şükela:  tümü | bugün
3 entry daha
  • uyandığında hala başı ağrıyordu. etrafına bakındı, hava kararmak üzereydi. içeriye süzülen ışıktan anlamıştı bunu. yavaşça kalktı yataktan, beyninin içi uğulduyordu. çok kaçırdım yine, dedi. bu şekilde uyanmaktan nefret ediyordu. aslında son zamanlarda her şeyden nefret eder olmuştu. nedenler, nasıllar kemiriyordu içini. düşünüyordu, yalnızca düşünüyordu. sonra da düşünmekten nefret ediyordu.

    kahvesini alıp, pencerenin yanındaki sandalyeye oturdu. sigarasını yakıp, bir nefes aldıktan sonra kül tablasına yerleştirdi. en büyük zevkiydi gazetesini böyle okumak. her sayfasını sıkılmadan okurdu, en ufak bir ayrıntıyı bile atlamazdı. alışkanlık haline getirmişti bunu. üçüncü sigarasını çoktan yakmıştı, tekrar kahve aldı. bir kadın yazarın köşe yazısı dikkatini çekmişti.

    özetle, bir insanın içinde kaç kişilik barındırdığını anlatmaya çalışıyordu. daha doğrusu soruyordu. yine düşünmeye başladı, kaç kişiliğe sahip olduğunu düşünüyordu.

    gülümsedi, parmaklarıyla saymaya başladı. annem, babam, kardeşlerim, sevgilim, bakkal, arkadaşım, gıcık olduğum kapı komşum, hocalarım, dilenci x, hayat kadını y vs vs … dedi. liste çok uzundu, hepsini aklına getiremedi bile. hepsine karşı farklıydı, farklı davranıyordu.

    peki, hangisi gerçek benim, dedi, hangisi gerçek kişiliğim?

    kabaca bir hesap yaptı. dünya nüfusunun yedi milyar olduğunu kabul edersek, demek ki o da yedi milyar kişiliğe sahipti. ama herkesi tanımıyordu. bu hesaplamadan yola çıkarsak, insan kendini tam olarak tanıyamazdı, tanımaya da ömrü yetmezdi. hiç tanımadığı kişilikleri vardı daha, hiç ortaya çıkmayan. ya tekdüze davrandığı insanlar, samimi olmadığı insanlara aynı şekilde davranmıyor muydu? kafası karıştı, yedi milyar insanla samimi olma şansı olsaydı, yedi milyar farklı yüzüne mi şahit olacaktı kendisinin? bu kadar kişilik sahibi olmak kişiliksizlikle eşdeğer midir diye düşündü.

    sigarasından bir nefes daha aldı, caddedeki insanlara bakıp, hayır dedi, standart davrandığımız ölçüde kişilikliyiz. bunu farkında olmadan yüksek sesle söylemişti. kendi kendini ikna etmek için genelde böyle yapardı. evet, dedi, ne kadar eşit davranabilirsek, ne kadar adam kayırmazsak o kadar kişilik sahibiyiz bence. durdu, cevabını bilmediği bir soru vardı hala. hangisi oydu, hangisi gerçekti? annesini düşündü, en çok onu severdi. ama hayır, ona da yalan söylemişti, ona da her şeyi anlatmazdı, oğlunu tam olarak tanımıyordu. ayağa kalktı, liste eksik, dedi,. tanrı yazmayı unutmuşum.

    okulda öğrettikleri gibi, topuğunun üstünde dönerek tekrar pencereye yöneldi. aşağıya baktı, cadde kalabalıktı. işten çıkanlar, alışveriş yapanlar, satıcılar, boyacılar… dışarıya çıkmaktan vazgeçti, kalabalığı sevmiyordu. yorgun hissediyordu kendini, ne yapacağını bilmez halde bakındı, neye baktığını bile bilmiyordu.

    o geldi aklına, o olsaydı şimdi, dedi. hızlıca yatağa çöktü, ondan da nefret ediyordu. neden diye düşündü, bu kadar sevmişken, bu kadar fedakarlığa hazırken, neden sevmedi? yakışıklı değildi, ama hep güzel sevgilileri olmuştu. yeni sevgilisi de güzeldi, ama sevmiyordu onu. alaycı bir gülümseme yerleşti yüzüne, kadınlar, dedi, kadınlar yalnızca acı çektireni sever, kölelik ister, sığınma içgüdüsü de buradan gelmez mi? doğasında bu var.

    feministlik de hikaye. kadın, kendi doğası ve feminizm arasında sıkışıp kalsa da, kendi doğası hala üstündü işte. taptıkları tek şey güçtü. böyle olduğuna inandırmaya çalışıyordu kendini. hatta düşündükçe emin olmaya başlıyordu. onun karşısında güçlü olamamıştı, güvenememişti kendine, ne söylese yapmaya hazırdı. bu yüzden sevilmemişti, acı çektirmediği için. kendinden de nefret etti. aklından geçen her cümlede onu aşağılamaya çalışıyordu. sonra söylediği her şey duyulmuş gibi sustu, nasıl düşünebilirim ona karşı bunları, dedi. bir kızıyor, bir sakinleşip söylediklerinden utanıyordu. düşünmek istemedikçe daha çok şey üşüşüyordu aklına. düşünmek için var olmak gerekirse, şu durumda yok olmayı canı gönülden tercih ederdi. ölmeden yok olmak için usulca yatağına girdi.
14 entry daha