şükela:  tümü | bugün
5 entry daha
  • “gün batımı gibi kaybolmak istedim. ölmek çok korkutucu. keşke hiç var olmamış gibi kaybolabilseydim.”

    haruki murakami'nin kısa hikayesi barn burning'in sinemaya adaptasyonu olan bu hikaye, bir ilişki draması olarak başlayıp daha ötesine geçiyor. filmin başından itibaren seyirciyi çok güçlü bir tekinsizlik ve belirsizlik hissi sarmakta. aşk üçgeni gerilimi, platonik aşk, aile yükümlülükleri, toplumsal cinsiyet, sosyal statü farkları gibi temaları iç içe geçirerek, bunları muğlak bir hikayenin fonunda sunabilmesi takdire şayan.

    filmde gerilimin inşası çok başarılı. öfke adeta gerilen bir yay gibi mütemadiyen rahatsız etmekte. sistematik olarak yükselerek tedirgin ediyor. ana karakterle o kadar bütünleşiyorsunuz ki, sürekli istim üstünde gibisiniz. her an bir şey olacakmış hissi. sessiz telefonlar, yemek yapmayı tanrı'ya kurban vermek olarak tanımlayan bir tür ne idüğü belirsiz kaymak tabaka insanı. ve içsel arayışta olduğu bariz tuhaf bir kız.

    ana karakterin de ne düşündüğünü ve neyi, niçin yaptığını asla kestirememek filmin bol entrika kokan atmosferini perçinliyor. suratındaki o kalıplaşmış alık ve mimiksiz ifadenin altında hiçbir anlam bulamamak bile başlı başına sinir yıpratan bir deneyim. hiçbir soruyu cevaplamak için acele etmiyor film; hakkında ne kadar düşünürsek, o kadar çok soru kalıyor geride. gerçeklik duygusunu en ham haliyle vermekte çok başarılı. minimalist yapısı ve sakinlikle bezeli dokusuyla gerçek hayatın portrelerini izliyoruz esasen. her şeyi çok gerçekçi bir şekilde hissettiğiniz ama gördüklerinizi tanımlamakta zorlandığınız bir rüya deneyimi gibiydi aslında bu filmi izlemek. o klişe tabirle şiirsel sinema da diyebiliriz pek tabii ki. kentsel ve kırsal alanların sinematografisiyle her karakterin gerçek doğasının ortaya çıkışını izlemek, sinema sanatını neden sevdiğinizi size bir kez daha hatırlatıyor.

    anlatının seyrindeki beklenmedik dönüşlerle allak bullak olabiliyorsunuz. jongsu'nun kafa karışıklığıyla seyirci olarak manipüle olmak işten bile değil. bulmaca çözer gibi veyahut labirentte ilerleyen bir kobay faresi ruh halinde hissetmek serinkanlı kalabilmeyi zorlaştırıyor.

    seyircinin kafasında daima küçük küçük sorular oluşuyor. her ayrıntıda, her gelişmede soruların ardındaki gizemi çözmeye çalışıyorsun. ilerledikçe kimi sorular eleniyor, kimileri dönüşüm geçiriyor. filmin interaktif bir havası var. seyirci olarak hikâyeden tek bir an dâhi dışlanmıyorsun. hep içindesin. tüm o belirsizliğin yarattığı gerilim ziyadesiyle boğucu. bu denli yalın ve esrarengiz anlatımla bile yönetmen algılarınla çok etkili bir şekilde, ustalıkla oynuyor.

    filmin ilk yarısında, protagonist ile özdeşleşip "maruz kaldığımız" o takip ediliyormuş hissi, sanki sizi kötü emellerine alet edecekler tekinsizliği, ikinci yarıda ters istikamette ete kemiğe bürünüyor. bu kez merkezdeki karakterle beraber stalker moduna girerek saplantılı bir yolculuğa çıkıyoruz. filmi jongsu'nun bakış açısıyla deneyimlerken şüpheci ve paranoyak bir görüş ediniyorsunuz.

    spoiler

    başlarda, kız ile zengin adamı bizim köy çocuğuna karşı gizli bir tehdit olarak algılamak zor değildir. * kızın kaybolmasıyla beraber zengin adamın sayko bir katil olduğunu düşünmek de.. fakat son kertede asıl psikopatın jongsu olduğu ve onun sanrılarının tesiri altında savrulduğumuz ortaya çıkıyor. babasından nefret etmesi ama onun öfke ve şiddet eğilimini bizzat taşıması gerçeği çok çarpıcıydı. *

    jongsu sevişirken gardıropa gözünü diktiğinde orada birinin onları gözetlediği şüphesi seyirci olarak çok güçlü gelmişti. ama film bittikten sonra bu tür sahneleri düşündükçe aslında hepsinin jongsu'nun patolojik durumundan kaynaklandığı ihtimali ağır basıyor.

    iki erkek üzerinden taşralı-şehirli çatışması da çok ince verilmiş. sosyal sınıflar arası uçurum ana konunun çevresinde dönmektedir. taraf olarak da yerimiz bellidir. ana karakter üzerinden koreli gatsby'i paranoya bulutları arasından görürüz sadece. ben karakteri antagonist varlığıyla belki de filmdeki en ilgi çekici karakter. jongsu onu takıntılı bir şekilde takip ederken aslında ibrenin haemi'den kopup direkt ben'e kaydığını anlayamayız ve arabaya binerken "seni kıskandım" lafını duyarız gatsby'den. kıskandı, yok etti ve yaktı. çünkü o güçlü ve vurdumduymaz. yapabilir. yapmıştır. halbuki jongsu cephesinden yükselen kıskançlığın kıvılcımları yanmaktadır o vakit. yönetmenin attığı kancaları çözümlemeye uğraşırken asıl yanmakta olan şeyi net göremeyiz. son bu yüzden seyirciyi kamyon çarpmışa çevirir. paranoyak, sosyopat ve belki psikopat bir ana karakterin hastalıklı kafasıyla 2 buçuk saat geçirdik. yan etkileri titreme, şok ve mide bulantısı oldu.

    ben'in sera yaktığını söyleyip aslında yakmaması ilginçti. haemi gibi genç kızları öldürüp yakarak yok etme metaforu olarak düşündüm bu sera yakma hikayesini. jongsu etrafta ciddi bir arama yapmasına rağmen yanan tek bir sera bile bulmamıştı. ben'i düşünürsek tabiri caizse kasım kasım bir herif. ot içerken kendisiyle ilgili havalı ve sert bir hikaye uydurmak tam ona göre bir hareket olurdu. kundakçı olmadığı her halinden belli. ama seri katil havası kesinlikle vardı. önce, bunu bir tür mecaz olarak kullandığını düşünmek kolaydı ama film bittiğinde sadece çılgın gözükmek için uydurmuş olabileceğini de cepte tutuyorum. iki adam, iki zıt kutubu temsil ediyorlar. ama ikisi de kıskanç. biri aşık olduğu kadına en ağır ithamda bulunacak kadar arızalı biri. diğeri belki onu öldürecek kadar kıskanç. evet, zehirli erkeklik hakkında da çok şey söylüyor film.

    “iki tür aç insan vardır. küçük açlık ve büyük açlık çekenler. küçük açlık fiziksel olarak acı çekmektir. büyük açlıksa insanın hayatın anlamına karşı çektiği açlıktır. neden yaşıyoruz, hayatın anlamı nedir gibi şeyleri araştıran insan gerçekten açtır.”

    ben ve jongsu arasındaki kontrast aslında filmin metaforlarından biri. özellikle haemi için ben "küçük açlığı" temsil ederken, jongsu "büyük açlığı" temsil etmektedir. haemi'yi ona yakınlaştıran da jongsu'da bunu görmesi olabilir. öte yandan, kendi yalnızlığının izolasyonu içinde sevgiyi ve hayatın anlamını haemi'de bulan bir jongsu gerçeği de var. yani aynı zamanda haemi de jongsu'nun "büyük açlığı"nı temsil ediyor.

    elbette ki, jongsu'nun ben'e soktuğu bıçaklar sadece haemi için değildi. tüm kapitalist sisteme, iktidarı elinde tutana. her şeyi elde etme ve ezip geçme, yakıp yıkma gücüne sahip olana. işçi sınıfından soylu sınıfa atıldı o bıçak darbeleri. sınıfsal öfke tüm haşmeti ve azametiyle ben'in vücut bütünlüğünde patladı. uzviyetini yok etti.
92 entry daha