şükela:  tümü | bugün
232 entry daha
  • müzik tarihinin en iyi albümlerinden. hakkında yazılması gereken her şey neredeyse yazıldığı için soru-cevap şeklinde gitsek nasıl olur? (albüm fikri için kc'ye teşekkürler. aslında "yapmayacagim" demiştim ama yılı güzel bir albümle bitirmek iyi olur sanki).

    - nedir bu albümü önceki pink floyd albümlerinden ayıran?

    - bu albümün önceki pink floyd albümlerine göre iki büyük farkının olduğunu düşünüyorum. birincisi, pink floyd'un bu albüm ile ilk kez tam anlamıyla bir konsept albüm kaydetmesi. adamlar için konsept albüm çok yeni bir şey değildi. yayınlanmış üç tane film müziği albümü kaydetmek, the man and the journey adlı konulu konserler vermek grup için çok önemli birer deneyim oldular. bunları denemeden bir konsept albüme soyunmak başarısız bir sonuç getirebilirdi. bir de bu konsepti bir sene boyunca konserlerde çalarak albümü iyice pişirdiler. sonuç leziz oldu. ikincisi de albümü dinlemek inanılmaz bir deneyim. kayıtlar o kadar güzel ki. kullanılan ses efektleri hala eskimemiş. bunlar dışında işlenen konularda, grubun muzisyenliginde önceki albümlere kıyasla çok büyük bir fark yok. grup, atom heart mother ile bence belli bir seviyenin üstüne çıkmıştı ve kariyerlerinin sonuna dek bu seviyenin altına asla inmedi.

    - peki nedir bu konsept albümün konusu? hatta bu albüm gerçekten bir konsept albüm müdür ki? the wall gibi başı sonu belli bir konusu yok gibi?

    - the wall, klasik anlamda bir konsept albüm çünkü ana karakteri, yan karakteri, ilerleyen bir öyküsü var. albümün boşu boşuna filmi çekilmedi. tdsotm ise the final cut ya da wish you were here gibi belli bir tema üstüne yazılmış bir çalışma. albümün ilk versiyonunun alt başlığında dendiği gibi bu albüm "muhtelif deliler için bir eser". albüm boyunca hayatın delilige sürüklediği insanları dinliyoruz. peki hayat bu insanları nasıl oluyor da deliliğe sürüklüyor? bazen para (money), bazen savaş (us and them), bazen de zamanın çok hızlı ilerlemesi (time) ve de ölüm (the great gig in the sky). albüm boyunca duyduğumuz konuşma kayıtları da bu delirtilme hissini albümün başından sonuna dek dinleyiciye veriyor. basit bir tema aslında ama çok iyi işlenmiş. bunda bütün sözleri tek bir şarkı yazarının (roger waters) yazmasının etkisi de var.

    - bu albüm bir roger waters albümü diyebilir miyiz?

    - bunu demek biraz zor. mesela bu albümü rick wrightsız hayal etmek imkansız. the great gig in the sky ve us and them gibi iki muazzam eser, wright'ın floyd için ne kadar önemli bir güç olduğunu gösteriyor. özellikle us and them, sozleri bakımından bir the final cut şarkısı gibi. ama wright'ın piyanosu bu şarkıyı alıp the final cut'takilerden çok daha başarılı bir yere götürmüş. ayrıca waters'ın sözlerini ondan fersah fersah ötede bir vokalist olan david gilmour'un söylemesi çok doğru bir tercih. ayrıca başta "time" olmak üzere, gilmour'un gitarı albümün en güzel anlarını oluşturuyor. bu nedenle her ne kadar bütün sözler waters'ın kaleminden çıksa da bu albüm tam anlamıyla bir pink floyd albümü. öte yandan yine de kısa süre içinde grubun liderliğini iyiden iyiye ele geçirecek waters'ın ayak sesleri tabii ki duyuluyor.

    - nick mason?

    - floyd, saykodelik özelliğini kaybettikçe grupta mason'ın görünürlüğü de azalıyor. mason, set the controls for the heart of the sun gibi şarkılarda kendisini gösterebilen bir insan. tdsotm ile mason, kendisinin şarkı yazarlığı da olmayınca, bence bir stüdyo muzisyenine dönüşüyor. yine de "time"in introsunda yaptığı şeyler çok iyi.

    - herhalde bu noktada grubun müziğinde syd barrett'ten pek bir etki kaldığını söyleyemeyiz.

    - müzikal olarak bir etkisi kalmıyor artık, evet. albümün bu kadar tutmasının nedenlerinden biri de bu diyebiliriz. bu albüm grubun uzun uzun, deneyselligi yüksek şarkılar içermeyen ilk albümü. keza ilk dönemin dikkat çeken pastoral eserleri de yok. oldukça odaklanmış, sağlam şarkılar bunlar. şarkıların bestelenmesinde deney yapılmamış, tüm deneyler onların kaydında uygulanmış. öte yandan barrett mitinin gruptan tamamen uzaklaşması elbette mümkün değil. delilikten bahseden albümün barrett'in öyküsünden etkilenmesi normal çünkü grup bu üzücü olaya birinci elden şahitlik etti. brain damage da barrett'ten etkilenerek yazılan floyd şarkılarından sadece biri.

    - kayıtlar demiştik. nedir bu kayıtların sırrı?

    - bu albümü dinlemenin sinemada film izlemekten hiçbir farkı yok bence. hatta böyle hissettiren başka bir albüm var mı emin değilim. ses kalitesi seni inanılmaz bir biçimde sarıyor. bir kere albüm boyunca her enstrümanı en yüksek kalitede duyabiliyoruz. elde var bir. ikincisi albüm boyunca şarkıların verdiği mesajı hissettiren ses efektleri çok kaliteli. burada on the runı özellikle anmak lazım. bir insanın başına gelebilecek şeylerden kaçma çabası sağdan sola giden ayak sesleri, bir uçak kazası gibi efektlerle öyle bir verilmiş ki ben şarkıyı ne zaman dinlesem nefes nefese kalmış gibi hissediyorum. elde var iki. aslında bu efekt kullanımı ilk değil tabii. time'daki saat sesleri ile bike'ın sonu, on the run'daki sağdan sola geçen ses efekti ile granchester meadowstaki kuş sesleri, albüm boyunca duyulan konuşmalar ile astronomy domine başındaki konuşmalar arasında büyük paralellikler var. ama floyd, ilk kez tüm bu efektleri bütün bir albüme başarı ile yedirmeyi başarmış. bir de floyd'un yakın çevresinin söylediği ve artık ikoniklesmiş sözlerin şarkıların en can alıcı yerlerine konmuş olması var. mesela "i am not frightened of dying. any time will do, i don't mind. why should i be frightened of dying?there's no reason for it, you've gotta go sometime". şimdi bu söz olmasa the great gig in the sky eksik kalmaz mıydı? elde var üç. tabii burada alan parsons'ı anmadan geçmek olmaz. the alan parsons project albümleri de bu albüm kadar olmasa da benzer yüksek bir ses kalitesi içermekte. adam bu işin gerçekten ustası.

    - bu arada the great gig in the sky acayip bir deneyim değil mi?

    - muhteşem bir eser. wright'ı şarkıyı oluşturan akorları bir araya getirdiği için tebrik etmek lazım ama parsons'ın kolundan tutup şarkıya getirdiği clare torry'yi muhteşem sesi ve muazzam dogaclamasi için ne kadar ovsek azdır. torry, bildiğin kendi kafasına göre, tamamen içinden geldiği gibi bir performans göstermiş ve şarkının çehresini değiştirmiş. hep aklımı kurcalayan bir şeydir: bir enstrümantalist (ya da bu örnekte vokalist) bir şarkıya asıl besteci kadar kendi imzasını attığında künyeye adı geçmeli mi geçmemeli mi? torry'nin adı 2005 yılında bir dava neticesinde şarkı yazarı olarak wright'ın yanına eklendi. bu da çok özel bir durum.

    - albümdeki tek kadın vokal torry değil. bu da floyd için ilginç bir tercih değil mi?

    - kesinlikle öyle. time, brain damage ve eclipse'te geri vokalistlerin şarkıya kattıkları havaya değinmeden olmaz. pink floyd'un ilk şarkılarındanwalk with me sydney dışında benim hatırladığım kadarıyla ilk kez bu albumde kadın sesi duyuyoruz. bu tercih bir rock grubu için çok yenilikçi bir tercih. o dönemde daha çok soul şarkıcılarda bu tarz bir kadın geri vokaller tercihi görüyoruz. rock olarak o dönemden aklıma gelen tek örnek de lynyrd skynyrd. tam emin olmamakla birlikte bu tercihin gilmour ve wright'tan geldiği kanısındayım çünkü waters sonrası floyd konserlerinde bu tarz geri vokaller yer alıyor. floyd'un tek yenilikçi tercihi bu degil. money ve us and them'in saksofon soloları ile floyd müziğinde ilk kez bu enstrümanı duyuyoruz. yine on the run'da bir ems synthesizer kullanımı var. live at pompeii'de waters'ın bu enstrümanda on the run'ı nasıl yarattığına şahit olabiliyoruz. yani yenilikler üstüne yenilikler. hepsi de tutmuş.

    - hiç mi tutmayan bir şey yok?

    - yok valla. yani illa ki en kötü şarkı secmem gerekirse any colour you like'ı secerim. lakin, o da çok güzel bir şarkı. wright'ın klavyede yaptıklarına hayranım. ama işte sözleri olmayınca, adı da çok fazla şey sunmayinca albümün konseptine oturtması en zor eser bu oluyor. öte yandan adında albümün kapağına bir gönderme var en azından. çok da alakasız değil.

    - albümün kapağı da çok güzel bu arada.

    - belki biraz iddialı bir soz olacak ama bence albümün kapağı bu değil de daha önce düşündükleri gibi silver surfer olsa albüm bu kadar kült olmazdı. albümü bilmeyen birçok kişi bu prizma dizaynını bilir. eminim ki birçok insan önce kapağı görüp, sonra albümü merak edip albüme geçiş yapmıştır. kapağın bende uyandırdığı duygu şu: beyaz ışık hayatın kendisi, prizma grubun kendisi, renkli ışıklar da hayatın bize sunduğu farklı şeyler. yani grup olmasa biz hayatı tek renkli bir şey gibi görecek iken, bu albüm bize hayatın içindekilerini sunuyor.

    - peki neden "ay'ın karanlık yüzü"?

    - bu bence cevaplanması en zor sorulardan biri. bunu anlamak için bu kalıbın albümde nerede geçtiğine bakmalı. brain damage'tema "seni ay'ın karanlık yüzünde göreceğim" diyor. peki ne zaman? birçok örnek verilmiş ama kısacası etraftakilerle bağlantın koptuğunda. hatta spesifik olmak gerekirse "içinde bulunduğun grup başka ezgiler çalmaya başladığında" (ki en bariz syd barrett göndermesi). ay'ın karanlık yüzünün esprisi orayı hiçbir zaman çıplak gözle göremeyecek olmamız. yani hayatın delirttigi her insan sahne ışıklarının arkasında kalan bir gizemli yerde buluşacak demek. ama eclipse bu mesajı bir adım ileri getiriyor ve diyor ki "gün gelir, tüm bu delilere ev sahipliği yapan ay yaşamımızın kaynağı olan güneşin ışığını kapar". albümün en son repliği "ayın karanlık yüzü yoktur, aslında ay tamamen karanlıktır" da bu pesimist mesajı daha da pekiştiriyor. breathe ve time'da (ve sozsuz olmasına rağmen on the run'da) verilen "ne kadar cabalarsan çabala, zamanın acimasizligindan kacamazsin" mesajı ile birlikte bu ay ve güneş metaforlarinin albüme oldukça depresif bir hava verdiğini düşünüyorum. ama müziğin verdiği hava genel olarak bu kadar depresif değil.

    - the dark side of the moon, pink floyd'un sonraki kariyerini nasıl etkiledi?

    - finansal olarak elbette olumlu olsa da böyle bir albümü takip edecek doğru hamleyi yapmak floyd için sıkıntılı bir süreçti. aksi gibi ellerinde yeni şarkı da kalmamıştı. yani grubun ilk yıllarından sonra ilk kez sıfırdan başlamak zorundaydılar. o kadar fikir sıkıntısı icindelerdi ki ev eşyaları ile müzik kaydedip albüm yapma projesi the household objectse giriştiler ama sonuç husrandı. bir de tabii endüstrinin en büyük isimlerinden biri haline gelince grubun yine ilk yıllarında olduğu gibi müzik patronlarını mutlu etme zorunluluğu doğdu. müzik dünyası ile yaşadıkları bu sorunlar ve bu sorunlar sırasında o dünyadan kaçan syd barrett'ı an(la)maları, wish you were here'in çıkmasına yol açtı ve albüm çok başarılı olunca floyd, 1970'ler boyunca zirvedeki yerini korudu.

    - deginmedigimiz ne kaldı?

    - bana her zaman albümün tek bir şarkı ile öne çıkmaması ilginç gelmistir. yani albüm o kadar çok satmış ama the wall - another brick in the wall ya da wish you were here - wish you were here gibi bir albüm/şarkı ikilemesi çat diye çıkmıyor. illa ki birini söylersek money olur - single olması nedeniyle - ama albümün havasını en az yansıtan şarkı da bence o. bu da albümün bir bütün olarak ne kadar güzel olduğunun bir göstergesi.

    - son olarak, şarkı şarkı çok kısa yorumlar alsam?

    - speak to me, albümü hem ozetleyip hem merak uyandırıyor. breathe, bu kadar basit çalınan bu kadar etkileyici olması başlı başına bir büyü. time, floyd'un yazdığı en iyi sözlere sahip. on the run, en iyi müzikal deneyim. the great gig in the sky, içime öküz oturmasını sağlıyor. money, ikoniklesmiş bas gitar rifi sözlerindeki mizahi havayı golgelemesin. us and them, enstrümantal versiyonu modern çağın klasik müziği. any colour you like, daha önce de dediğim gibi klavyelerine kurban. brain damage, sadece bir gülüş ile tüm şarkının mesajı veriliyor (ve ilk dinlediğim pink floyd şarkısı). eclipse, en güzel kapanış şarkılarından biri.

    - kaç veriyoruz

    - elbette 5/5

    - albümü en iyi anlatan şarkılar

    - time, the great gig in the sky, brain damage
21 entry daha