırmak istediği ortamda bu sınırsız nezaketin ne anlamı olabilir? tüm bunların içinde olabilir de kafamı kaldırıp birinin yüzüne bakabilirsem eğer gözlerimde ruhumun içine kırmızı bir ilkokul sırasına uçlu kalemle işlenmiş gibi çocukluğumdan kalma garip sloganlar, kendime olan koyu nefretim ve istisnai bir ruh hastasından çekilmiş iki dizeyi görebilirler diye çok daha fazla korkuyorum.

    “kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok
    altıkırkbeşte vapur ve sancı geç saatlerde”