şükela:  tümü | bugün soru sor
121 entry daha
  • son zamanlarda izlediğim en güzel, tadı insanın damağında kalan filmlerden bir tanesidir. öncelike bu filmi izlemek için fular takmanıza gerek olduğunu düşünmüyorum. çünkü film kendi olduğu haliyle yeterince doyurucu ve akıcı. bunun yanı sıra alt anlamları aramaya başladığımızda bu kez büyük bir ziyafetin ortasına düşmüş oluveriyoruz.

    ***

    spoil edicem buraları.

    ****

    filmi aslında 5 ana başlıkta incelemek istiyorum. brace yourselves bros, it's gonna be a looonngg, looonngg entry.

    ilk başlık: güven / güvensizlik. bu zaten filmin başından sonuna kadar gözümüze sokulan en önemli konu. ilk sahneden son sahneye kadar insanların güven ve güvensizlik arasında nasıl bir sarkaç görevi gördüğünü görüyoruz. bir plazanın ortasında yardım isteyen ve hatta dilenen insanların tamamen göz ardı edilmesi, "beni öldürecekler" diye bağıran bir kadını koruduğunu hissettikten sonra ve bir başkasına o anda güven duyduktan yaklaşık 1 dakika sonra soyulmuş olduğunu anlayıp güvenin yeniden güvensizliğe dönüşmesi, christian'ın çalışanına güvenerek tehdit mektuplarını hazırlamaları, sonra çalışanının "ben yaparım" demesine rağmen bu işi yapmaktan vazgeçmesi ve hatta christian elinde tehdit mektupları ile binaya doğru giderken tekrar güveninin kırıldığını hissetmesi ve ardından arabaya dönüp "sana güvenebilir miyim gerçekten? patronun olarak soruyorum, bu işi anlayabilirim belki ama gerçekten sana bir çalışan olarak güvenebilir miyim?" diye sorması.

    filmin pek çok noktasında güven ve güvensizlik vurgusu yapılıyor, göz önüne getiriliyor, hatta ve hatta gözümüze sokuluyor. çünkü burada temel bir problemden bahseder hale geliyoruz, sosyolojik bir noktaya erişiyoruz.

    insanın bireyselleşmesi ve kendi merkezinin dışındaki herhangi bir şeye inanma, güvenme ve yakınlaşma problemleri yaşaması. günümüzde (bu tarzda kelimeleri kullanmayı sevmesem de) toplum olarak hareket etme arzumuz ve isteğimiz son derece geride kalıyor. şu anda elimizde olan en önemli şey aslında biz ve bizim söylediklerimiz. bu nedenle sosyal medyaya da bu kadar ait hissediyoruz. çünkü bunları biz söylüyoruz, bunları bazen bir rumuz ardından bazen de kendi adımızla söylüyoruz ancak diğerlerini dinlememe, engelleme gibi bir hakka sahibiz. aynı zamanda bizi birlikte çalışmamıza yatkın hale getirecek işlerden uzaklaşıyoruz. daha fazla kazanabilmek ve kazandığımızı daha rahat harcayabilmek için tek odağımızın bilgisayar olduğu işler yapıyor, kendi adımızı ve namımızı artırabilmek için elimizden geleni yapıyoruz. bunun aslında bir sunuma girmeden önce başkasına sunumdan bahsetmeme hareketi ile bir farkı yok. ya da sınav öncesinde en önemli ders notlarını kendine saklamaktan. çünkü aradaki rekabet ve daha iyi olma hissi bizi tekil olmaya yönlendirmekten başka hiçbir şey yapamaz hale getiriyor.

    sonrasında ise kocaman kalabalık alanlarda yardım isteyenleri dahi görmezden geliyor hale geliyoruz. tabii ki bu yalnızca kişisel seviyede bir hareket de değil. aynı zamanda toplumsal ve hatta politik noktada bir hareket. devletin sosyal devlet olması gerektiği, o sınırlar içinde barınan herkesin en azından yaşam hakkına saygılı olunmasını istediğimiz için bu konuda bir aksiyon almayı da yine devletlere bırakıyoruz.

    örneğin mülteciler de bizim kişisel olarak dokunabileceğimiz bir konu değilmiş gibi hissediyoruz. (kendi ülkemizden örnek verirsek daha iyi olur) mülteciler için herhangi bir şey yapmıyor ve onların bir anda kendi ülkelerine dönmelerini bekliyoruz. bunu devlete bırakıyor, devletin kendi politikalarından dolayı böyle olduğunu düşünerek yine onlarda kalması gerektiğini düşünüyoruz. ancak şu detayı atlıyoruz:

    selçuk şirin'in tedx konuşmasını hala izlemeyenler için, türkiye ve mülteci çocuk problemi

    https://youtu.be/sasc0zifetu?t=263

    hal böyle olunca tekrar bireysellik alanına dönüyoruz ve yardım etmekten uzaklaşıyoruz. çünkü yardım ettiğimizde bu sınırları yerle yeksan edecek güvensizliği de bulabileceğimizi biliyoruz.

    ikinci başlık: korku. filmin genelinde büyük bir korku hakim. tabii ki bu bir korku filminde gördüğümüz ve hissettiğimiz korku değil. tüm karakterlerin üzerinde var olan bir korku mevcut. farklı kaynaklardan sebep olsa da korku gerçekten baskın bir his.

    örneğin christian'ın röportaj verdiği ilk sahnede anlamadığı bir soru olmasına rağmen cevaplaması onun "var olan gücünü kaybedebileceği korkusu"nu öne çıkarıyor ve aptalca da olsa bir cevap veriyor. sonrasında plazanın ortasında yardım için bağıran kadını koruyan adamın (korkarak ve zorla) christian'ı da işin içine dahil etmesi bu kez güç(statü olarak) noktasında değil fiziksel güçsüzlüğe ve korkuya dönüşüyor. daha sonra adamla konuştuğunda korkudan kalbinin küt küt attığını görüyoruz. yalnızca christian değil bu korkunun içinde karmakarışık hale gelen. anne'in ilişkilerden beklentileri ve kaybetme korkusu var örneğin. oleg'in sahnesinde ise herkesin artık gerçekten en basit deyişle ilkel bir korkunun içinde gezindiğini görüyoruz. ya da küçük çocuk christian'ın çalışanını 7eleven'ın ortasında rezil ettiğinde bağıra çağıra "hakkını arayan birisinden duyulan korku"yu da görmüş oluyor. kendisi hırsızlıkla suçlandığı ve adalet aradığı için korkuyor. christian'ın daha sonrasında çocuk için özür dilemek adına hazırladığı videoda kendisi de itirafta bulunuyor: korkmuştum, sizin gibi insanların oturduğu binaya girmekten korkmuştum. diye. evet, korkuyor. çünkü toplumsal problemlerden bahseden bir elitken bir anda o toplumsal problemlerin göbeğinde yer alabileceğini görmek, o insanların gerçekte neler yaşadığını görebilecek olmak her şeyi alt üst ediyor.

    yeni bir paragraf başlayayım. zaten nasıl olsa kimse buraya kadar okumamıştır. :d ben de rahat rahat devam edeyim. genel olarak bakacaksak herkesin korkusunun temelini comfort zone oluşturuyor. christian kendi cemiyeti içinde, kendi balonunda çok mutlu. dilediği şekilde yaşıyor ve üstten bakarak toplumun her seviyesinde büyük bir problem olduğunu söylüyor. galeride çalışan diğer herkes de aynı şekilde bu balonun içinde kendine yer edinmiş durumda. her ne kadar kendi kesimlerinin de "yemek peşinden koşan, statü ve hatta kafatasçı" insanlar olduklarını düşünseler de bunları dile getirebilecek noktada değiller. hatta ve hatta savundukları ifade özgürlüğü konusu bu kadar çok kolay darbe yiyebiliyor ve onu dahi savunamayacak hale geliyorken.

    üçüncü başlık: güvenli alan. bir üstte bahsetmiştim konfor alanı ile ilgili ancak bu noktada daha temel bir konuyu işlemek istiyorum. filmde güvenli alanınıza giriş yapılmadığı sürece hareket etmediğiniz bir dünya mevcut. ancak güvenli alanınıza girilirse içinizdeki en primitif duyguların sırasıyla yüze çıkabileceğini görüyoruz. ilk olarak bu alanı terk eden kişi tabii ki christian oluyor. tehdit mektupları yazmaya tamam dedikten sonra o binaya girerek güvenli alanını terk etmiş oluyor. sonrasında anne'in christian ile yatışıyla kendi güvenli alanınından çıkışını görüyoruz. son olarak ise en büyük darbe oleg'in gösterisinde gerçekleşiyor. daha öncesinde eğer hareket etmezlerse bir vahşi tarafından avlanmayacağını bilen insanların duyduğu güven oleg'in büyük hareketleri ile darbelenince onlar da artık güvenli alanda olmadıklarını hissediyorlar. her ne kadar yine en başındaki güvensizlik ve yardım etmeme durumuna cuk oturan bir sahne olsa da kadının saçlarından çekip götürürken en sonunda birisinin atlaması, ardından tüm salonun oleg'in üzerine yüklenmesi ve o güvenli alandan çıkmış olmalarının cezasını oleg'i öldürerek ödetmeleri. yavaş yavaş yükselen bir primitive var burada. önce tehdit edebiliyorsunuz o alandan çıkmak zorunda kaldığınızda, sonrasında ise öldürebilecek noktaya geliyorsunuz.

    dördüncü başlık: yansıma. ayna etkisi. filmin genelinde bir yansıma, ayna etkisi mevcut aslında. özellikle christian'ı aynalarla görüyor, aynalara konuşmalar yaparken izliyoruz. burada sadece christian değil yansıyan. genel olarak toplumun christian ve diğer karakterler üzerindeki yansımalarını izlemiş oluyoruz. temelde birbiri ile örtüşen en büyük yansıma ise oleg. oleg aslında tabii ki tahmin edebileceğiniz gibi bizim id'imiz. oldukça "hayvani". o kadar hayvani ki onu görmeye katlanamayacağımız, istekleri karşısında bastırmak için öldürmek zorunda kalabileceğimiz seviyede.

    beşinci ve son başlık: pazarlama. filmdeki en büyük sorunlardan bir tanesini yaratan, tüm anlatılan her şeye ve verilen tüm vaazlara karşılık pazarlamanın gücünü görüyoruz. hem duyguları sömürmek ve onlar üzerinden bir şeyler elde etmek için yapılan hem de aynı zamanda var olan arketipleri ve politik doğruculuğu göstererek etliye sütlüye dokunmadan gelir peşinde koşmanın hayat bulmuş hali. pazarlama ajansının illa ki güçlü bir duygu üstünde durmak isteyişi, ilk 20 saniyede kullanıcıları çekmenin ne kadar önemli olduğunun üzerinde duruşu, klasik bir dilenci çocuk kullanmak yerine bir isveç çocuğu kullanma tercihinin detayları, karenin içinde contra bir şeyler yaparak bomba ile kızı patlatması ve ardından gelen üç yazının ibranice, arapça ve ingilizce olması çok daha büyük bir şeye işaret ediyor. bulundukları ülkeden diğer ülkelerin nasıl göründüğü, politikanın nasıl pazarlamayı da şekillendirdiği ve hatta popüler bir şeye imza atabilmek adına güncel acılardan nasıl yararlanılabileceği noktasına kadar her şeyi görmüş oluyoruz.

    yine aynı şekilde christian'ın yaptığı basın açıklamasında "ifade özgürlüğü nerede kaldı?" diye soran gazeteciye karşı christian'ın herhangi bir şey söylememesi ancak daha öncesinde müzede "bizim müzemiz büyük işlere bold işlere imza atabilmeli, farklı ve güçlü durabilmeli" demesi. bir pazarlama felaketine döndüğünde çıkıp daha öncesinde savunduğu (çok savunduğuna inanmamıştım orada, kendini kurtarmak için yapmıştı anlık refleksle) herhangi bir şeyi savunamayacak ve hatta kötülecek hale gelmesi.

    nedir sınır? ifade özgürlüğünün sınırı nedir?

    bu arada yapılan videonun aslında daha önce yapılmış sosyal deneylerden çok büyük bir farkı yok tek farkı karenin içinde kızın patlaması. peki bu gerekli miydi? istenilen ilgiyi yaratmak için belki olabilir, yeterince bütünleyici mi? değil. tabii sonundaki ibranice ve arapça yazıları gördüğümüzde beklenebilir bir durum olduğunu da görüyoruz.

    ******

    sonuç olarak oturup daha çok uzun yazabileceğiniz, çok fazla konuşabileceğiniz film.

    karenin konumlandırması ile ilgili çok net bir şey yoktu diyenler için şunu söyleyebilirim, kare aslında filmin tamamında gördüğümüz, sorumluluk almak istemeyen ve hatta güveniyorum deyip güvenmeyen insanlar için hazırlanmış, hiçbir zaman dolmayacak bir alan. eğer büyük bir değişiklik olmazsa kare bir ütopya olarak kalmaya devam edecek çünkü o alana girdiğinizde artık eski siz olamazsınız. artık yoldan geçerken yardım etmediğiniz insan olamazsınız. o karedeyken oleg'i de sevmeli, onu öldürmemelisiniz.

    -----------

    bir de şunu ekleyip kapatıyorum: kare, bir bireyin içine girişiyle değil, toplumun içine girişiyle değişim sağlayabilecek soyut bir seviyedir.
10 entry daha