şükela:  tümü | bugün
31 entry daha
  • bir zamanlar filminin çekileceğini duyup; araştırıp, okuyup, üzerine aşağıdakileri yazdığım destan:

    ''insanlık tarihini anlatan ilk bilgi tevrat’da verilmişti. dicle ve fırat nehirleri arasındaki mezopotamya denilen topraklarda yapılan kazılar sonrası tevrat’dan önce sümer’lerin akatça olarak, tabletlere yazılmış bilgilerine ulaşıldı. bu bilgilerin bir kısmında uruk şehri yöneticisi gılgamış, büyük tufan ve ölümsüzlük ile ilgili kayıtlar bulunuyordu.

    birçok tabletin eksik olmasına rağmen 11 tablet çözüldü ve bu bilgiler gılgamış destanı olarak insanlığa sunuldu. kaynak araştırması yaparsanız bu konu ile ilgili birçok bilgiye siz de ulaşabilirsiniz. daha sonra bu tabletler, irak’daki müzede korumaya alındı.

    tüm dünyanın gözü önünde ikiz kulelerin yok olmasından sonra başlayan, sözde ‘’tüm dünya teröre karşı savaşalım; ilk istikamet irak ‘’ savaşı sırasında tüm müze ve tabletler ‘’korumaya alındı’’ bugün bu tabletlerin ve diğer orijinal bilgilerin ne olduğunu doğrusu ben çok merak ediyorum, sevgili dostlar!

    destanda; tanrılardan söz edilir ve adları verilir. bugün dünyada birçok insan tek bir mutlak güç olan tanrı-allah-god-dieu’e inanırken; bu söz edilen tanrıların, dünya gezegeni dışındaki diğer gezegen-yıldız takımı-galaksilerde görevli olarak dünya gezegeni için çalışan varlıklar olma olasılığı çok yüksek.

    bugün bunu kanıtlamak çok zor olsa da tüm dünyada binlerce yıl önce yaratılmış; üstün yöntemler ile inşa edilmiş ve hala ayakta kalan yapılara bakmak gerek. bu insanlar bu knowhow’ı kim ya da kimlerden almışlardır?

    neyse arkadaşlar biz tabletler üzerindeki bilgilere gelelim. yorumu sizlere bırakalım.

    birinci tablet
    yeraltındaki su kaynağını gören, dünyada her şeyi bilen, tüm bilgelikleri torunlarına bırakan, gizleri görüp perdeleri yırtan bir adam, tufandan önce olanın haberini getirdi. uzun yoldan gelip yorgun düştü; ama gücünü yitirmedi. bütün çektiklerini bir anıt taşına kazıdı.
    uruk'un dört bir yanına duvar çektirdi.

    iştar’ın oturduğu kutsal e-anna'nın tapınağının duvarına bak! onun köşe burçlarını da gözden geçir! onun eşini hiç kimse yapamaz. sonradan gelen hiçbir kral onun eşini yapmadı. uruk duvarının üstüne çık! ileri yürü! temeli gözden geçir! tuğla duvarı incele. acaba bunun tuğlaları pişmiş değil midir? temeli yedi bilge kurmamış mıdır?

    ulu tanrı; gılgamış'ı en yetkin biçime soktu. annesi ninsun oldu. sevgiyi şamaş gösterdi. aklını, düşüncesini anu, enlil ve ea genişlettiler.

    büyük tanrılar gılgamış'ı şu ölçüde yarattılar: boyunun uzunluğu on bir endaze, göğsünün genişliği dokuz karış. sakalı yanaklarından aşağı uzamıştı. güzel bıyıkları vardı. başındaki saçlar gürdü. bedeni her bakımdan ölçülüydü. onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardı. gövdesi pek iriydi.

    bütün ülkeleri dolaştıktan sonra uruk kentine vardı. uruk caddelerinde kurumundan kafasını dik tutuyordu. insanlara dirlik vermemek için eli durmazdı. dirliksizliği yüzünden uruk halkı gittikçe eksildi. gılgamış'ın savaşçılarının kızları, erlerin karıları, bundan ötürü tanrıların huzurunda ağlayıp sızlandılar. bunların ağlayıp sızlanmalarını tanrılar dinlediler.

    gökyüzünün tanrıları da, uruk kentinin baştanrısı anu'ya başvurarak şöyle dediler: "ey aruru, sen büyük anu'yu yarattın. şimdi onun rakibini yarat!
    o istediği denli gılgamış'a karşı dursun. bu iki yiğitin birbirlerine karşı güçlerini ölçmelerinden uruk şehri soluk alsın!"

    tanrıça aruru bunu duyar duymaz gök tanrısının rakibini kalbinde yarattı. aruru ellerini yıkadı; bir parça çamur koparıp yazıya attı. ve yazıda yiğit engidu'yu yarattı. çamurdan yaratılan engidu, demir gibi sertti .
    bütün gövdesi kıllarla kapkara olmuştu. kadın gibi uzun saçları vardı. o, insan ve kent yüzü görmemişti. üzerinde, yazının hayvanları gibi bir giysi vardı.

    onu gören ilk insan olan avcının korkudan titremeye tutuldu; sesi soluğu kesildi, içini sıkıntı bastı. endigu’nun gelişini haber vermek için uruk’a gılgamış’a gitti. gılgamış; avcıya endigu için bir kadın götürmesini söyledi. avcı ve kadın endigu’yu bekledi. endigu geldi. kadın ile beraber oldu. kadın ona: "engidu sen bilgesin, sen bir tanrı gibisin! neden bu kalabalıkla kırda dolaşıyorsun? gel, seni uruk'a, anu'nun, iştar'ın evi olan görkemli tapınağa götüreyim. gılgamış'ın olduğu yere, gücü tam olan adamın, insanlara zorbalık edenin yanına."

    ikinci tablet

    engidu kadının sözlerini dinledi. kadın onu ikna etti ve bir insan gibi giyinmesini, yemesini, içmesini, davranmasını öğretti. endigu hızlı öğrendi ve insana benzedi. uruk'a girince halk çevresine toplandı. halk endigu’nun gövde olarak daha ufak olmasına rağmen gılgamış’a çok benzetti.

    ve sonunda karşılaştılar. gılgamış, üstüne yürüdü. kentin alanında birbirleriyle karşılaştılar. engidu kapıyı ayağıyla kapayıp gılgamış'ı içeri bırakmadı. kapının direklerini paramparça ettiler. duvar yerinden sarsıldı! gılgamış diz üstü yere düşünce, öfkesi indi. birbirini öptüler ve arkadaş oldular.

    gıgamış, endigu’yu, annesi ninsun’a götürdü. ‘’ engidu'nun babası
    ve anası yoktur. onun dağınık saçları hiç kesilmemiştir. o, kırda
    doğduğundan kimse onu eğitmemiştir."engidu orada durdu ve onun söylediklerini dinledi. gözleri yaşla doldu.

    gilgamiş: ejder yapılı humbaba ormanda oturuyor. sen ve ben onu öldürüp şu belâyı ülkeden kaldıralım. kendimize katran ağaçları devirelim.
    endigu: dostum, ben dağlarda deneyimliyim; yabanıl hayvanlarla oralarda
    dolaştım. humbaba'nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse ona karşı dayanamaz. enlil onu, katranları korusun diye insanların başına belâ kılmıştır.

    gılgamış, onun sözünü dinlemedi. zaferle dönüp, halkının saygısını kazanmak, adını tarihe yazdırıp, egosunu tatmin etmek istedi. uruk yaşlıları onu uyardı. o yine dinlemedi. endigu’nun yoldaşlığı ile bu zaferi kazanacağına emindi.

    üçüncü tablet

    yaşlılar gılgamış'a çok saygı gösterdiler, yol hakkında ona öğüt
    verdiler.

    gilgamiş: size söylediklerimi, benimle gidecek olan engidu'yla birlikte
    yapacağım. öğütlerinizi sevinerek gönülden dinledim.

    gılgamış'la engidu, büyük kraliçe ninsun'un huzuruna çıktılar.

    gilgamiş: ninsun ben güçlendim. bilmediğim bir savaşa atılıyorum,
    bilmediğim bir yola çıkıyorum. benim gidip geri dönmem, katran
    ormanına varmam, ejder humbaba'yı öldürmem, şamaş'ın nefret ettiği o
    belâyı ülkeden temizlemem için gereken zamanı, benim hesabıma
    şamaş'tan dile.

    ninsun: endigu, şimdi seni oğulluğa kabul ettim.
    uruk yaşlilari: engidu, arkadaşını kolla, yoldaşını koru. hepimiz kralı sana teslim ediyoruz, sen de yurda dönerek kralı bize teslim et."

    dördüncü tablet

    gılgamış'la engidu orman kapısına geldiler. humbaba'nın diktiği kocaman kapıyı bir bekçi koruyordu. omanın kapısında duran bekçiyi yakalamak için, ileri atıldı. bekçi, humbaba'yı çağırdı.
    gilgamiş endigu’ya: ölümü unut, korkma! kendisini koruyan adam, arkadaşını da sağ tutsun! insanlar ölünce kendilerine ad yaparlar!
    ikisi birden yeşil ormana vardılar. konuşmaları kesildi, sessiz durdular

    beşinci tablet

    ormana gözlerini dikip baktılar. katranların yüksekliğine şaştılar.
    ormana girilen yola şaştılar. humbaba'nın geçtiği yerde bir ayak izi vardı. yollar iyi bir durumdaydı. büyük yol güzel yapılmıştı. katran ağacı dağını ve tanrıların oturduğu irnina'nın yüksek tapınağını gördüler.
    bu dağın önünde bir katran ağacı vardı.çalılar birbirine girmişti. büyük ormanın ağaçları da birbirine girmişti. iki yiğit humbaba'yı beklediler, ama o gelmedi...
    engidu baltayı eline aldı ve katranları devirdi; humbaba gürültüyü duyunca öfkelendi. göksel şamaş, gılgamış'ın yalvarmasını dinledi ve humbaba'nın önüne büyük fırtınalar çıkardı. humbaba savaştan vazgeçti. gılgamış, humbaba'nın kesilen başını sırığa dikti.

    altinci tablet

    zafer sonrası gılgamış ile iştar arasında geçen konuşma sonrasında. iştar gılgamış’ı onunla evlenmeye ikna edemedi ve gılgamış onu aşağıladı.
    iştar, babası anu'nun huzuruna gitti ve gılgamış’ı şikayet etti. "babam, gılgamış'ı öldürmesi için bana gökyüzünün boğasını ver! fakat sen gökyüzünün boğasını bana vermezsen, o zaman ben, cehennemin kapılarını kırar, direklerini fırlatır, kapıları ardına dek açarım. yaşayanları yemeleri için ölüleri kaldırırım. dirileri yesinler diye. o zaman dünyada ölüler dirilerden çok olur!"
    anu, iştar’a: kızım, benden istediğini yaparsam, yedi kavuz yılları olur.

    iştar: baba, insanların yedi kavuz yıllarında doymaları için buğday
    topladım; hayvanlara ot yetiştirdim.
    anu, onun bu sözünü doyunca, gökyüzünün boğasının zincirini iştar'ın
    eline teslim etti. o, boğayı yere indirmek için alıp aşağı götürdü ve onu uruk ağılına sürdü. gökyüzünün boğası korku salarak aşağı indi. o, birinci solumasında yüz kişi devirdi; iki yüz devirdi; üç yüz kişi...ikinci solumasında yüz daha devirdi. iki yüz daha, üç yüz kişi daha. o, üçüncü solumasıyla engidu'ya saldırdı. engidu, gökyüzünün boğasını tutmak için, kovalayıp sımsıkı kuyruğundan yakaladı. engidu, onu iki eliyle tuttu ve gılgamış, usta bir kasap
    gibi, kılıcını güçlü ve güvenli bir vuruşla onun boğazıyla boynuzlarının ortasına indirdi...
    onlar gökyüzünün boğasını öldürdükten sonra, yüreğini çıkarıp şamaş'ın önüne koydular. şamaş'ın huzurunda saygıyla eğilip geri çekildiler; sonra her iki
    kardeş oturdular. iştar, uruk duvarının üstüne çıkıp öfkeden bağırmaya başladı.
    gılgamış, bütün silâhçı ustalarını çağırdı. boğanın boynuzlarını söktürdü. bunları yağ koyması için, tanrısı lugalbanda'ya armağan etti. bunları içeri götürdü. tanrı sarayının içindeki kutsal yere astı.
    fırat'ta ellerini yıkadıktan sonra el ele verip uruk kentinin sokaklarından geçtiler.
    uruk halkı onları görmek için toplandı. gılgamış, sarayında bir utku şenliği yaptı.

    yedinci tablet

    anu, enlil, ea ve göksel şamaş toplandılar.
    anu: gökyüzünün boğasını öldürdüklerinden, humbaba'yı vurduklarından ve dağın katranını devirdiklerinden içlerinden birisi ölsün!
    enlil: engidu ölsün, ama gılgamış ölmesin.

    şamaş: onlar gökyüzünün boğasını ve humbaba'yı senin sözün üzerine öldürmediler mi? şimdi engidu suçsuz yere mi ölecek?

    enlil: çünkü sen, onların dengiymişsin gibi, her gün aşağıya, yanlarına
    gidiyorsun!"

    gilgamiş: kardeş, sevgili kardeş! neden kardeşimin yerine beni
    suçsuz saydılar?

    endigu, güçsüz düştü ve hastalandı. gılgamış’: "arkadaş, savaşta ölen bir adam gibi ölmüyorum. savaştan korktuğum için şimdi onursuz ölüyorum. arkadaş her kim savaşta ölürse talihlidir; ama ben düşkün bir durumda ölüyorum."

    burada araya girmek istiyorum. gilgamiş’i gören ile dünyaya yollayanlar, daha sonra onu kontrol etmesi için endigu’yu yolladilar. sanirim planlari işlemedi. iki varlik birbirinin gücüne güç katti. ve kontrolden çikti. bu nedenle en güçlü olan endigu’yu ortadan kaldirmak gerekti.

    sekizinci tablet

    gün ağarmaya başlar başlamaz, gılgamış, engidu'ya gençliğini, birlikte yaptıkları işleri, özellikle humbaba'nın ölümünü anımsattı. onu cesaretlendirmek istedi. engidu gözünü kapadı ve öldü. gılgamış'ın engidu'yu yedi gün, yedi gece bekletti.

    dokuzuncu tablet

    gılgamış, arkadaşı engidu için acı gözyaşları döküp kırlara koşarak
    dedi:
    "ben ölmeyecek miyim? ben de engidu gibi ölmeyecek miyim?
    gönlümü üzüntü kapladı. bana ölüm korkusu geldi. şimdi kırlara
    koşuyorum. ubar- tutuş'un oğlu utnapiştim'e gitmek için yol aldım.
    ivedilikle oraya gidiyorum. dağın geçitlerine gece vardım. aslanları
    görüp korkuttum. başımı yukarı kaldırıp ay tanrısı'na yalvardım. bu
    yalvarışım bütün tanrılara yöneldi: korkulu yerde beni sağ bırakın!"

    yalniz kalan gilgamiş, ölümsüzlüğü aramaya başladi. ölümsüzlüğü silah olarak kullanacakti.
    gılgamış bu mâşu dağına geldi. başları gökyüzüne kadar yükselen ve göğüslerine kadar cehenneme batmış bulunan iki akrep insanın, bu dağın kapısını beklediklerini gördü. bunlar öylesine korku vericiydi ki, korkudan yüzlerine bakılmazdı. bunların görünüşü ölümdür.
    akrep adam: neden ötürü bu denli uzun yol yürüyüp buraya benim yanıma kadar geldin?
    gigamiş: utnapiştim için, atam olan utnapiştim'in yolunda! o, tanrıların
    arasına girdi ve tanrıların toplantısında yaşama kavuştu. ondan ölüm ve yaşamı soracağım!
    akrep adam: gılgamış, bunu bilecek insan yoktur! dağların kapuzuna kimseler girmedi. dağların içinde bir boğaz vardır; içi koyu karanlıktır. işık yoktur. güneş doğduğu zaman dağın kapısı açılır, battığı zaman kapı kapanır.
    yürü gılgamış, korkma! sana mâşu dağlarının yolunu açıyorum. dağları ve tepeleri güvenerek aş! ayakların seni sağlıkla yurda götürsün!
    dağın kapısı önünde açılsın!
    gılgamış bunu duyar duymaz, dağın kapısından içeri ayak bastı. koyu karanlığa düştü. işık görünmedi. küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. kapıya yaklaştı. dışarı çıktı. aydınlık bir bahçeye vardı. bahçede, akikten meyveler taşıyan üzüm salkımları dallarda
    asılıdır. lacivert taşı goncalar ve meyvalar ile doluydu.

    onuncu tablet

    sâkiye siduri denizin ıssız bir köşesinde, tahtında oturuyordu. sâkiye için ağaçtan ayaklar yapılmıştı. bu ayaklar üzerine altından yapılmış şıra fıçıları konmuştu. tanrıça bir duvak örtünmüştü. yüzü görünmüyordu.
    gılgamış koşup onun yanına geldi. sâkiye onu görünce, kapıyı dışardan ve içerden sürgüledi. şamaş günlük dönüşü sırasında sâkiye siduri'ye uğradığı zaman gılgamış hakkında bilgi verdi. sakiye, gılgamış’ı yanına aldı.
    sakiye: eğer sen bekçiyi vuran, katran ormanında oturan humbaba'yı öldüren,
    dağların geçidindeki aslanları öldüren, gökyüzünden aşağı inen boğayı yakalayıp yok eden gılgamış'san ne diye yanakların erimiş? ne diye krallığı unutup kırlarda dolaşıyorsun?"
    gilgamiş: benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim arkadaşım, benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim engidu,
    insanlığın yazgısına kavuştu. onun için gece ve gündüz ağladım.
    onun gömülmesine razı olmadım. acaba arkadaşım sesime uyanacak mı
    diye. yedi gün yedi gece böyle yaptım. o, oraya gitti gideli yaşamı bulamadım. sâkiye, şimdi senin yüzüne bakıyorum. sonsuz derdim olan ölümü görmeyim diye!"
    sakiye: sen aradığın yaşamı bulamayacaksın. tanrılar insanları yarattığı zaman, onlar insanlara ölümü verip yaşamı kendi ellerinde tuttular.
    gilgamiş: sâkiye, utnapiştim'e giden yol hangisidir?
    sakiye: gılgamış, şimdiye dek böyle bir geçit yoktu. eskiden beri denizi hiç kimse aşmamıştır. denizi aşan yalnızca yiğit şamaş'tır. geçiş güçtür. deniz yolu çetindir. bundan başka orada ölüm suyu da vardır. bu, denizin önünü kapar! denizi aşsan bile, ölüm suyuna varsan bile, yine ne yapacaksın? orada bir urşanabi var. o, utnapiştim'in gemicisidir. onu sen kendin bulmalısın. olursa onunla birlikte aş; olmazsa geri dön!"
    gılgamış, urşanabi’yi buldu. urşanabi; utnapiştim’nin kölesiydi. gılgamış yaşadıklarını anlattı. ve sonun endigu gibi olmasından korktuğunu da söyledi.
    gılgamış ve urşanabi gemiye bindiler. gemiyi dalgaların üzerine oturtup denize açıldılar. böylece ölüm suyuna dek vardılar. gılgamış utnapiştim'e vardı.
    utnapiştim ona, gılgamış'a dedi:
    "ey gılgamış, sen bir tanrı çocuğu olduğun halde niçin yoksulluğa
    düştün? niçin tanrıların ve insanların alınyazılarına karşı
    geliyorsun? baban ve anan sana hep iyi şeyler gösterdi. ey gılgamış,
    niçin aptala döndün?
    ölümün biçimi çizilmez. be hey insan oğlu, be hey adam; beni kutsadıktan
    sonra büyük tanrılar olan anunnaki toplandı. yazgıyı oluşturan and tanrıçası, onlarla birlikte alınyazısını belirledi. ölümü ve yaşamı onlarla birlikte saptadı; ama onlar ölümü bildirmediler."
    gilgamiş, ondan da daha güçlü ve onu kontrol edenlerin varliğini bir kez daha gördü. ve sadece ölümden korktuğunu bilerek. işte bu nedenle en büyük korku olan ölümü yenmeyi seçti.

    on birinci tablet

    gılgamış ona, uzaktaki utnapiştim'e dedi:
    "utnapiştim, sana bakıyorum, biçimin başka değil; benim gibisin. evet, benden ayrı değilsin, benim gibisin! tanrıların toplantısında yaşamı aramaya nasıl karar verdin?"
    utnapiştim ona, gılgamış'a dedi:
    "gılgamış, sana gizli bir şey açayım. tanrıların gizini söyleyeyim:
    şurippak senin bildiğin bir kent, fırat'ın kıyısındadır. bu kent çok eskiden varken, tanrılar bu kentin yanındaydılar. tanrıların aklına bir tufan yapmak geldi. bunların babaları soylu anu, hükümdarları yiğit enlil, büyük vezirleri ninurta, su yolcuları ennagi ve bilge ea da onların toplantısında yer aldı.

    bizim bildiğimiz adi ile nuh’a bir varlik yardim etti. ve dünyada insan varliğinin devam etmesi görevini ona verdi. güçlü varliklarin amaci dünya gezegenini artik devreden çikarmakti. ama içlerinden bir tanesi gezegenin varolmasi gerektiğini biliyordu.

    ben tufan bilgisini aldım. ve bir gemi yapmaya başladım. güçlü erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı. beşinci günde geminin kaburgasını
    oluşturdum. üst güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti. bundan sonra geminin dış yüzünü hazırladım ve onları boyadım. gemiyi altı katlı yaptım. geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım, ambarını da dokuza böldüm. ortasına da su kazıkları çaktım. gemi yedinci günde tamam oldu. gemiyi kızaktan indirmek güç oldu. çünkü, geminin üçte ikisi suya girinceye dek, onu, kızak üzerinde aşağıdan ve yukarıdan itmek zorunluğu vardı. elime geçen her şeyi içine yükledim. elime geçen her gümüşü içine yükledim. elime geçen her altını içine yükledim. bütün soyumu, sopumu ve kavmimi gemiye bindirdim. yazının yabanıl, yazının evcil hayvanlarını ve bütün ustaları gemiye aldım. şamaş, bana bir süre verdi: bulutları güden, akşamleyin bir buğday yağmuru yağdıracak diye. o zaman gemiye bin ve kapını kapa diye.
    ben havanın yüzüne baktım. hava, bakılmayacak kadar korkunçtu. ben geminin içine bindim ve kapımı kapadım. artık gökten kara bulutlar yükseldi. bulutların içinde adad gürledi. şullat ve haniş tanrıların kafilesini çekiyorlardı. saray uluları, bunların peşi sıra dağları ve ovaları aşıyorlardı. büyük ira bütün bentlerin kazıklarını çekti. ninurta da ilerleyip büyük havuzun sularını boşandırdı. anunnaki tanrıları, meşaleleri yukarı kaldırıyorlardı.

    tanrilarin saçtiklari işin ülkeyi kizila boğuyordu.

    bütün güneşin ışıklarını kararttılar. büyük fırtına, ülkeyi bir çanak gibi parçaladı. bir gün karayel esip hepsini sildi süpürdü. sonra birdenbire poyraz esip ülkenin altını üstüne getirdi. rüzgârlar insanların tepesinde savaş edercesine çarpıştılar. kimse kimseyi göremiyordu. ve gökten bakılınca insanlar tanınmıyordu. tanrılar bile tufandan korkarak geri çekildiler. ve göğün en yüksek katına kadar çıktılar.
    iştar çocuğuna ağlayan bir ana gibi bağırıyordu: yazık o güne. benim, tanrılar meclisinde kötülük buyurduğum o gün. ben nasıl oldu da tanrılar toplantısında kötülük buyurdum? nasıl oldu da insanları yok etmek için bu savaşımı buyurdum? benim sevgili insanlarım, denizi balıklar gibi doldursunlar diye mi
    doğuyordu?
    fırtına ve tufan, altı gün, yedi geceyi geçti. fırtına yurdu silip süpürüyordu. artık yedinci gün gelince tufan fırtınası savaşımı durdurdu. önceden dalgaları bir ordu gibi birbiriyle savaşan deniz, şimdi dinginleşti. kötü rüzgâr dindi ve
    tufan sona erdi. havaya baktığım zaman ortalıkta sessizlik vardı.
    ve bütün insanlık çamur olmuştu. suyun bastığı yüzey, dümdüzdü.
    bunun üzerine hava deliğini açtığım zaman, güneşin sıcağı burnumun
    kanatlarına vurdu. diz çöküp oturdum ve ağladım. sonra ufuklara bakarak denizin kıyısını aradım. her yana denizden bir ada yükseldi. sonunda gemi nissir dağına oturdu.
    nissir dağı gemiyi tutup onu sallanmaya bırakmadı. tanrılar geldiler.
    enlil oraya gelir gelmez, gemiyi görünce öfkelendi. igigi tanrılarına son derecede kızdı: "buradan bir can kurtulmuştur. bu yıkımdan kimse kurtulmamalıydı!"
    ninurta enlil'e: "böyle bir şeyi ea'dan başka kim bulup düşünebilirdi? her beceriyi, her hileyi yalnızca ea bilir."

    ea enlil'e: " nasıl olur da sen körükörüne tufan yaptın? senin yaptığın bu tufan yerine, bir aslan kalkıp insanları azaltsa daha iyiydi! senin yaptığın bu tufan yerine, veba tanrısı kalkıp insanlara bulaşsaydı daha iyiydi!
    ben, büyük tanrıların gizini açığa vurmadım! aklı pek çok olan bir düş
    gösterdim. enlil, geminin içine binip elimden tuttu ve beni karaya çıkardı. kadınımı da çıkarıp yanında diz çöktürdü. alınlarımızı elledi ve aramızda durarak bizi kutladı.
    "utnapiştim, bundan önce bir insandı. fakat şimdi, utnapiştim ve kadını bizim gibi tanrılar olsunlar! utnapiştim otursun! uzakta. irmakların denize
    döküldüğü yerde!"

    bilgi güçtür. bu bilgi nuh/utnapiştim’e geldi. yapilan geminin kalintilarinin nissir/ağri dağinda olduğu söyleniyor ama bugüne kadar bir kalintiya rastlanmadi. ya da raslandi ama bize açiklanmadi. bu geminin gerçekten insan yapimi bugün kullandiğimiz ahşap teknelere benzeyen bir gemi olmadiğini düşünüyorum. anlatilan gibi bir tekne; anlatilan tarzda bir tufandan kurtulamazdi.

    enlil'in bu sözlerinden sonra, beni aldılar ve uzakta, ırmakların
    ağzına oturttular. şimdi sana tanrıları kim toplayacak? aradığın
    yaşamı nasıl bulacaksın?

    gılgamış ona, utnapiştim'e dedi: "bana yardımcı kal! nereye gideyim? bütün organlarımı kötü ruhlar kapladı! yatak odasında ölüm bekliyor; neye baksam, o, ölümdür.’’
    utnapiştim: gılgamış, sana gizli bir şey açayım. ve hiç kimsenin bilmediği biricik otun yerini sana söyleyeyim: bu ot, tıpkı deve dikenine benzer, ama dikenleri gül dikeni gibi keskindir; yaklaşana batar. sen bu otu eline geçirmek istersen, eline batacağından korkma!"
    gılgamış bunu duyar duymaz derin bir kuyu kazdı. ve ayaklarına ağır taşlar bağlayıp kuyuya indi. ayağına bağladığı taşlar onu yerin altındaki tatlı su denizinin dibine kadar batırdı. ama o, otu aldı ve dikenleri ellerine battı.
    bundan sonra gılgamış, ağır taşları kesip yukarı fırladı. kuyunun suyu onu fırlatıp denizin kıyısına attı. gılgamış ona, gemici urşanabi'ye dedi:

    "urşanabi, bu ot büyülü bir ottur; insan bununla gençliği kazanır. bu ota, "yaşlı genç olur" denir. bunu uruk'a yanımda götürmek istiyorum. onu sevdiklerime yediririm. ve onu parça parça doğrayayım. sonra da
    kendim yiyip tam çocukluğuma döneyim."
    sonra kendilerini akşam dinlenmesine bıraktılar. gılgamış burada suyu soğuk bir kuyu gördü. suda yıkanmak için aşağı indi. bir yılan otun kokusunu aldı. ve taşların yarığından yukarı çıkıp otu götürdü. gılgamış geri döndüğü sırada yılan gömleğini atmıştı! bu anda gılgamış yere oturmuş ağlıyordu.
    yine ölümsüzlüğün bilgisi insanliğa verilmemişti. aslinda gilgamiş’in anlamasi gereken ölümsüzlüğün herhangi ot ya da başka bir şey ile sağlanamayacağiydi.
    uruk’a dönmeyee karar verdi. onlar uruk pazarına geldiklerinde, gılgamış ona, gemici urşanabi'ye dedi:
    "urşanabi, uruk duvarının üstüne çık! ileri yürü! temeli gözden geçir! tuğla duvarı gözden geçir! acaba bunun tuğlaları pişmiş değil midir?
    temeli yedi bilge kurmamış mıdır? 3600 dönüm kent. 3600 dönüm hurma
    bahçesi, 3600 dönüm kerpiç kuyu. üstelik iştar tapınağının çukuru.
    bunların topu üç kez 3600 dönüm. ve işte bunların hepsi uruk'tur."
    tüm bu olanlarin m.ö. 13.000 yilinda gerçekleştiği söyleniyor.
    şimdi tufan ile ilgili bir bilgi vermek istiyorum:
    bu afet nasıl oldu? dünyanın birçok kez buzul çağı geçirdiği bilimsel bir gerçektir. buzul çağlarına dünyanın çevresinde dönüş ekseninin 25 derece eğik olması ve bu eksenin 18000 yıllık periyotlarla yalpalaması gösterilir. m.ö. 13000 yılı son buzul çağından çıkış tarihi olarak kabul edilir.
    o yıllarda dünyada buzlar şimdi olduğu gibi süratle eriyor ve suya karışıyordu. antartika kıtası üzerinde, kalınlığı yaklaşık 5 km olarak tahmin edilen buzullardan bir kütle bir med-cezir olayı sırasında düşünülemeyecek kadar kısa sürede denize kaydı. bu olay o güne kadar görülmemiş büyüklükte dalgalara neden oldu. güney kıyılarından başlamak üzere hemen hemen bütün dünya sular altında kaldı. bu durum bir yıl kadar sürdü. ağrı dağına yönlendirilen gemi içindekiler kurtuldular.

    on ikinci tablet

    gılgamış destanı 11'inci tablette sona ermiştir. 12'nci tablet ancak
    bir ektir. 12'nci tablet ise, isa'dan önce yaklaşık 2000 yılında yazılmış olan sümerce bir metnin aslına bağlı çevirisidir ve bu tabletin çevirmeni, metinde en küçük bir değişiklik yapmamıştır.
    bu sümerce metnin birinci kısmının yarısı, bundan birkaç yıl önce
    elimize geçmiştir. bunun nasıl bittiğini bilmiyoruz. olasılıkla birkaç yüz satırdan oluşan bu sümerce metnin içinde, akatlı çevirmen ancak
    154 satırı çevirmiştir. bundan dolayı bu tablette anlatılan olaylar,
    bütünlüklerini yitirmiş demektir.
    görünüşe göre bu çeviri, yeraltı dünyasının heyecanlı betimlemesi ve bu dünyanın yaşamının anlatımından oluşmaktadır.

    bundan sonra olanlari anlatmak gereksiz. çünkü yeralti dünyasinin sirlarini açiklayan bilgiler eksiktir.

    sizlere sunduğum bu uzun yazi sonucu daha fazla yorum yapmayacağim. tek bildiğim şey ölümsüzlüğün formülünün içimizde sakli olduğu...
    insanlik tarihine bakildiğinda bazi insanlarin tarihi değiştirdikleri görülmüştür. bu insanlar bedenen burada olmasalar da hala adlari ve yaptiklari anilmaktadir: sanatçılar; liderler; mucitler...
    bu insanlara birilerinin ölümsüzlük bilgisinin farkındalığını kazandırdığı kesin.
    sevgi ve ışık hep yanınızda olsun; ölüm sizi korkutmasın; aslında hiçbir şeyden korkmayın; korkmayın ki, özgürleşebilin...
    umut hep içinizde olsun. bir gün gelecek bu dünyada sadece sevgi kalacak...umarım bu an yakındır. aydınlık ve karanlık savaşı hala devam ediyor. yine umarım aydınlık için savaşanlar yorulup, pes etmezler...
    yine de diyorum ki: karanlık olmasaydı; aydinliğin değerini nasıl anlardık?
122 entry daha

hesabın var mı? giriş yap