şükela:  tümü | bugün
6 entry daha
  • canım paul mccartney'in yeni albümü. ringo da paul da müziğe çok uzun ara vermeden hep yeni bir şeyler yayınlıyorlar. bu da takdir edilesi bir durum. aralarındaki tek fark şu: ringo naif barış şarkılarıyla kendi çekirdek kitlesine hitap ederken, paul hala göz önünde olmak istiyor ve bu yüzden genç sanatçılarla çalışmaktan ya da sosyal medyayı aktif olarak kullanmaktan cekinmiyor. egypt station da bundan nasibini aldı, carpool karaoke'ler, sürpriz konserler, büyük söyleşiler derken albüm listelerde birinci sıraya çıktı. 70'lerindeki bu adamın müziğinin bu kadar çok insana ulaşması çok önemli. peki bu müzik nasıl bir müzik? biraz bundan konuşalım.

    risksiz bir albüm egypt station. müzikal anlamda yüzümü ekşittigim bir an yok. eli yüzü düzgün rock altyapilara sahip, arada uflemeler ile zenginleştirilmiş, elektronik efektlerin tadında kullanildığı bir eser. ama diğer taraftan öne çıkan, akılda kalıcı rifler ya da müzikal bir performans yok. "vay soloya bak, bak bak bateri coşmuş" dediğim pek bir an olmadı. istisna olarak ilk aklıma gelenler "back in brazil" ve "despite repeated warning"'in bazı pasajları. bunlara da değineceğim.

    akılda kalıcı olan şeyler daha çok paul mccartney'in yazdığı melodiler. özellikle daha duygusal eserlerde mccartney'den gelen çıkıp gelen ezgiler çok etkileyici. adam, beatles'tan beri kulağı rahatsız etmeyen pop/rock şarkıları yazmada usta. ama eskiden yaptığı gibi müzikal denemeler yapacak çağı çoktan aşmış. bu albümde de pek bir risk almadan çalışmış. lakin donemimizin prodüksiyon anlamında çok parlatılan ama şarkı namına pek bir şey bulunmayan eserlerini düşününce risk almama kararının kendisi riskli oluyor. soz bakımından ise aradığımı pek bulamadım. yaşlandıkça daha olgun ve bilgin sözler beklesem de kendisinden, 1960'larin başında "she was just seventeen, you know what i mean" diyen bu adam, 2018'de benzer genç kalan aşıklar temalı basit sözlerle idare ediyor. politik göndermeler de bir o kadar basit kaçıyor. ama bu adam yazdığı şarkılara açik açık silly love songs diyen ve dünyanın bunlara da ihtiyacı olduğunu söyleyen biri. macca'dan basit aşk şarkılarindan fazlasini beklememeli.

    opening station ile yolculuğumuzun başladığını anladıktan sonra i don't know ile albüm açılıyor. şarkının introsu diyebileceğimiz piyano bölümü çok etkileyici. aynı etkileyici hava şarkının nakaratında da yer alıyor. mccartney bu tarz piyano balladlarında zaten hep çok iyi olmuştur. sözler girdiğinde bateri ile desteklenen kısım ise daha eğlenceli bir sound'a sahip olsa da sözlerin kendisi hüzünlü. albüme daha enerjik bir başlangıç yapacağını tahmin etmiştim ama paul mccartney, beni olumlu bir şekilde şaşırtmış oldu.

    beklediğim enerji ise come on to me'de mevcut. oldukça basit ve zararsız bir rock şarkısı bu. enstrümantal kısımlarını beğeniyorum. arka planda eğlenceli bir fon müziği çalmak isteyenler için ideal. bunun dışındaysa bir türlü bitmeyen, bol bol tekrara düşen de bir eser. 2 dakika civarında bitirseler 2018'de çıkmış bir erken dönem beatles şarkısı olabilirmiş.

    beatles demişken, happy with you'nun da the white album'de yer alabilecek folk tarzı bir macca bestesi olduğunu belirtmek lazım. sözleri oldukça basit. "nowadays my days don't have to be sad, cause i'm happy with you, i got lots of good things to do" tarzında ilerleyen sözler 15 yaşında birinden çıkmış gibi. bana gereksiz naif geliyor böyle şeyler.

    who cares oldukça düz bir rock şarkısı. daha fazla ne denir bilmiyorum. buna rağmen macca şarkıyı setlist'ine almış. bu kadar şarkı varken niye buz anlaması zor.

    fuh you'ya isminden dolayı oldukça uyuz olmuştum en başta. halen de bilerek yaratılmak istenen ve oldukça yapay bulduğum "ooo koskoca paul mcartney, fuh you diye isim koymuş" goygoyunun çok saçma olduğunu düşünüyorum. macca'nın gençlere sempatik görünmek için rihanna'lara, kanye'lere yanlayan, kendall jenner'lı komik video kasan, "fuh you" diye isim koyan bir adama dönüşmesi bence kendisine zarar. halbuki şarkı bu goygoylara gerek duymayan bir şarkı. oldukça önyargılı dinlemeye başladığım eser, albümde belki de prodüktörünün greg kurstin yerine şarkıya da katkı bulunan ryan tedder olması nedeniyle daha farklı bir havada. reggae havasında başlayan şarkı daha sonra coldplay'in son dönem pop rock eserleri gibi bir hale dönüyor. klasik mccartney sound'undan uzak olsa da abartıya kaçılmamış. mccartney'in "for/fuh you"larında o kadar inceye artık çıkamadığı için geri vokallerin girdiği kulaklardan kaçmıyor. sözler yine fazlaca basit. ama single olmayı hak etmiş, taze bir mccartney eseri olmuş. ah bir de şu isim olmamaydı.

    confidante country havalı tatlış bir eser. albümün en dikkat çekici eserlerinden olmasa da söz olarak sanırım en beğendiğim şarkı.

    people want peace sanki ringo starr için yazılmış ama mccartney son anda fikir değiştirince bu albüme alınmış gibi. acayip naif bir barış şarkısı. o kadar naif ki "cheesy" diyebileceğimiz bir halde. mccartney de bunu kabul ediyor ki şarkıda "mesaj basit, kalbimden geliyor ve biliyorum bunu daha önce de duydunuz ama ne farkeder" diyor. ama paul baba, bunu cidden bin kez duyduk. sen bu mesajı şarkı sonunda küçük bir koroyla ve el çırpmalarla vermeye çalışırken, lennon 1969'da bunun daha samimisini give peace a chance ile vermişti.

    albümün beni vuran şarkısı hand in hand oldu. ilk dinlediğimden beri kafayı yiyorum. son zamanlarda beni bu kadar içimden vuran bir şarkı olmamıştı. aslında bu şarkının da sözleri naif ve basit. ama şarkının melodisiyle ve mccartney'in yorgun sesiyle birleşince muhteşem bir kombinasyon olmuş. hani yazmıştım ya mccartney'den daha bilge, olgun şeyler bekliyorum diye. işte bu şarkıda görmüş geçirmiş ve şimdi tek istediği sevdiği insan ile el ele hayatının sonuna ilerleyen ve hayata dair planlar kurmaya da devam eden birini duyabiliyorum. "gonna take it to another level, you and me" kısmının melodisi herhalde en harika yer. üşenmedim baktım, içindeki "fdim" akoru bu muhtesemligin nedeni olabilir. flüt de şarkıya çok iyi gitmiş. herhangi bir mccartney best of'unda almasını çok isterdim.

    dominoes albümün etliye sütlüye bulaşmayan ama iyi olan şarkılarından biri. nakaratı güzel ve çok saçma gelebilir ama bu nakaratta sia havası alıyorum ama bu aslında o kadar da saçma değil çünkü prodüktör kurstin'in daha önce çalıştığı isimlerden biri sia.

    albümün en ilginç şarkılarından birisi back in brazil. bence çok iyi bir şarkı olabilirmiş. girişteki klavyeler ve ona eşlik eden perküsyon, şarkıya süper bir hava verip şarkıyı bambaşka bir yere oturtmuş. özellikle her kıtadan sonra duyduğumuz mini klavye solo çok iyi. nakarat sonrası duyduğumuz üflemeliler de çok başarılı. şarkının hikayesi basit ama güzel. brezilya'da her şeye rağmen kendilerini aşka ve eğlenceye adayan bir çiftin hikayesini dinliyoruz (bu havayı klipte ise pek verememişler). çok iyi bir şarkı olabilirmiş demistim ama maalesef olmamış. birincisi, "ichiban" kısmı ne müzikal olarak, ne de mana olarak uymuş. brezilya ile ilgili bir şarkıdaki bu japonca kısım istemdışı olarak beşiktaş efsanesi rodrigo tabata'yı aklıma getirip duruyor. ikincisi de şarkı çok tırt bir şekilde bitiyor. illa mutlu son olsun diye macca abuk subuk bir bölüm eklemiş, çat diye de bitirmiş.

    do it now sempatik olmuş. müzik kutularında çalan şarkılar gibi. özellikle de kıtaları. vermek istediği pozitif mesaj da takdir edilesi.

    albümün herhalde en az sevdiğim eseri caesar rock oldu. biraz saykodelik havalar katmak istemişler. bu da şarkının tek ilginç yanı. ama mccartney'in sertleştirmek istediği sesi olmamış. mccartney helter skelter dışında hiçbir zaman bir hard rocker olmadı. vokali böyle bir tarza gitmiyor. vokaline konulan ekolar da bu şarkıdaki yetersizliğini gizleyememiş. "she's a rock"ı "caesar rock"a çevirme esprisini de manasız buldum. bitişi de oldukça tırt.

    despite repeated warnings, mccartney'in içindeki progressive rockçıyı ortaya çıkarmış. küresel ısınma temalı bir öykü anlatmak isteyen mccartney bunu farklı farklı müziklerle birleştirip, mini bir rock opera haline getirmiş. birinci bölüm fena değil. biraz umutsuz bir resim çizen mccartney, bunu hoş bir müzik ile desteklemiş. ikinci bölümde biraz hızlanıyoruz. buranın nakaratı iyi. kıtalar o kadar bence o kadar güçlü değil. part üç ise müzikal anlamda süper. üflemelilerin çaldığı melodi albümün en iyi kısmı olabilir. mccartney'in barack obama sevgisini gösteren "yes, we can do it" tekrarları ile de daha da gaza getiriyor. en sonunda başa dönerek şarkı bitiyor. sözler olarak o kadar heyecan verici bir durum yok. "janet", "planet", "plan it" kafiyeleri çok zorlama. gemiyi batıracak kaptanın yerine geçeceğini düşündüğümüz ana kahramanımızın aslında hiçbir şey yaptığı yok. ama sırf progresif havasından dolayı çok beğendiğim bir eser.

    çok gereksiz bir station ii sonrası albümün son eseri olan ve bir the kinks şarkısı gibi başlayan hunt you down'a geçiyoruz. bu üflemeliler ve elektro gitarın uyumlu gittiği iyi bir eser. sonundaki elektro gitar solosu iyi olmuş. sonra hiç ara vermeden naked başlıyor. bu şarkı klasik rock yerine daha çok paul mccartney tarzına yakın, biraz daha pop bir eser olmuş. bundan sonra da hiç ara vermeden c-link adlı bir bluesy enstrümantal dinliyoruz. bu üç eser ayrı ayrı ortalama eserler ama neden bir araya getirilmişler hiç anlamadım.

    özet geçersek, sansasyon peşinde koşmaktan vazgecmemesine rağmen paul mccartney müziğinden ödün vermemeyi becermis. en dandik bestesi bile belli bir seviyenin altına düşmüyor. özellikle sesine daha yakışan piyano balladlarinda mccartney'in o güzel müziği tamamen ortaya çıkıyor. sözler basit, güncel göndermeler eh, ortalama şarkı bol ama genel olarak bakıldığında dinlenmesi zevkli bir eser ve bazı şarkılara eminim ki daha sonra geri döneceğim. bu da tamamen bayginlasmis ya da kendini popa kaptırmış bir mccartney dinlemekten çok daha iyi.

    3/5 verdim gitti
    albümü en iyi temsil eden şarkılar: fuh you, ı don't know, confidante
3 entry daha

hesabın var mı? giriş yap