şükela:  tümü | bugün soru sor
131 entry daha
  • off lulu.. meşhur lou reed - metallica ortaklığı. büyük bir merakla beklendi, kimse beğenmedi. zaman zaman dalga geçilmek üzere bu eser tozlu raflardan indirildi, dalga geçildi ve o rafa geri konuldu. bu albümle o kadar dalga geçildi ki tepki olarak "aslında lulu süper bir albümdü" fikrini savunan bir karşıt grup da oluşturdu. peki bu albüm bu nefreti hak ediyor mu? fikrimi az sonra söyleyeceğim. ama önce biraz tarih.

    lou reed ile metallica'nın ortak bir albüm çıkaracağını duyduğumda aklım başımdan uçmuştu. metallica, zaten yıllardır sevdiğimiz, saygıdığımız bir grup. lou reed ise bu albüm çıkmadan üç-dört sene önce ciddi bir biçimde dinlemeye başladığım ve hayran kaldığım the velvet underground'ın beyni. iki ismi de ayrı ayrı sevdiğim için bir araya gelme fikirleri heyecan veriyordu ve çoğu insanın aksine çıkacak müziğin kalitesinden hiçbir şüphem yoktu. şüphesi olanları elbette anlıyorum. ikisi de rock müzik diye adlandırılan geniş bir şemsiyenin altında yer alsa da metallica cayır cayır metal müzik yapan bir grupken lou reed ise daha entelektüel camiaya hitap eden art rock'ı ile bilinen bir adam olduğu için bu iki farklı dünyanın bir araya gelmesi akıllarda soru işaretleri doğurmuştu. ama olaya başka açıdan da bakılabilir. metallica, aslında oldukça muhafazakar olan metal camiası içinde farklı çalışmalara dalmaktan çekinmeyen bir gruptu: senfoni orkestrası ile kayıt yapması, cover albümünde nick cave yorumlaması, some kind of monster ile en kişisel anlarını belgeselleştirmesi bunlardan sadece birkaçı. lou reed ise zaten hem vu ile hem de kendi solo kariyeri ile farklı şeyler denemeyi kendine rol biçmiş bir adamdı. metal machine music diyerek susmak kafi.

    metallica ile lou reed'in yolları ilk kez 2009'da metallica'nın rock'n'roll hall of fame'e dahil edilmesi ile kesişmişti. metallica, o gün çok kral bir hareket yaparak kendilerini etkileyen üç sanatçıyla aynı sahneyi paylaştı. bunlardan biri ozzy osbourne'du. bu şaşırtıcı değildi. ikincisi the kinks vokalisti ray davies'ti. şaşırtıcı ama düşününce akla yatkın bir tercihti. üçüncüsü ise lou reed oldu. reed, ne anlamda metallica'yı etkiledi hala anlamasam da ekibin sweet jane cover'ı oldukça iyiydi. ben lulu'dan bu tarz parçalar bekliyordum. kısa, şiirsel ve vurucu. halbuki ben nereden bileyim ki lou reed'in artık velvet underground tarzı işler yapmadığını? lulu ile birlikte reed'in son iki albümüne kulak kabarttım. the raven'dan dinlediğim şarkılar aslında iyiydi ama reed'in artık bir "müzisyen" yerine bir "sanatçı" olduğunu kanıtlıyordu. hudson river wind meditations ise enstrümantal, pek garip bir çalışmaydı. eğer bu solo çalışmaları önceden bilseydim lulu'nun bana ne sunacağını tahmin ederdim.

    sadede gelelim: lulu, iyi bir albüm değil. hatta açık açık kötü bir albüm. ama yaratıldığı için de memnun olduğum bir albüm. metallica da lou reed de "comfort zone"larından çıkıp yeni bir şeyler deneme riskine girmişler. maalesef sonuç hayal kırıklığı. iki taraf da bu hayal kırıklığından zararsız çıktı. metallica, hardwired... to self destruct ile hayranlarını memnun edecek bir albüm yayınladı. reed de bu albümden şarkıları solo konserlerinde söyleyerek bunları ne kadar sahiplendiğini gösterdi ve maalesef kısa süre sonra hayatını kaybetti. yani hayat iki taraf için de devam etti. sonuç olarak bu albüm iki tarafın da görkemli kariyerlerine kara bir leke olarak da düşmez.

    peki bence lulu niye kötü bir albüm? 1) vokaller. maalesef lou reed'in vokal performansı çok kötü. şarkı sözlerini şiir gibi okuduğu anlarda bile seni çatallaşan reed'in şarkı söylemeye çalıştığı anlar oldukça kötü bir karaoke hissi veriyor. sadece sesi de değil. reed'in ritme uyamaması da dinleyici için ayrı bir problem. hetfield'in vokalleri tek başına fena olmasa da reed ile düet yaptıkları yerlerde ikilinin sesleri hiç ama hiç birbirine uymuyor. 2) şarkı uzunlukları. neredeyse 1,5 saat süren bir albüm bu. ama bu 1,5 saati dolduracak materyal yok. metallica, şarkılara genellikle bir-iki gitar rifi eklemiş. dakikalarca bunu çalıyor. yani ortada 8:30 dakika sürse de bizi müziğe doyuran ve hiç sıkmayan master of puppets tarzı eserler yok. sözlerde de aynı problem var. aynı sözleri döne döne aynı melodilerle dinliyoruz. 3) sözler. reed, birçok dönemdaşı gibi oldukça şairane sözleri ile tanınsa da bu albümde o sözlerden eser yok. dinleyiciyi şok edici sözler yazmak istemiş reed ama başarısız vokal performansı ile birleşen acayip şarkı sözleri, şarkıları gülünç duruma düşürmüş. hele reed'in bir kızın ağzından konuştuğu anlar hiç estetik durmuyor. peki reed neden bir kızın ağzından konuşuyor? 4) konsept. lulu aslında bir konsept albüm. alman yazar frank wedekind'in iki tiyatro oyunundan etkilenmiş. oyun, güzelliği ve cazibesi ile herkesi kendine aşık eden lulu'yu ve onun tatminsizliğinin başına açtığı işleri anlatıyor. bu öykü ana hatları ile bilindiğinde, lulu'nun bu garip sözleri biraz anlam kazanıyor. lakin, yine de bazı şarkıları bu iki oyuna bağlamak zor. yani albüm konsept albüm olmak için yola çıkıp, hiçbir zaman tam anlamıyla bunu başaramıyor.

    albümü beğenenlerin neden beğendikleri ile ilgili birkaç yorum okudum. bazıları "zamanla anlaşılacak" diyor. ama neden ki? belki ileride hiçbir müzisyenin risk almadığı aşırı sıkıcı bir döneme şahit olursak, lulu'da alınan riski daha çok övebiliriz - ki ben bu riski övüyorum zaten. ama zaman içinde ne vokaller düzelecek ne de şarkı sözleri daha anlamlı gelecek. bazıları "siz anlamadınız, bu bir konsept albüm" diyor sanki her konsept albüm otomatikman beş yıldızı hakediyor gibi. kendi derdini başka bir materyale baktırmadan anlatan o güzelim konsept albümler nerede bu albüm nerede? "kolaya kaçıp, ana akımı memnun edecek bir şey üretmemişler" diyorlar ama her avantgarde albüm iyi olacak diye bir şey yok. the velvet underground da ana akıma karşı duran bir art rock yapıyordu. dönemin ana akımı olan the beatles'ından folk rock'ından çok farklı duran velvet underground & nico bir döneme damgasını vurmuş çok önemli bir albümdü. lulu ise kötü bir albüm. en sevdiğim yorum ise şu: "david bowie bu albümü beğenmiş, demek ki güzel albüm". ok.

    gelelim albümün şarkılarına. doğruyu söylemek gerekirse brandenburg gate'ın ilk notalarını duyduğumda beklentim oldukça artmıştı çünkü metallica'dan duymaya alışık olmadığımız tarzda akustik gitar melodileri kulağımıza geliyor. bunun nedeni ise introyu hetfield ya da hammett'in değil, reed'in çalması. şarkının ilk cümlesi albümün kapağındaki mankeni gözümüzün önüne getiriyor. lou reed'in duyduğumuz ilk performansı yukarıda eleştirdiğim kadar kötü değil. daha sonra metallica şarkıya dahil oluyor. bütün şarkı boyunca çaldıkları şey üç akordan oluşan bir motif. kulağa oldukça pozitif gelen bir ezgi aslında ama tüm albümde olduğu gibi sonsuza dek devam ettiği için bir noktadan sonra pek de bir şeye benzemiyor. james hetfield'in bir anda "small town girl" diye nakarata girdiği kısımlar bir garip. hetfield'in bütün şarkı boyunca "small town girl" demesi ayrı garip. hetfield ile reed'in aynı anda "small town girl" dedikleri anlar daha bile garip. lou reed çatallı sesiyle tembel, madde etkisi altında, berlin sokaklarında dolaşıp, film yıldızlarının hayalini kuran aklı bir karış havada bir kızı anlatıyor. hem söz, hem müzik olarak albümün katlanılabilen şarkılarından biri bu şarkı ama buna rağmen monoton gitarlar, monoton "small town girl" ve reed'in şarkının temposuna uymaya çalışıp beceremediği sözlere rağmen katlanılabilen diyorsam bir bildiğim var.

    çünkü lou reed, the view'de metallica'nın rifinin üstüne kafasına estiği gibi sözleri okuyor. bu sözler sanırım ilk şarkıdaki hanımefendiyi anlatmaya devam ediyor. insanları güzelliği ve gerçekliği ile kendine çeken, ahlak anlayışı olmayan, eğlence dışında hiçbir şeyle ilgilenmeyen ve para karşılığı karşısındakilerin canını acıtan mazoşist bir fahişeyi dinliyoruz. gel gelelim, james hetfield'in artık bir meme olmuş "i am the table" kısmı gerçekten de komik. ve ben verilmek istenen mesajı gerçekten anlamıyorum. ilk nakaratta "ben tabletim, bu 10 hikaye" kısmı tamam, hz. musa falan, bu cepte. ama "ben görünüşüm, ben masayım, ben görünüşüm, ben masayım, ben tüm bunlarım, ben köküm, ilerleme, saldırgan, ben masayım" nedir? acaba "ilkinde "tablet" dedik, şimdi de "table" diyelim" diyerekten bir kelime oyunu mu oynadılar? en azından bu şarkının bir değil iki farklı rifi artı bir gitar solosu. yani müzikal anlamda az da olsa bir çeşitlilik duyuyoruz. "i'm the table"lı nakaratın sözlerini atınca bu bölümdeki müzikal performans aslında iyi. ama şarkının ana rifi çok yavaş ve bu rif tekrar tekrar çalındıkça dinlemesi çok zor geliyor. sonuç olarak albümün ikinci şarkısında da kötü ama hala katlanılabilir bir durum ile karşı karşıyayız.

    pumping blood'ın girişinde kemanlarla yaratılan ürkütücü atmosfer şarkı boyunca kullanılan feedback efektleri ile tüm şarkı boyunca devam etmekte. "dıdım dıdım dım dım dım" diye giden gitar rifine lou reed'in "pumping blood" cığırtmaları eşlik ediyor. reed, kaydı o kadar boş vermiş ki sonlara doğru bu iki kelimeyi melodiye uydurmayı bile bırakmış. en azından bu şarkıda birkaç atraksiyon var. mesela ikinci bölüm daha sakin ilerlerken james ve lars yavaş yavaş hızlanıyorlar. o sırada reed "come on james" diyor. bekliyorsun ki bu yükseliş çok çılgın bir şeye dönüşecek, james bir solo atacak, etraf alev alacak. ama fıs. lou reed, kendi hikayesine dönüyor. bir ara spoken word'ü bırakıp şarkı söyleyecek gibi yapıyor ama şarkı söylemeye çalışması mısraları dümdüz okumasından da kötü. sonlara doğru bir kez daha james ve lars hızlanıyorlar ve bu sefer bu yükseliş güzel bir rife bağlanıyor. "jack, i beseech you" ve "supreme violation" kısmı müzik anlamında genel olarak güzel. en azından bir enerji var. ama o sözler.. "girişte kan, banyoda, çay odasında, mutfakta, bıçakları yayılmış. senin en keskin bıçağını yutacağım siyah bir adamın ç*kü gibi, kan fışkırıyor benden, ah jack, jack, sana yalvarıyorum".. ne diyeyim bilemiyorum ki.

    mistress dread manyak gibi hızlı bir davul ve ritm gitar ile başlıyor. tam "james hetfield, bunun üstüne öyle bir şarkı söyler ki thrash metal nedir, herkese gösterir" derken şarkıyla tamamen uyumsuz bir lou reed performansı giriyor. ve aynı rif (iki ufak varyasyon ile) dört buçuk dakika dan-dun dan-dun devam ederken, lou reed "şöyle evir beni, şöyle çevir beni, şöyle döv, böyle geçir" diyerek şairliğin dibine dibine vuruyor. öyle bir kuru gürültü ki, insan bir noktadan sonra "i am the table"a hasret kalıyor. bir de metallica sanırım beş kez bitirecek gibi yapıp bitirmiyor şarkıyı. hani insan düşmanına böyle işkence cektirmez.

    albümün en iyi şarkısı herhalde iced honey. metallica'nın whiskey in the jar yorumunu al, azıcık sertleştir. üstüne the velvet underground döneminden bir lou reed ekle. ortaya iced honey gibi bir şey çıkar. tabii hala gruptan sadece tek bir rif dinliyoruz, hala lou reed ve james hetfield aynı anda söylerken sesleri birbirlerine hiç gitmiyor, farklı tondan çalıyorlar. hala sözler bir garip. ama en azından lou reed, kendini ritme uydurmayı becermis. hatta neredeyse ilk kıtayı iyi söylemiş bile denebilir.şarkı lou reed metallica'ya "bak, sizin için böyle bir şey şarkı yazdım" demek için böyle bir demo kaydetmiş gibi. şarkıyı sadece hetfield'in yorumladığını düşünüyorum ki çok daha iyi bir sonuç ortaya çıkarmış. şarkının dakikalarca uzun sürmemesi ve tadı kaçmadan bitmesi ayrı bir artı (artılara o kadar hasretim ki sinekten yağ çıkarıyorum).

    cheat on me bir süre olukça iyi ilerliyor aslında. şarkının elektronik başlayan ve kemanlarla desteklenen enstrümantal kısmı lou reed'in bir önceki solo albümündeki ambient havayı andırıyor. tam sıkmaya başladığında elektro ve bas gitar'ın yaptığı ses efektleri ile şarkı avantgarde bir havaya bürünüyor. bu havada ilerlerken lou reed'in ilk kıtası da kulağa batmıyor. öte yandan albüm boyunca ilk ve son kez bu şarkının nakaratının sonunda james hetfield'i dinlediğimde, onun lou reed'den daha kötü bir performans gösterdiğini düşündüm. bir kez daha söylemeliyim ki ikili aynı anda söylediklerinde seslerinin uyumu sıfır. şarkının tek kötü yönü bu değil. şarkı, 11 dakika sürecek bir şarkı değil. 5. dakikadan sonra şarkı verebileceğinin maksimumunu vermiş durumda. ama yok. dakikalarca "why do i/you cheat on me/thee?" kombinasyonlarından oluşan soru cümlesini bir reed'den, bir hetfield'den, bazen de ikisinden birden dinliyoruz. şarkının sözlerinin de pek bir albenisi yok. tüm albümde olduğu gibi burada da aşık olmayan ama kendini millete aşık eden, duygusuz, aldatan hanımefendi karakterimizi daha da yakından tanıyoruz. albümün en kötü şarkısı değil ama bitmek bilmiyor işte.

    albümün ikinci cd'si frustration ile açılıyor. metallica'nın bu şarkının kıtalardaki performansı başarılı. yazdıkları rifler güzel. özellikle şarkının ana rifini oldukça sağlam buluyorum. kıtalarda lou reed, metallica'ya uymaya başarmış. derken şarkının nakaratı geliyor. gitar feedback'inin üstüne lars ulrich bateride öylesine bir şeyler çalarken, lou reed'in şarkı söylemeye çalıştığı anlar çok komik. arka planda yetişmen gereken bir melodi yokken, şiir gibi oku bitsin gitsin yani. değil mi? ama bu noktada reed'in şarkı söyleyeceği tutmuş. bir de "bacağıma ağrı saplandı, burnum kanıyor" derken eğlenceli bir tını tutturmuş. sözler yine canavar gibi: "senin canını acıtmayı çok istiyorum. benimle evlen, karım ol istiyorum. bir kız gibi spermsiz". neredeyse her şarkı gibi, bu şarkı da çok tekdüze. iyi kıta - tırt nakarat - iyi kıta - tırt nakarat - iyi kıta derken şarkı bitiyor.

    albümün en sıkıcı şarkılarından biri little dog. sol kanaldan yıllar sonra hayatında ilk kez eline akustik gitar almış birinin kafasına göre takılmasını dinliyoruz. arada gitar efektleri giriyor. lars ulrich, kafasına estikçe zillere vuruyor. şarkının ikinci yarısında hayatım boyunca duyduğum en bayık davul performansı var. davul, ağır ağır ilerleyen bir saat gibi. vermek istedikleri mesaj gerçekten bu mu bilmiyorum çünkü bu mesajın şarkının sözleriyle bir alakası yok ama nedeni her ne olursa olsun bu performans hiçbir duygu kırıntısı içermeyen şarkıyı daha da bunaltıcı hale getirmiş. sözleri de inleyip duran ezik büzük bir köpeğin sahibinin ağzından yazılmış. ne şairane, ne de ilginç.

    dragon şarkısından akılda kalan en önemli şey lou reed'in çatallı sesiyle söylediği "hallucinaaaatiooon"lar. iki buçuk dakika kadar süren bu inlemeler en azından bir önceki şarkıya göre en azından bir miktar duygu içermekte. çok büyük ihtimalle lulu'nun tanrıçavari tavırlarından bıkmış ama ona hala aşık bir adamın hikayesini dinliyoruz. aslında bu bahsi geçen saplantı bence ilginç bir konu. bu konu ancak metallica'nın tam kadro şarkıya dahil olmasıyla daha dinlenebilir bir hal alıyor. aslında grubun çaldığı melodinin çok dikkat çekici bir özelliği yok ama çok durağan giden şarkıya en azından bir enerji katıyor. ama her şarkıda olduğu gibi belli bir yerden sonra aynı sözler tekrarlanıp dururken, aynı müzikal performans da tekrarlanıp duruyor. e bu da bir şeyler vadeden şarkının sunduğu şeyin lezzetli olmasını engellemiş. yine de ulrich'in performansı sağolsun şarkıyı dinlemem için bir neden var.

    junior dad, 19 dakika yerine 4 dakika sürse aslında fena şarkı değil. lou reed'in en iyi vokal performansı bu şarkıda. sözler de dikkat çekici. kurtarılmak ve sevilmek isteyen bir adamın hüznünü dinliyoruz. benim yorumlamama göre kendini boğularak ölmek üzere görüp, aklı rahmetli babasına giden bir adamın uyanıp, aynada kendine bakarak kendisini babası kadar başarılı olamamış bir "junior dad" olarak görmesi gibi bir hikaye var. konu gerçekten bu olmasa bile reed'in şiirselliğine en sonunda "heh, bak budur işte" diyebiliyoruz. metallica da bu şarkıya çok güzel giden the unforgiven iii ve hero of the day karışımı sakin bir arkaplan bestelemiş. yaylılarla da gerçekten hisli bir eser ortaya çıkmış. ama yine bu melodi sözler bittikten sonra dakikalarca devam ediyor. son 7-8 dakikada ise sadece yaylıları dinliyoruz. bu da çok gereksiz bir tercih.

    albümü ilk çıktığında da zor dinlemiştim, şimdi de zor dinledim, zor yazdım. ama böyle bir albümü ziyaret etmemek olur muydu hiç? 90 dakika içinde elbette kulağa güzel gelen şeyler var ama hiçbir zaman bu albüme dönüp, albümün herhangi bir şarkısını yeniden dinleyeceğimi düşünmüyorum. yine de iyi ki böyle bir albüm var ve iyi ki metallica, böyle bir deneme yapıp, olmadığını görünce kendi bildikleri yola devam etme kararı almış.

    1,5/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: junior dad, the view, cheat on me