şükela:  tümü | bugün
47 entry daha
  • hayatın bazı dönemleri ile özdeşleşen albümler vardır. amnesiac benim için bunlardan biri. ilk kez kendi ayaklarım ustunde durmak için hazırlandığım bir dönemde çıkan albüm bana "kendi kanatlarında uçarak ulaşmaya çalıştığın dünya, farklı, garip, politik ve sıkıntılı" demişti. iki yaz boyunca bisikletimle etrafta amaçsızca pedal çevirirken walkman'imde döndü durdu. müzikal açıdan nasıl bir albüm olduğuna değineceğim ama bunlardan bağımsız olarak işin benim için böyle bir kişisel yönü de var.

    odağımızı şimdi radiohead'e yönlendirmeli. ok computer gibi bir baş yapıt sonrası meeting people is easy ile yeni şarkıları ile ilgili ufak ipuçları veren grup, kid a ile yine etrafı sallamis ve albümün 2000lerin en iyi albümlerinden olduğu çıkar çıkmaz, yani on yılın daha başındayken, yazılmısti. kid a'e girmeyen bir o kadar şarkı olduğu ve yeni bir albümün yakın zamanda çıkacağı da kısa sürede duyuruldu. bu şarkıların bir kısmı konserlerde dinleyici ile paylaşılmıştı. albüm yayınlandığında birçok kişi şaşırdı çünkü amnesiac bir "kid b" olmaktan çok uzaktı. hoş, radiohead kendini tekrarlamadı diye şaşırmak ne demekse?

    zamanında çok dinledim diye amnesiac'a kıyak geçecek değilim. hatta incelemeye eleştirdiğim kısımlarla başlayayım. her ne kadar bilerek yapıldığını düşünsem de pyramid song, you and whose army, i might be wrong gibi şarkılardaki lo-fi hissiyattan çok memnun değilim. üç şarkı da müzikal olarak aslında çok iyi ama kayıtların bestelerin kalitesini biraz baltaladığı düşüncesindeyim. bu da benim için albümün en büyük handikapı. aynı sene çıkan i might be wrong live recordings kayıtları albümün şarkılarına daha yakışmış diyebilirim. pulk/pull revolving doors ve morning bell/amnesiac şarkılarını ise biraz gereksiz buluyorum. bunu da aşağıda açıklamaya çalışacağım.

    şimdi de begendiklerime degineyim. pyramid song, knives out ve life in a glasshouse üçlüsü neredeyse kusursuz diyebileceğim eserler ve aslında bu üç şarkı çok farklı tarzlarda bestelenmiş. bu da radiohead'in müzikal yeteneğinin çok bariz bir göstergesi. kid a etkili packt like sardines in a crushd tin box ve like spinning plates, elektronik müzik alanında çok başarılı olmalarının yanı sıra sozleri ile anlatacak bir şeyleri olmasıyla da dikkat çekiyor. anlatılacak şeyler demişken, genel olarak albümdeki sözler başarılı. müzikal olarak favorilerimden olmasa da dollars and cents politik sözleri ile dikkat çekerken, pyramid song bir şiir gibi parlıyor. radiohead'in yeri geldiğinde gitarını kullanmaktan çekinmemesi de albümü güzel kılan şeylerden biri. özellikle i might be wrong ve knives out, radiohead'in rock yüzünü sevenleri mutlu edecek eserler. albümün kapağına ise canım kurban.

    albüm, en sevdiğim şarkı isimlerinden birine sahip olan packt like sardines in a crushd tin box ile açılıyor. şarkının adını gördüğüm ilk anda aklımda 4. levent - taksim metrosu canlanmıştı. yıllar sonra o metro daha da kalabalıklaştı, metrobüsün hayatımıza girmesiyle hepimiz ezik büzük tenekelerdeki sardalyalar gibi olduk. belki de o "tin box"ın sesini phil selway'in çaldığı perküsyonda duruyoruz. oldukça organik bu ritmi, elektronik bir hale getirmek radiohead'in başarısı. bu şarkı hava olarak kid a'dan çok farklı değil. şarkının girişini yapan "after years of waiting, nothing came" sözü, true love waits'in "i am not living, i'm just killing time" mısrası ile birlikte hayatımın bazı dönemlerinde aklımda hep çınlamıştır. özellikle konu yaptığımız meslekler, verdiğimiz efor ve karşılığında maddi ve manevi olarak kazandıklarımız olduğunda ve bu hoşnutsuzluk durumunda gençliğin yavaş yavaş kayıp gitmesi akla geldiğinde bu şarkının girişi daha da önem kazanıyor. çok zor bir iş gününün sonunda dinlenmesi sakıncalı bir eser, tecrübe konuşuyor. şarkı yüzeysel bakınca monoton ve duygusuz ama hem şarkının vermek istediği his bu monotonluk olunca, hem de ufak tefek elektronik oyunlarla çeşitlendirilince dinlemesi zevkli bir eser oluyor.

    pyramid song ile elektronik ve duygusuz bir moddan his dolu bir piyano balladına geçiyoruz. kayıt kalitesi olarak da hd'den 360p'ye dönmüş gibi bir his oluyor. normalde böyle ani dönüşleri eleştiririm. ama pyramid song öyle bir eser ki piyanonun ilk notası itibariyle seni sarıp sarmalıyor ve o bahsettiği nehrin içine fırlatıyor. thom yorke'un falsettoları dinleyiciye şarkıyı yasattiriyor. yine kişiselleşiyorum. pyramid song'u daha dinlemeden ilk önce sözlerini okumuştum. sözleri öyle güzeldi ki belki de hayatımda ilk kez bir şarkıdan şiir tadı almıştım. bugün hala bu şarkının müziğine mi sözüne mi daha aşığım, bilmiyorum. ritmi çok acayip bir eser. grubun kullandığı ritmleri düşününce radiohead'in davulcusu olmayı asla istemezdim - ki davulun girdiği ikinci tekrarı belki de bu aksak ritmli davul nedeniyle daha çok seviyorum. hayatımıza giren, çıkan herkesin, geçmişimizin geleceğimizin aynı anda cennete giden bir botta olduğunu ve korkacak hiçbir şeyin olmadığını anlatan bir şarkı ne kadar güzel olabilirse, bu şarkı da o kadar güzel.

    ancak bu muazzam eseri takip eden pulk/pull revolving doors o kadar da matah bir eser değil. aslında tema olarak ilginç. hayattaki farklı tercihlerimizi doğrudan anlatmak yerine geçtiğimiz farklı kapılardan bahsediyor. "hayatta istediğimiz ama olmayan şeyler var" demek yerine "açılan kapı var, açılmayan kapı var" muhabbetine girmesini farklı buluyorum. thom yorke'un oynanmış sesi şarkının metaforik anlatımına uymuş. tarz olarak da albümün ilk şarkısına yaklaşıyoruz. ama tam anlamıyla "işte müzik bu" denilecek bir eser değil. hatta kimsenin "ya bir pulk/pull revolving doors açayım da dinleyeyim" diyeceğini sanmıyorum. bir tutam insan ve enstrüman sesi bir araya konmuş ve şarkı olmuş.

    bu çalışmadan sonra ise yine pyramid song tarzına dönüyoruz. ancak bu sefer thom yorke'un ağzı bal damlamıyor, onun yerine alayına meydan okuyor. bir diger farklılık da bu sefer piyanonun yerini yumuşacık bir gitarin alması. yorke'un you and whose army'deki politik atarları ile bu sakince akan gitar iyi bir tezat oluşturmuş. şarkı çıktığında ufak çaplı bir olay olmuştu çünkü yorke açık açık bu şarkıda tony blair'i hedef aldığını söylemişti. ama sözleri aslında çok da politik değil. hatta "holy roman empire" göndermesini atıp, son bölümü bir an unuttuğumuzda, şarkının geri kalanı atarlı, vasat bir türkçe pop şarkısı gibi. bu bölümü "sen mi beni delirteceksin? sen kimsin? kralınız gelsin" (aa holy roman empire'ı atmaya gerek yokmuş) diye çevirip kendi kendime eğlendiğim doğrudur. ama sert sert çalınan piyano eşliğinde söylenen "hayalet atları sürmek" imgesini güçlü buluyorum. kötü şarkı değil ama çıkardığı tartışmayı düşünüp, tüm pakete baktığımda şarkıyı eskiden bulduğum kadar havalı bulmadığımı söylemeliyim.

    albümün en rock şarkısı i might be wrong olsa gerek. jonny greenwood'un hipnotik gitar rifi, şarkıyı baştan sona kadar sırtlıyor. colin greenwood'un bas gitarı da "open up, begin again" kısmında ve nakarat sonrasında belirgin ve şarkının rock havasını pozitif etkiliyor. radiohead'in eski günlerini özleyen dinleyicilerinin favori şarkısı olsa gerek. ancak arka plandaki ritm track, thom yorke'un hafif oynanmış sesi ve ara ara kulağa çarpan elektronik efektler, şarkıyı saf bir rock şarkısı yapmaktan alıkoyuyor. iyi de yapıyor bence. güzel bir sentez. özellikle şarkının sonundaki bir anda yavaşlayan kısmı çok başarılı buluyor. bir başka başarılı bulduğum yönü ise şarkının sözleri. umutsuzluktan kurtulup, kendini yeni bir hayata bırakmak isteyen bir adamı dinlemek zevkli, "yanılıyor olabilirim" demesi ise çok sempatik geliyor bana. albümün en iyi şarkılarından.

    benim için albümün favorisi, ve tüm zamanların en iyi radiohead şarkılarından biri, knives out. şarkının introsunu gitarda çalabildiğim gün çok mutlu olduğumu hatırlıyorum. aynı paranoid android'in girişi gibi gitarın 8. perdesinden başlıyor ve yine o şarkı gibi daha pese doğru ilerliyor. gitar çalmasanız bile iki şarkı arasındaki benzerlikleri duymak mümkün. thom yorke'un içli içli "bilmeni istiyorum, o geri gelmeyecek" sözleri ile açılan şarkı daha sonra nakarat ile farklı bir yöne doğru dönüyor. şarkının ne anlatmak istediğini tam bilmiyorum. ama o muazzam gitar melodisi ve yorke'un duygusal performansı nedeniyle neler anlatıldığının pek önemi kalmıyor benim için. hani bazı şarkılar vardır, çok güzeldir saatlerce konuşursun. çok nadir olsa da bir de knives out gibiler vardır. çok güzeldir ama anlatması zordur, sadece dinlemek istersin. ama klibini izleyin, tamam mı?

    albümün ilginç eserlerinden biri morning bell/amnesiac çünkü herkesin bildiği gibi aynı eser daha farklı bir düzenleme ile (ve adında amnesiac olmadan) kid a'de yayınlanmıştı. o albümde büyük bir ölçüde klavye, bas gitar, davul eşliğinde daha sade ilerleyen ve fazladan bir outro'su olan bir eser dinliyorduk. amnesiac versiyonu ise daha düşük kaliteli, piyano, akustik gitar ve teften oluşan yavaş bir versiyon. kid a'de şarkıyi alip götüren taramalı tüfek gibi ilerleyen davul yok. radiohead şarkıyı bir de daha "dreamy" bir atmosferde yeniden yaratmak istemiş. bence çok gerekli bir hareket olmamis. bu albümden kısa süre sonra çıkan i might be wrong - live recordings'te şarkınin ilk versiyonu ile yer alması da radiohead'in de şarkıyı o haliyle tercih ettiğini gösteriyor olabilir.

    dollars and cents, şarkının yükünü sırtlayan bas gitar ve ağır ağır çalınan keman nameleri nedeniyle iç sıkıntısı veren eserlerden biri. yine şarkının politik mesajı ile örtüşen bir iç sıkıntısından bahsediyoruz. lakin benim için dinlemeyi de zorlaştıran bir iç sıkıntısı bu. bilmiyorum, belki de insanın sıkıntılı günlerine çok güzel soundtrack oluyor. keza yukarıda bahsettiğim o sıkıntılı günlerimde dinlediğimde daha çok hoşuma gidiyordu ama standart ya da mutlu bir günde fazla ağır kaçan bir şarkı. yorke'un inleyen nameleri de yardımcı olmuyor. gel gör ki şarkıda da dendiği gibi "be constructive with your blues". yorke bu bahsi geçen hüznünü ve karanlığı yanlış politikalar altında acı çeken insanları anlatmak için kullanmış. bir yandan "huzur içinde yaşamak istiyorum" derken bir yandan oto sansür yaparak "niye susmuyorsun? sus!" diyor. ama yorke susmuyor ve hepimizin farkli farklı ülkelerde gayri safi milli hasilada bir birim olduğumuzu yüzümüze vuruyor. yani sözleri, müziğine çalım atmış bir şarkı dollars and cents.

    çoğu insan hunting bearsi nedense sevmiyor ve alakasız buluyor. şaşkınlıkla karşılıyorum. benim için kısa ve tadında bir gitar eseri. albümün depresif sounduna cok ters düşmüyor. belki de radiohead'in gitarına o kadar muhtaç kalmışız ki bu albümde (ve grubun o döneminde), kısa da olsa böyle bir eser duymak hoşuma gidiyor. ayrıca iç karartan dollars and cents sonrası iyi bir mola.

    like spinning plates ilginç bir deneme. bilmeyen azdır ama yine de tekrar edeyim. şarkı aslında bir sonraki albüm hail to the thiefte ilk kez yayınlanacak i will'in daha elektronik bir versiyonunun tersten kaydedilmişi. youtube'da enstrümantal versiyonu tersten dinleme imkanı var, bir bakın derim. yorke, melodinin tersten olması yetmiyormuş gibi bir de ilk kıtayı tersten ezberleyip, öyle söylemiş ve bu performans tekrardan ters döndürülmüş. o yüzden ilk kıtayı sözlere bakmadan anlamak çok zor. sunmak istediği dönen tabaklar metaforunu daha iyi sunabilmek içinse nakaratta normale dönüş var. albümü özetleyen bir eser bence bu eser. pulk/pull revolver doors'taki gibi dönen bir cisim imgesi var, pyramid song'taki gibi bir nehre atlama imgesi var, dollars and cents'teki gibi bir politik hava var. tamamen kendi yorumumu yazayım: çubuk üstünde dönen tabaklar eğlenceli bir görüntü. bu dengeyi sağlamak ise büyük ustaların işi. ama öte yandan izleyinin başını döndürdüğü gibi biraz da manasız bir aktivite çünkü en ufak bir hatada tabaklar tuzla buz olacak. buradaki tabaklar hayatlarımız, tabakları döndürenler de siyasetçiler olabilir. kendine has havasını sevsem de şarkının i might be wrong - live recordings versiyonunu ayrıca tavsiye ederim. o düzenleme şarkının etkisini birkaç kat arttırmış.

    albümü kapatan life in a glasshouse, radiohead külliyatının en sevdiğim şarkılarından biri. bildiğin caz şarkısı gibi olmasını çok seviyorum. 2008'te kaybettiğimiz ingiliz caz sanatçısı humphrey lyttelton'ın başını çektiği ekip olmadan bu şarkıdan zevk alır mıydım bilmiyorum. ama o üflemeliler - özellikle nakaratta ve şarkının sonlarına doğru - kendi kafalarına göre bir şeyler çalarken, birbirinin içine geçmiyor mu? ahh ahh. yine kişiselleştireceğim ama cenazemde üç şarkı çalınma hakkı verilse, birini buna adarım (diğer ikisi de hazır). niye bilmiyorum ama şarkıyı dinledikçe içimi bir ağlama hissi kaplıyor. halbuki şarkının öyle ağlatacak bir konusu yok. hatta ünlü bireyler olmadığımız için transparan bir evde yaşamak, biri hep bizi dinliyormuş gibi hissetmek gibi tabirler şarkıyı biraz yabancılaştırıyor. ama şu var: bir çoğumuz bir taş atsan kırılacak kadar narin "glasshouse"larımızın içinde yaşıyoruz, "aman başımız ağrımasın" diye otosansur yapıp siyaset konuşmamaya çalışıyoruz (yine dollars and cents'e bir selam yollayalım), öte yandan millet birbirini linç ediyor, izliyoruz. olaya böyle baktığımızda ise kendimizi şarkının ortasına koyabiliriz. şarkının 30 saniye daha uzun bir versiyonu bonus track olarak bulunmakta. keşke saatlerce süren bir versiyonu olsaymış, ne diyeyim. youtube'da later... with jools holland'da canlı kaydedilmiş bir performansı da var. bu da çok özel bir an. kaçırmamak lazım.

    nasıl toparlamalı? tamamen hislerimi dinleyip kafamda 14 yaşıma döndüğümde, 5 üzerinden 5'lik bir albüm. yukarıda eleştirdiğim eserleri bile dandik kulaklıklarla dünyanın en güzel şarkılarıymış gibi dinlediğim günler kağıt üstünde uzak ama gözümü kapattığım anda yakın. ben o bahsettiğim yaşın iki katını bile aştım, radiohead çok iyi eserler çıkarmaya, ilginç deneyler yapmaya devam etti. ama amnesiac geri dönüp bakıldığında genel anlamıyla halen çok iyi. aksayan yönleri olsa da ok computer sonrası grubun bu kadar farklı işler yaparak zirvede tutunması büyük başarı.

    4/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: pyramid song, like spinning plates, knives out
5 entry daha