şükela:  tümü | bugün
105 entry daha
  • central city east olarak da bilinen los angeles mahallesi. dünyanın en garip yerlerinden biri ve dünyanın en müthiş ülkesi olduğunu iddia eden abd’nin yüz karası olan yer. dediğim gibi, burası aynı zamanda şehir merkezi olarak da biliniyor. öyle ki turistik bir gezi için los angeles'da dolaşırken bir anda kendinizi içinde bulabileceğiniz bir yer. bunun için şehir merkezinde gezinirken, sadece yanlış bir sokağa girmeniz yeterli. şayet street view ile biraz etrafa bakarsanız, insanların buraya neden amerika’nın evsiz başkenti dediğini anlarsınız. mahalle, adeta bir çadır kent görüntüsüne sahip. insanların dediğine göre, çadırlardan anlamıyorsanız, sizi karşılayan keskin idrar kokusundan skid row’da olduğunuzu anlayabilirmişsiniz. peki, amerika’nın en meşhur ve en turistik şehirlerinden birinin tam ortasında binlerce insanın sokakta yaşadığı ve böylesine tehlikeli bir mahalle nasıl ortaya çıkmış?

    aslında skid row’un ortaya çıkışının tamamen bir şehir planlama hatası olduğu söyleniyor. her şey, 1888 yılında güney pasifik demiryolunun tamamlanmasıyla başlamış. mobilitenin artması amerikan tarihinde her zaman kritik sonuçlar doğuran bir olaydır. bu yüzden amerikan kültüründen bahsederken hareket halinde olma durumundan bahsetmemek olmaz. adamlar bu hareket olayına öylesine kafayı takmışlar ki herkesin film dediği şeye, hareket etme (moving) kelimesinden yola çıkarak movie derler mesela. her neyse, los angeles bu noktada amerika’nın farklı yerlerinde yaşayan - eski amerikan iç savaşı gazileri gibi - çok sayıda fakir insanın son durağı haline gelir.

    neden? birincisi, yukarıda da söylendiği gibi tren yolu var. ikincisi, hava koşulları evsiz bile olsanız yaşamak için ideal ve buna ek olarak her yer tarlalarla kaplı olduğu için ucuz, günlük işlerde çalışarak bir şekilde karnınızı doyurabiliyordunuz. bu dönemde los angeles'a gelen insanların büyük bir kısmı, tren istasyonu etrafında kurulan küçük ve ucuz motellerde yaşıyordu ve evsiz sayısı bugüne kıyasla çok daha azdı. şehre gelenler arasında; sürekli seyahat eden ve yeni insanlar tanımak isteyen hobo (aylak) dediğimiz abilerimizin, ucuz motellerde yaşayayan ve kiliselerin veya derneklerin bağışlarıyla geçinen fly bum (otlakçı) dediğimiz abilerimizin ve mevsimlik işlerde çalışan dynamiter dediğimiz abilerimizin sayısı oldukça fazlaydı. hal böyle olunca - yani göç eden insanların büyük kısmı bekar erkeklerden oluştuğu için - mahallede daha çok bu insanlara hizmet veren işletmeler kuruldu. bunlar çoğunlukla ucuz moteller, barlar, genelevler ve bilumum pisliğin döndüğü mekânlardan oluşuyordu.
    alkole fazlasıyla düşkün olan ve ruhsal sıkıntıları olan bu güruh, şehrin geri kalanında yaşayan “normal” insanlar tarafından dışlanıyordu. bu mahalleden çıkmadıkları sürece bir sorun teşkil etmedikleri için, skid row uzunca bir süre kendi haline bırakıldı.
    los angeles şehir planı da bu durum göz önüne alarak geliştirildi. diğer şehirlerde olduğu gibi şehir merkezinde yüksek yapılar inşa ederek ile genişlemek yerine, dışa doğru bir genişleme anlayışı benimsendi. bu nedenle, los angeles'taki araba kullanma oranı new york gibi şehirlere kıyasla çok daha yüksektir. bu şehir planı, şehir merkezinde yaşanan sefalet ve insanlık dramını iyice görünmez hale getiriyordu. önce 1930’lardaki kum fırtınaları ve büyük buhran ve akabinde ikinci dünya savaşı ile şehre göç iyice arttı. artık farklı bir yaşam kurmak için şehre gelen aileler de bu yoksulluğun içinde kaybolmaya mahkûmdu.

    1970lerin sivil toplum hareketleri kapsamında, mahalledeki aktivistler tarafından en azından kentsel dönüşümü engellemek ve evleri olan sokaklardan rant için sürgün edilmemek adına bir kampanya başlatıldı. bu kampanyanın amacı mahallenin sınırlarını korumaktı. kampanyanın kısmen başarılı olduğu söylenebilir. uzun seneler boyunca skid row kendi haline bırakıldı. ama bu aynı zamanda mahallenin ve mahallede yaşanan yoksulluğun iyice göz ardı edilmesine neden oldu. seksenlerde yaşanan uyuşturucu çılgınlığı ve reagan hükümetinin “uyuşturucu ile mücadele* politikaları, mahalleyi iyice içinden çıkılmaz bir bataklığa dönüştürdü.

    bu görünmezliği kısmen de olsa bitiren şey ise; sözde liberal geçinen hipster abi ve ablalarımızın 2000ler sonrasında böyle eski ve yoksul mahallelere sanki otantik bir deneyimmiş gibi bakıp, ufak çaplı kentsel dönüşümlere girişmiş olmalarıdır. bu durum, 1970lerde başlatılan koruma kampanyasını da bitirmiştir. skid row’un bir kısmı arts district (sanat mahallesi) ismini almış ve çeşitli bir takım sanat galerileri ve kafelerle dolmuştur. mesela bölgede yaşayan hipster abilerden biri, her ne kadar adı ve çehresi değişmiş olsa da mahallenin kokusunun aynı kaldığını ve bu nedenle yalnızca havanın yağmurlu olduğu zamanlarda eve nefes alarak yürüyebildiğini söylüyordu. bence durumun ironisinin özeti budur.

    skid row mahallesi için o zaman da bugün de hala devam eden trajik gerçeklik ise şudur: bir kere buraya girdiğinizde, çıkmanız artık neredeyse imkansızdır. skid row’da yaşayan bir evsizle yapılan röportajda adamın; iş bulmak ve işe gidebilmek için bir eve, güvenli barınmaya, uykuya, enerjiye vs. ihtiyacı olduğundan ama bunları sağlamak için de bir işe - yani paraya - ihtiyacı olduğundan yakındığını hatırlıyorum. maalesef bu acımasız kısır döngü yakın zamanda bitecek gibi durmuyor. ama skid row örneği, şehir planlamanın bir şehri nasıl korkunç bir yer haline getirebileceğini göstermek adına iyi bir örnek diyebiliriz sanırım.
20 entry daha
hesabın var mı? giriş yap