şükela:  tümü | bugün
37 entry daha
  • 8 aralık 2004 gecesi, liverpool kendi evinde 1-1'de, olympiakos önünde... dakikalar 80'lere geliyor, iki fark gerek ama.. mecidiyeköy'de bir evde internet, tv veya telefon gibi iletişim araçlarının sağlayabileceği bilgiden kaçınılmış, star'ın banttan yayınını canlıymış gibi izlemek için.. son on dakikada bir tarih yazıyor liverpool, kop tribününün önüne iki gol bırakıp son 16'ya kalıyor.. o dönemde bir de şampiyonlar ligi telaşı var, final için kısıtlı zamanda bilet almak lazım, çok para ama verilen parayı önemsiz kılabilecek bir ihtimal var ortada.. 16'da 2'den bile daha küçük görülen bir ihtimal hem de..

    yine de göz karartılıyor, "olm o müziği canlı duyucaz, bizim önümüzde kupa verilecek, hayatta bi kez olur bu" gazlarının da payıyla "tabi lan, taraflı bakmayalım" denerek bilet alınıyor..

    bayer leverkusen geliyor önce anfield'a, ilk yarıda bitiyor işleri aslında da, jerzy dudek'in son dakika yumurtlamasıyla biraz bulanıyor kafalar, 2-0'ın 3-1'den daha iyi olduğu fikri geliyor dillere orda burda, ama bizim "keşke"miz yok. ikinci maçta da ilki gibi erken goller 3-1'lik skorla çeyrek final kuraları beklenmeye başlanıyor. o cuma gelen haberler ise çok parlak değil. psv, lyon ve inter takımları milan'ın karşısına düşerken; liverpool her biri ayrı bir şampiyonluk adayı bayern münih, juventus ve chelsea'li daha zor patikaya denk geliyor.

    juventus karşısına çıkıldığında pek az kimse italyanlar karşısında şans veriyor bizim kırmızılara. gelip "juve yener olm" diyenlere bir şey denemiyor, içimizde çok fazla ummamaya, sonra hayalkırıklığına uğramamaya şartlanmışız, ya da kendimizi kandırıyoruz aslında; liverpool'un önce juve'yi sonra da diğerlerini geçip finale kalması aslında şu koca yılda en çok isteyeceğimiz şey, en büyük umudumuz. yine de parmaklar çatılıyor her düşünüldüğünde, diller ısırılıyor her konuşulmak istendiğinde. hayatımın en büyük sırrı bu, büyüyü bozacağım korkusuyla haykıramıyorum.. gelgelelim anfield'a çıkılıyor, fırtına gibi bir ilk yarı daha. king luis geçtiğimiz günlerde liverpool tarihinin en güzel avrupa golü seçilen vuruşuyla değişik bir şeyler olacağını fısıldıyor aslında. ikinci yarıda genç carson talihsiz bir gol yiyor (ilk yarıda inanılmaz da bir kurtarışı var halbuki), 1-0'ın 2-1'den daha iyi olduğu fikri geliyor dillere orda burda, ama bizim "keşke"miz yok. zaten millet yeterince şaşkın oynanan oyundan sonra. orada şaşkın olanlara bir açıklama yapma gereği duyuyorum, "bakın abilerim, liverpool rakibinden daha zayıf bir kadroya sahip olabilir, formsuz olabilir, eksikli olabilir... ama anfield'a çıkıldığında, dünyanın en büyük takımı hep liverpool'dur..." ikinci maç başlamadan önce italyanların takımından birisi (nedved olabilir, kusura bakmayın hatırlamıyorum) "bu turu geçen finale gider" diyor, biz "hadi o zaman" diyoruz. gerrard'sız ama 4 aydan sonra xabi alonso'lu, kanser eden bir maçtan sonra italyanlara karşı italyan gibi oynayıp cannavaro'yu bile ağlatan bir maç çıkarıyoruz.

    rakip chelsea oluyor. bilmem kaç yüz milyon pound'luk chelsea. karşısına kim çıkarsa yensin de şampiyonlar ligi finali'ni oynasın diye kurulmuş chelsea (yoksa zaten ligde rahat rahat şampiyon olduğunu sezon boyunca gördük). ilk maç stamford bridge'de, iyi kapanıyoruz, onlar da biz de birer kere önemli pozisyonlar yakalıyoruz. onlarınkinde başrol lampard'ın, bizimkinde (baros'un kafasında, normal şartlarda kalecinin uzanamayacağı köşe olarak tabir edilen noktaya) cech'in. golsüz bitiyor maç, misal bir 1-1'in 0-0'dan daha iyi olabileceği fikri geliyor dillere orda burda, ama bizim "keşke"miz yok artık. gol yediğimiz anda iki tane atmak zorundayız artık ama rafa yüreklere su serpiyor, leverkusen maçından beri yaptığı gibi: "eğer en başında bana gelip 'tek maç, anfield'da oynuyorsun, kazan, finale çık' deselerdi tabii ki kabul ederdim." 6 gün boyunca saat sayılıyor buralarda, "salı'ya kaç gün var" kendi içimin en popüler cümlesi. eksiğimiz bu sefer xabi ama onsuz çok oynadık bu sene, bir kez daha oynarız. hem büyük tecrübe didi çıkıp oynayacak.

    bu sene anfield'da oynadığımız 5 şampiyonlar ligi maçında 4 galibiyetimiz olduğu, hep erken gol bulduğumuz, deplasmanda yenilmemekle olayı kolayladığımızı kendimize telkin edip rahatlamaya çalışıyoruz. chelsea'liler ligde buldukları 31 puanlık farkın -ki aradaki hafta sonunda 33'e çıktı- dalgasını geçmeyi bırakmışlar karşılarında buldukları dirençle. bu sene üç defa yenmişler bizi, dördüncüsünde yenilmediğimiz için iyi hissediyoruz. belki de bu sezon stamford bridge'de gol yememeyi başaran ilk takım olarak güvenliyiz bir yerde. ayrıca geçen sene arsenal'e ligde hep geçilip, şampiyonlar ligi'nde çelme takan takım olunabileceğini chelsea göstermiş bize, biz de "neden olmasın?" diyoruz.

    kendimizi böyle rahatlatmaya çalışıyoruz çünkü onlar büyük olan, daha kuvvetli, daha formda... biz de öyle fakir fukara değiliz ama yaptığımız dört büyük transferin ikisini şampiyonlar ligi'nde oynatamama, ikisini de sakatlıklara kurban verme sonrasında pek mütevazı olduğunu biliyoruz. en çok rafamız'a güveniyoruz ama, bir de anfield'ımıza, bir de terinin son damlasına kadar koşacağını bildiğimiz çocuklara..

    öyle de oluyor. ilk dakikalarda gelen gol, ondan sonra "ya yersek" stresi yerine chelsea'nin yüzünden okunan "ya atamazsak" duygusu hakim. dakikalar geçiyor, birkaç kez bizim kaleyi ciddi zorluyor chelsea, olmuyor. arada bir dudek, çoklukla hayatlarının en büyük maçına çıktıklarının bilincindeki carra, finnan ve djimi'de eriyor ataklar. stevie takımın abisi, luis garcia ise bilekleri belli ki. zaman geçiyor, son dakikaları "sen 6 dakika verirsen biz de böyle oynarız" diyerek geçiriyoruz. takımın dennis rodman'ı cisse'yi de büyük keyifle izliyoruz, terry'ye tokat attırmasını bile, ki maç boyunca terry'nin bizden kaç oyuncuyu tokatladığını sayamıyoruz. 95. dakikada her destansı maçın olmazsa olmazı "allah yüzümüze baktı" pozisyonu geliyor. gudjohnsen hayatının en kötü anını yaşıyor belki o golü atamadığı için ama aslında üzülmesine gerek yok. 95. dakikada liverpool'u eleyecek golü kop'un önündeki kaleye atacak yürek yaşayan pek fazla futbolcuda yok. düdük çalıyor, 10 kırmızı ve 1 yeşil yumruk havada, kenara bakıyorum, takım elbiseli bir yumruk havada, tribünde 42 bin kırmızı yumruk havada..

    mecidiyeköy'de de kalkacak bir yumruk, ama bakıyorum delikanlıya, ağlamamak için eliyle ağzını kapatmış. sıradan hayatının en üst noktası bu, biricik takımı kupa maçını oynamak için istanbul'a gelecek, gözlerinin önüne. aylarca beklediği an gelmiş çarpmış. bir yandan "bekliyordum, işte beklediğim buydu" demek istiyor, bir yandan "yetmedi ki, ben liverpool'da olmak istiyorum, sabaha kadar bira içip şarkı söylemek istiyorum" fikirleri var kafasında. milyonlarca kelime var ama burada olanları tarif etmek için birkaç tanesini seçebilecek yeterlikte ve sakin kafada değil genç. sadece aylardır bu an için planladığı birkaç dizeyi ekleyebiliyor:

    "looks like we made it,
    look how far we've come my baby
    we mighta took the long way
    we knew we'd get there someday"

    evet, we beat the odds together!
20 entry daha