şükela:  tümü | bugün
231 entry daha
  • şöyle biraz geriye giderek başlamak istiyorum. ilk türk filmi (aslında ilk kayıt demek lazım) olarak anılan ayastefanos'taki rus abidesinin yıkılışı (1914) kayıptır. fuat uzkınay'ın çekip çekmediği bile belirsizdir. birtakım sözlü ve yazılı ifadenin izi sürülerek böyle bir filmin çekildiği kanaatine varılmıştır. velhasıl aslında elimizde filmin bir kopyası olmadığı gibi, gerçekten çekilip çekilmediğine dair tartışmayı bitirecek herhangi bir kanıt da yoktur. burada benim dikkat çekmek istediğim mesele şu: türkiye'de (abdülhamit osmanlısı yani) ilk film gösterimi 1886-1887 civarıdır. yani 1885'te lumiére kardeşlerin ilk film gösteriminden hemen sonra. aradaki kayıp 28 yıl nedir peki?

    film gösterimi önce sarayda yapılmış, sonra da halka açık gösteriler yapılmıştır. ancak 28 yıl boyunca (coğrafi ve siyasi nedenlerle tartışmalı manaki kardeşlerin yaptıklarını saymazsak ki o da istanbul'da değil zaten) kimse sinemayı, görüntü almayı pek sallamamış. bu ilgisizlik tam gaz devam etmiş ve sinema anca silahlı kuvvetlerin propaganda aracı olarak var olmuştur. birkaç ilk film denemesi ve ardından muhsin ertuğrul. 1922'den 1938-39'a kadar tek başına film yapmıştır ki o nedenle o döneme tek adam dönemi denir ve bazı kıt zekalı akademikler burdan abuk sabuk yorumlar çıkartır da neyse orlara girmeyeyim şimdi. muhsin ertuğrul'un işleri de pek parlak değil açık konuşmak gerekirse. elimizdekilerden izlenebilecek 4-5 filmi var ki zaten filmlerinin çoğu ya ulaşılmaz durumda, ya o dönemki film yapım malzemeleri nedeniyle bozulmuş ya da kayıp.

    yani dünyanın pekçok köşesinde ülke sinemalarının karakter kazanmaya, gelenek oluşturmaya başladığı ve çeşit, içerik ve insan gücü açısından savaşlara rağmen bir düzen tutturduğu dönemlerde türkiye'de 1940'lara kadar sinema üretimi diye bir şey yok gibi nerdeyse. o arada fransa'da melies, amerika'da griffith, isveç'te sjöström, sovyet rusya'da eisenstein falan filan çıkarken ve mesela japonya'da bir ara yılda 800'den fazla yapım çekilecek kadar bir sektör oluşmuşken türkiye'de işlerin emekleme dönemini geçememesi ve yapılan filmlerin içinde orijinal senaryonun çok az olması rastlantısal değil. edebiyatla tanışıklığı tanzimatla başlayan bir ülkede kopyalama döneminden özgün eser dönemine geçmek elbette kolay olmuyor. hele de yapılan her işe kulp takıp icat çıkarma diyecek birkaç dalyarağın her daim hazır bulunduğu bir ortamda, kültürel üretime vakit ayıracak yetenekli insan kaynağının çok kısıtlı olması da işin içine girince, yazılı ve görsel becerilerin birleşmesiyle ortaya çıkan senaryonun üstüne ekip çalışması ve prodüksiyon ve post-prodüksiyon aşamalarının karmaşıklığı da eklenince sinemanın pek bir yere gelememiş olmasının teknik nedenlerini açıklamak zor değil. bunların üstüne her şeyden önce fakirliği de eklemek lazım. osmanlı'dan kalan harabe ülke ve tamtakır bir hazineden başka bir şey değildi. evladı fatihan diye kafa ütüleyen beyinsizler şimdi tv'de gördükleri bol kumaşlı, blur'lü, colour correction'lı kurgu işleri görünce geçmişin perişanlığını algılayamıyorlar ama film, kamera, ışık ekipmanı, kurgu düzeneği falan dışarda üretilen bir malzeme olduğu için bunların alınmasının bile ne kadar sıkıntılı olduğunu, eskilerin filmleri metrajla çektiklerini, yani metre hesabı yaptıklarını bilmedikleri ve merak edip öğrenmek gibi bir dertleri de olmadığı için anlatmaya bazen üşeniyorum. neyse özetle fakirlik ve bir temelin oluşmamış olması bir araya gelince, sinema kıyıda kenarda kalmış bir iş olarak kaldı. taaa o dönemlerde sinema salonlarının hakimi ithal filmlerdi.

    bu durum böyle böyle 50'lere kadar geldi. 1950-1965 arası gibi bence türk sineması bir daha görmemek üzere zirvesini yaşadı. envai çeşit yönetmenden envai çeşit film çıktı ama sonuçta yine dön dolaş melodrama kilitlendik. niye böyle bilmiyorum. elbette tarihsel, coğrafi, sosyal psikolojik falan tonla neden sayılabilir belki ama benim aklım hafsalam artık bu melodram fetişistliğini almıyor. 1960'ların sonuna doğru oluşan yeşilçam ve sektörleşme tabuta çivileri çakmaya başladı. yönetmen, oyuncu, setçi, senarist demeden herkes sistemin piyonu haline geldi. yıldızlar hariç kimse kendini kurtaramadı. öyle böyle değil, eşi benzerine az rastlanan bir sömürü düzeni kuruldu. aynen bugün mesela müteahhit patlamasında olduğu gibi, o dönem de sinemanın ve yerli yapımların para kazandırdığını gören sinemayla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir grup it sürüsü tefeci gibi sektöre girip ortalığın içine ettiler. üç otuz paraya çalıştırdıkları insanlara para yerine vadeli senet verip sonra da paraya ihtiyacı olanların senetlerini vadesinden önce kırıp bir tür kölelik sistemi kuran bu işadamı kılıklılar aslında toprak ağası tiplerdi.

    yerel sinema salonu sahipleri, dağıtıcılar ve yapımcılar yılın belli dönemi biraraya gelip bir önceki yılın başarılı filmlerine bakarak bir sonraki yılın film siparişlerini alıp verirdi. para kimdeyse onun borusu ötüyordu ve paranın sahipleri için sinema sadece bankaya para koyup faiz almak gibi bir iş olduğu için sadece kâr güdüsüyle çalışıyorlardı. ilk bakışta ne var bunda denebilir ama sinemadan aldığını sinemaya vermeden cebine atanların kurduğu tezgah nedeniyle yeşilçam bir güzel battı, üç otuz paraya çalışan ne kadar insan varsa sefil oldu, kimi intihar etti, kimi öldü, kimi evsiz barksız parklarda yatıp kalkar oldu, kimi erotik filmlerde oynayıp ay sonunu getirmeye çalıştı falan ve koca bir sektör çöktü ve nerdeyse yok olmanın eşiğine geldi. türkiye'deki büyük yapımcıların genel karakteristiği beş para etmeyen insanlardan oluşmasıdır. karakter olarak değil, sinema sektörüne yaptıkları, daha doğrusu yapamadıkları katkı nedeniyle diyorum bunu. koca sektörü üç beş çakalın insafına terk edenleri de unutmayalım. hoş, sonra kültür bakanlığı ve hatta eurimages desteklerini nasıl hüplettiğini bir bok yapmış gibi övüne övüne anlatan hırsızlar aldı sahneyi ya neyse.

    80 darbesinden sonra sinema falan kalmadı tabii. 1970'lerde bir avuç nitelikli filmle uluslararası alanda kıpırdanan sinema, hayalete döndü. kişisel filmler, darbe sonrası travmalarla içe kapanan yönetmenlerin iç sıkıntıları falan derken sayıca zaten az üretim varken çıkan işler de bir şeye benzemeyince ortalık amerikan filmlerine kaldı. 1996'da eşkiya çıkınca yerli sinema sektörünün üzerindeki toprak atıldı biraz ve yerli yapımların seyirci çekme potansiyeli olduğu anlaşılınca üretim başladı. ama o günlerden bugünlere ne bileyim nuri bilge ceylan, zeki demirkubuz, derviş zaim gibi normalde kolay kolay sektörün barındırmayacağı insanlar film yapabilir hale geldiler. neden öyle dedim? çünkü filmi yaparsınız da dağıtmazlar, öyle yaptığınız filme sarılıp uyursunuz geceleri. yani bu tür 2000'lerin yeni sinemacıları film yapıp bunların gösterildiğini de görebildi. bunu şunun için söyledim: bugün geldiğimiz noktada 70'lere dönmüş gibiyiz. yukarıda saydığım ve başka isimlerin de eklenebileceği sinemacılar artık eski alanı bulamıyor.

    tam da 50 ve 60'larda olduğu gibi türk filmlerinin "müşteri" çektiğini fark eden kodamanlar sektörü ele geçirmeye çalışıyor. önce bkm tuttu suyun başını. ne kadar uyduruk ve sadece para için çekildiği bir bakışta anlaşılan film varsa yaptılar ve salonları doldurdular. normal şartlar altında kimin ne yaptığından bana ne? ama sorun şu ki yapım ve dağıtım şirketleri salon zincirleriyle anlaşma yaparlar ve gösterim programı oluşturulur. bilin bakalım belli yerlerden onay almamış filmlerin başına ne geliyor? gösterilmiyorlar ya da kıyıda kenarda kalmış bir avm'nin ölü saatlerinde bir hafta afişe çıkarılıp batırılıyorlar. bkm yetmezmiş gibi bir de mars group çıktı sonra. bunlar da anlaşma yaptıkları yapım şirketleriyle öyle bir çalışıyorlar ki daha senaryo aşamasında filme karışıyorlar. oyuncu seçimi falan derken gişeden azami pay çıksın diye filmin her haltında söz sahibi oluyorlar ve ortaya aynı 70'lerde olduğu gibi aynı oyuncuların döne döne oynadığı birbirine benzer hikayelerin aşağı yukarı benzer mekanlarda ve benzer bir tarzda çekildiği filmler çıkıyor. bu işin sonunun nereye gideceğini görmek için müneccim olmaya gerek yok. yeşilçam'ın kokuşmuş ruhu teelvizyonda yaşıyordu, şimdi sinemada da yaşıyor. pekçok sinema filmini gözlerinizi kapatıp izleyebilirsiniz. bir deneyin, gözler kapalıyken bile filme hakim olduğunuzu göreceksiniz. bunu kalburüstü bir filmde yapamazsınız.

    sinema para isteyen bir iş. o nedenle parayı veriyorsam düdüğü çalarım diyenler genelde eninde sonunda sektöre hakim oluyorlar. hâlâ sorun ne diyen varsa özetleyeyim. rakip çıkmasın diye dağıtım ağına dahil etmeyerek, zincir salonlardan dışlayarak farklı film, yönetmen, oyuncu ve yapım şirketinin çıkmasını engelliyorlar. bu işin adı budur, engellemek, yani yaşatmıyorlar. seyirciyle buluşmasını engelledikleri her film, o türde yapılabilecek başka bir filme kaynak bulunamaması demek. bu da uzun vadede eldeki insan gücünün azalması ve kopyala yapıştır işlerden sonra sektörün daralması demek (ki aslında dertleri rakip çıkmasın). hollywood gerizekalı değil. bağımsız yapımlara, küçük bütçeli filmlere destek oluyorlar ki yeni oyuncu, yönetmen, yapımcı, kurgucu, şu bu çıksın ki kendi yapımlarının daha iyi olması için ileride insan kaynağı akışı kesilmesin. bu basit ufuk bile yok mevcut yapım ve dağıtım şirketlerinde çünkü sektör de umurlarında değil. nasıl ki şirketler farbrikalarını kapatıp rant var diye inşaata yöneldilerse, arsa satıp müteahhit olanlar patlama yaptıysa, sinema sektörü de böyle tiplerin elinde. böyle tipler de ülkenin genel halinin özeti elbette. onlar da bu ülkede işler böyle yürüyor ne yapalım savunmasını ceplerinde hazır tutuyorlar. fakat bu durum önümüzdeki sorunun niteliğini değiştirmiyor. bir kez daha yapım ve dağıtım tekeli oluşturmaya çalışan, sektörün köşe başlarını tutanların birbiriyle anlaşmasıyla sadece belli tür işlere hayat hakkı tanıyan bir sistem kuruldu ve gün be gün türk sinemasını öldürüyorlar. bakmayın siz bazı filmlerin yurt dışında ödül falan aldığına. o sektörün güçlü olduğunu değil, tırnağıyla kazıyan yetenekli insanların henüz yok olmadığına işarettir. bu politik iklimde ve toplumsal sığlıkta yakında o da kalmaz.
57 entry daha