şükela:  tümü | bugün
98 entry daha
  • robert heinlein'ın kaleme aldığı, paul verhoeven'ın (muhtemelen yapımcı zoruyla) da içine ettiği harika kitap.

    eserin sinema versiyonuna çok girmek istemiyorum ama bu tür filme alınmış eserleri filmden bağımsız değerlendirmek ve okuyucuya anlatmak zor oluyor. kişisel olarak bilimkurgu ve askeri filmlerin hastası birisi olarak bu iki alanda piyasada olan neredeyse tüm kalburüstü veya saçma filmleri izlemişimdir. bu filmi de 2 defa sinemada ve herhalde 75 kere filan da dvd'den izleyen birisi olarak filmin sürükleyici bir bilimkurgu olduğunu ancak kesinlikle bir mesaj kaygısı taşımadığını söylemeliyim. aklımda kalan enteresan bir nokta var filmle ilgili; film ilk çıktığında yeniyetme sinema eleştirmenlerinden biri kitabı okumanın verdiği gazla gazeteye neredeyse yarım sayfalık eleştirisini yazmıştı. o eleştiriyi filme gitmeden önce okuyan ben "vay arkadaş bilimkurgu olarak çekilen full metal jacket izleyeceğim." diye heyecan yaparken karşıma baya baya kanlı, bağırsaklı bir aksiyon çıkınca şaşırmış ama üzerinde fazla durmayıp filmi bu şekilde kabullenmiştim.

    gelgelelim yukarıda allah var paul dayının filmi, olduğu gibi kabullendiğiniz zaman, fena değil. yani standart bir amerikan aksiyonunda görebileceğiniz kadar göt, meme, özel efekt ve saçmalık içerse de gerek sürükleyiciliği gerek akılda kalıcı sahnelerinin fazlalığı ile sizi sıkmadan derdini anlatan bir film. ama kitap öyle değil... aman durun durun, (bkz: #32574914) numaralı entry'de yapıldığı gibi kitaptan birebir spoiler filan vermeye niyetim yok. yalnızca size kitabın içeriğini anlatmak istiyorum.

    kitabın kolay okunabilen bir kitap olmadığı kabul edebilirim. bu zorluk dilinden veya mantık yapısından değil de askerliğin sıkıcı jargonundan ileri geliyor. özellikle askerlikle uğraşmayanlar veya askeri mantık, düşünme yapısı ve kullanılan dile biraz yabancı olanları sıkacak bir kitap. gelgelelim bu kısımları geçerseniz, kitabın anlatıcısı (ve aynı zamanda kahramanı) olan j.rico'nun günümüzde çoğu kişinin de aklından geçen bazı düşünceleri anlattığı ciddi bir gelecek ütopyası çizdiğini görürsünüz.

    eğer "adil bir toplumsal yönetim sizin için nedir?", "insanın temel ihtiyaçları ve istekleri karşılandığında toplumsal açıdan ne gibi gelişme sağlanabilir?" gibi soruları kafanızda çok fazla düşünüyorsanız kitap size farklı fikirler sunabilir. bazı yerleri üstünkörü geçmiş gibi olsa da, mesela insanoğlunun doymak bilmeyen açlık/ihtiyaç hırsı ya da neleri ne kadar almaya hakkımız var gibi noktaları, tüm toplumun hem mutlu edilip hem de belki bu mutluluğun karşılığında "bedelinin istenmesi" gibi bir olgunun insan zihnine ne şekilde yerleştirilip işlenebileceğini anlatan güzel bir kitaptır. kitabın temelinde kurulan mantık ise insanın elde etmek üzere uğrunda çabaladığı şeylerin aslında doğuştan elde ettiği şeylere göre daha değerli olduğu ve bu noktadan baktığınızda hayatını bile bu uğurda verebileceğidir.

    militarist bir bakış açısıyla yazılsa da ince detayına inildiğinde kitabın anlattığı evren dahilinde askerlerin "aktif görevde oldukları" anda aslında toplumun yönetiminde kesinlikle söz sahibi olmadığı ve sivil otoritenin emrinde oldukları ama aynı zamanda mevcut savaş koşullarında sivilleri askeri amaçlar için görevlendirerek toplum hayatına yön veren bir statüde bulundukları gibi bir paradoks sizi karşılar. bu paradoks kitap evrenindeki yönetim sisteminin aslında ne denli zekice tasarlandığını anlatır. çünkü hayatı yöneten sivil otoritedir ve dünya ile kolonilerde yaşayanlar istediklerini yapmakta özgürdür. mesela kimse gelip de sizi askerlik için zorlamaz. imkanlar tüm insanlar için bir şekilde mevcuttur ve herkesle aynı koşullarda hayata başlayıp istediğiniz okula gidebilir ve istediğiniz işi yapabilirsiniz. elbette alacağınız eğitimler ve hedefleriniz için kurallar vardır, örneğin okulda alacağınız notlar. ancak toplum içindeki en onurlu statü olan vatandaşlığa ulaşabilmeniz için toplumun yararına uygun bir iş yapmanız gerekir ve bunu yapıp vatandaş olabilmenin en kestirme yolu ortalama 2 yıl süren bir askerliktir. gelgelelim bu size dikte ettirilmez, kişiler askerliğe zorlanmaz. kişi topluma daha faydalı olacağı alanı kendisi seçer ve eğer ileriye yönelik toplumsal hedefleri varsa o zaman vatandaşlığı kazanmak ister.

    starship troopers evreninde oy vermek, yönetimde olmak gibi toplum hayatına yön veren asli vatandaşlık unsurları ancak bunu hakeden kişilerce kullanılabilir ve bunu hakedenler de zaten ne kadar değerli bir şeyi elde ettiklerinin farkındadır. gelgelelim vatandaş statüsünde olmayanların da olanlardan tek farklı yönetimi seçmede bir söz haklarının olmaması ve memur olamamalarıdır. gerçi bu durum çoğu kişi tarafından sorun olarak görülmez çünkü kendilerini özgür hissetmektedirler, istedikleri kitapları okur, istedikleri şarkıları dinlerler, okulda çeşitli siyasal sistemler hakkında tartışmaları çok doğaldır. aynı şekilde bu kişiler vatandaş olanlarca hakir görülmez bilhassa sistemin işleyişine yardımcı olan kişiler olarak değerlendirilirler, ticaret yapabilirler, evlenebilir, çocuk sahibi olabilirler ve vatandaşların yararlandığı diğer sosyal haklardan yararlanabilirler. bu sistemi kuranlar ise 20. yüzyıl savaşları sonucunda haksızlığa uğradıklarını düşünen savaş gazileridir ve klasik hükümet sistemleri yıkılıp ortalığa kaos hakim olacakken devreye girip bu sistemi yani dünya federasyonunu kurmuşlardır.

    bir açıdan bakarsanız sistemi kuranların askerler olması nedeniyle askerlerin söz hakkının çok fazla olması beklenir. mesela her ne kadar film mümkün olduğunca düşündürmek uzak bir yapım olsa da bu nokta "mutlu bir askeri faşizm içinde yaşanıldığı, sistemin patronun askerler olduğu ve sivil bir otoritenin yönetimde olmadığı" gibi olumsuz bir mesajla verilmiştir. gelgelelim bu fikre rağmen ne hikmetse filmi izleyen herkesin atladığı şu nokta vardır ki klendathu seferinde başarısız olan ve sanki federasyonun tek lideri gibi aksettirilen sky marshal dienes'in başarısızlığın ardından hemen görevi bırakır ve geri çekilir. burasının aslında kitapla klendathu seferinin başarısız olması noktası dışında bir ortaklık yoktur ama bence yönetmen askeri yönetimin kendi içinde başarısızlık noktasında ciddi bir eliminasyon sistemine sahip olduğunu ve temel bir yönetim sorunu olan "iktidarı bırak(a)mamanın" yaşanmadığını anlatmaya çalışmış ve bir anlamda kitabın size dipten dibe hissettirdiği "hakeden hakettiğini alır, herkes hareketlerinin sonucuna katlanır!" fikrini aşılamaya çalışmıştır.

    kitap temelde anlattığı; "insan haketmeden aldığı şeylerin değerini bilemez ve bunları hoyratça kullanır. ama değerini bildikleri uğrundan çaba gösterdiği şeylerdir ve bunlar insan için çok daha kıymetlidir." mantığı ve vatandaş olup seçme ve seçilme hakkı kazanmasının uğruna çaba gösterilmesi gereken bir statü olması bunun, kişilere doğal hak olarak verilemeyecek kadar değerli bir hak olduğu fikrinin yani vatandaşlığın elde edilmesi için çaba gerektiren, hatta insanın çoğu şeyini feda etmeyi göze alabileceği bir kavram olarak yüceltilir. askerlik de bir insanın en değerli doğal hediyesi olan hayatından en kolay şekilde vazgeçme yolu olduğundan "insanın vatandaşlık statüsü uğruna ortaya hayatını koyması elde edilenin çok değerli olmasına neden olacaktır." mantığının doğmasına yolaçar. bunun dışında bu vatandaşlığın elde edilmesi sürecinde ortaya çıkan durumlarla ilgili olarak hakkaniyetle davranma, adil olma ve yapılan hareketlerin sorumluluğunu alma gibi canalıcı konularda da yabana atılmaması gereken tartışmaları kitapta görebilirsiniz.

    kitaba hakim olan bakış açısından bakarsanız size anlatılmaya çalışılan asıl fikrin biraz ötesi, çoğu ulusun öyle ya da böyle içine düştüğü bir tartışmadır; yalnızca belli bir ülke sınırları içinde doğmuş olmakla tüm yaşam boyunca o ülkenin geleceğini etkileyen her türlü konuda seçme ve seçilme hakkını kullanarak söz sahibi olmak ne kadar doğrudur? ülkeye yararlı onlarca iş yapmış olanın da 1 oy hakkı vardır, tüm zamanını tembellikle geçirenin de 1 oy hakkı vardır. bu durumda vatandaşlık (yani seçme-seçilme, memurluk yapabilme kısacası devlet görevlerine dahil olabilme hakkı) aslında uğrunda çaba gösterilmesi, hakedilmesi ve gerektiğinde fedakarlık yapılması gereken bir kavram değil midir? örneğin x ülkesinin bağımsızlık savaşından 20 yıl önce doğan bir erkek çocuk hem bağımsızlık hem de bağımsız olmanın getireceği vatandaşlık hakkı uğruna mücadele etmiş, savaşa katılarak hayatını ortaya koymuş ve kitabın anlattığı gibi vatandaşlığı kazanabilmek adına ucunda ölüm olan bir kumara girişmiştir. peki aynı ülkede savaşın olmadığı bir zamanda doğan başka bir çocuğun uğruna hayatın ortaya konulmasına değen bir kavramı hakkıyla kazanabilmesi için topluma faydalı bir iş yapmasını istemek kadar doğal birşey olamaz mı? öyle ya, herkes vatandaş olacak diye sürekli savaşın içinde olmak mümkün değildir. barış zamanı doğan o çocuk gençliğinde örneğin 5 yıl boyunca bir huzurevinde, hastanede veya çocuk yetiştirme yurdunda görev alabilir. tüm bu zamanını toplumsal yararı olan işlerle geçirebilir, aynı anda istediği eğitimi alır, istediği akademik ortama girer ve sonunda vatandaşlığı aldığında elindekinin hem bu ülke açısından kıymetini daha iyi anlar hem de toplumu daha iyi bir noktaya getirebilecek akademik donanımı kazanır.

    kitabın anlattığı fikirleri kendinizce düşünmeye başladığınızda kurulan mantık örgüsünün aslında gerçekçi bir ütopyaya dönüştüğünü farkedebilirsiniz. misal ulusların içine düştüğü bazı durumların, gerçekten de bilgisiz ya da daha doğru ifadesiyle cahil 'vatandaşlarca' çoğunlukla ufak bazı kişisel hesaplar karşılığında yaratıldığını ve aynı kişilerin ülkelerinin geleceklerinin düşüncesizce harcadığı konusuna katılmıyor musunuz? örneğin 1930'lar almanyası'nda çok kültürlü, zengin ya da toplumsal faydası fazla olan kişilerin çok tercih etmemelerine rağmen toplumun çok daha alt kademeleri tarafından benimsenen adolf hitler'e bir anlamda inanmak ve güvenmek zorunda kalmaları bu duruma ciddi bir örnektir. çünkü yapılan araştırmalar göstermiştir ki hitler toplumun genelde cahil, karınlarını doyurmak için bir işe ihtiyacı olan veya çıkarları için sürekli siyasi tercihlerini değiştiren küçük burjuva kesiminden oy almıştır. buna rağmen demokratik koşullarda yapılan seçimlerde hitler kesinlikle tek başına iktidar olacak çoğunluğu yakalayamamış, ancak kendisi ile birlik olmayı kabul eden bazı ufak partilerin yardımı ile iktidarı ele geçirmiş ama daha sonra siyasi sistemi ve seçim usullerini tamamen kendi lehine dizayn ederek kendisinden başka herkesi siyasetten silmiştir. şimdi bir an için oturup düşünelim, eğer o dönemde almanya'da seçme ve seçilme hakkını toplumun yararına kullanması gerektiğinin farkında olan bir seçmen kitlesi olsaydı hitler gibi kafası karışık bir demagog ortaya çıkıp tüm gücü kendisinde toplayabilir miydi?

    daha basit şekilde sorayım; ülke ile toplumun geleceğini düşünmeleri için 1 milyon kişinin fikrini etkilemek ve gerekli bilgiye, kültüre erişmelerini beklemek mi daha akılcıdır yoksa bu 1 milyon kişinin topluma yararlı çalışmalar yaptıkları çeşitli aşamalardan geçip tamamen kendi çabaları ile seçme-seçilme haklarını kazanmalarını ve o haklarını içlerinden çıkaracakları çok daha uygun adaylar için kullanmalarını ummak mı daha mantıklıdır?

    bize şu ana dek öğretilen bazı şeylere bakarsanız genel bir doğruluk içinde olduklarını görürüz, mesela "diktatörlük kötüdür" ya da "topluma oy kullanma hakkı verirsek sıkıntılı durumların önüne geçebiliriz". evet tüm gücün tek bir kişi (bkz: adolf hitler) veya belli bir zümreyi temsil eden bir grup ya da insan (bkz: sscb), (bkz: politbüro) eline toplanması çok kötüdür ve mümkün olduğunca fazla insanı yönetim kademelerinin seçimine sokmak iyidir. aksi takdirde yönetimi ele almayı başaran ve her durumda iktidarı bırakmayan kişi veya gruplar kendi çıkarları doğrultusunda tüm ülkeyi yangın yerine çevirebilir. bununla birlikte demokrasi adı altında yine belli bir grubun salt sayısal çoğunluğa sahip olduğu için tüm ülke üzerinde tahakküm kurması nasıl yorumlanabilir? bu durumu sadece belirli "-izm" kalıpları içine sokarak "işte o zaman şu -izm olur ve halk da bıdıbıdıbıdı..." diyerek sadece endişeli bir şekilde geleceğimizi beklememize ve sanki insanları sadece bilimsel istatiksel varlıklar olarak görmemize yol açmıyor muyuz? bu durumları -izm'ler altında tanımlayarak aslında yüzyıllar boyunca tekrarlanan birbirine benzer tarihi olayları yani tarihin tekerrür etmesini izleyip durmuyor muyuz? o halde demokrasi kavramını ne şekilde geliştirerek mümkün olan optimal yönetim çözümüne nasıl ulaşacağız veya yüzyıllardır aynı şeyleri görmemize rağmen ortaya çıkarabildiğimiz temel yönetim şekilleri (demokrasi, faşizm veya komünizm) etrafında dönüp duruyoruz? tarihe dönüp baktığımız bu noktada gerçekten can sıkıcı sonuçlar ortaya çıkabiliyor. demek ki tek adam (faşizm) veya belli bir zümrenin hakimiyetinin (komünizm) yanlışlığı kadar demokrasinin kendi içinde evrimleşerek gelişeceğini varsaymak da bir noktada hatalıdır. çünkü bir demokrasinin ideal ölçütlere erişmesi çok ince detaylara bağlıdır, eğer topluma eşit imkanlar ile özgürlükler sunulmazsa o demokrasiler gelişemez, sadece çoğunluğun bir şekilde sayı hesabıyla fikirlerini diğer tarafa dikte ettirdiği istatiksel yönetime dönüşür ve insanlar yaşadıkları kötü durumları birkaç nesil sonra unutacağından aynı durumların tekrarlanmasına izin verir. kısacası sayısı çok olanın fikirlerinin tartışılmaz tek doğru olduğunun düşünüldüğü yerde de bir noktada kişisel hesaplar ve çıkarlar toplumun ve ülkenin güvenliğini tehlikeye atan sonuçlar doğurur.

    az önce yukarıda da yazdığım gibi seçme ve seçilme hakkını ele alırsak, bir kişi sadece x ülkesi sınırları içinde doğduğu için isterse tüm hayatı boyunca evinden çıkmadan yaşarsa veya hiç üretime dahil olmadan salt tüketici pozisyonunda kaldığı halde hem o ülkenin tüm kaynaklarını sonuna dek kullanma hakkına hem oy verme hakkına ve hatta ufak veya büyük farketmez bir yerde yönetici olma ya da devlette memuriyet görevine sahip olma hakkına erişmesi bunun tam tersi davranan kişilere karşı haksızlık yaratmaz mı? bu durum "ülkemizi çocuklarımızdan emanet aldık, herkes ona göre davransın" diye klişe bir slogan ile halihazırda kişilere kabul ettirilebilir mi veya salt bu sloganla o insanların haklarını çok doğru! bir şekilde kullanmaları beklenebilir mi? kitabın anlattığına dönecek olursak temel insan psikolojisini ele aldığımızda hangimiz doğuştan elimizde olan şeylere daha sonra edindiklerimizden daha fazla değer veriyoruz? çocukların en temel davranışını görmeyenimiz yoktur, kendi istediği bir oyuncağı aldığımızda, ona sormadan bizim ona aldığımız bir oyuncaktan daha fazla oynar ve benimser o oyuncağı. işte bu en temel noktayı yetişkin hayatımıza da uygulamamızın bir sakıncası olur mu sizce?

    kısacası sizi derin düşüncelere sevk ettiren ilginç bir kitaptır starship troopers. elinize geçerse okumanızı ve altında yatan incelikli fikirlere ulaşmaya çalışmanızı tavsiye ederim.
11 entry daha