şükela:  tümü | bugün
64 entry daha
  • “savaş insan bedeninin o hep hayal edilen metalleşmesini başlattığı için güzeldir.” filippo tommaso marinetti

    pablo picasso’nun yeni sanat anlayışından etkilenen italyan fütürist * marinetti, bedenin sıvılaşan zilletinden duyduğu tiksintiyi bu sözlerle açıklamıştı. ( şavaş, bir bakıma toplumların ruhları barışı taşıyamayacak kadar kirlenmişse, ruhların içlerindeki kötülüğü döküp arınma teşebbüsüdür. elbette arınma gerçekleşemez sadece dinamikler zorla istenilen yere oturtulur. savaş insanın makineleşmeye olan özlemi gibi görünse de aslında ruhunun ve onu insan yapan duygularının karanlık yönünün ortaya çıkışından ibarettir. yani savaş insanı istediği katılığa ulaştırmaz sadece gücün elde edilmesinin sarhoşluğunu yaşamamış insanoğlu geçici bir rahatlama hisseder. zayıf gördüğü yönleri bir nebze de olsa gölgede kalmıştır. ve bu bence aldatmacadan başka bir şey değildir. ) bu düşüncesini britanyanlı vortisistler* de destekliyor, tıpkı fütüristler gibi, romantik sanatın yuvarlak hatlarını, bulanıklığını reddediyorlardı.

    marinetti’ye göre toplumun, geçmişin gölgesinde acizleşmiş, karınca kadar küçülmüş olduğu için üstüne basıp ezilecek bir sıkımlık canı kalmıştı. toplum bir hapisaneydi ve bu da firar değil ayaklanma olacaktı. zayıflıkla başa çıkmanın tek yoluysa güçlü olmaktı. bunun için yeni bir toplum dinamizmi gerekiyordu, öncelik evrenin dinamizmi ile birlikte yürümeyi sağlayacak yegane ve tek şey olan güce sahip olacaklardı. vortisist öncü teorisyeni wyndham lewis insanı, “dinamizmler ve hijyenlerinden ötürü makinelere tapıyor ve organik hayatın yumuşak iç bölgesindeki çıplak tempolardan ve hareketlilikten irkiliyordu”. diye tanımlar. tarr adlı romanında “ ölü durgunluk sanatın birinci koşuludur” der. “ ikinci koşul, insani ve duygusal anlamda ruhun yokluğudur.” iyi sanatın bir içi olmamalıdır. “ iyi sanat akışkan iç bölgesinin hiçbir göstergesini taşımaz; saf dışsallıktan, dümdüz çizgilerden ve keskin konturlardan ibarettir. lewis’e göre, “biyolojinin biçimsiz yapışkanlığı aklın ve nesnel sanatsal bakışın karşısına çıkan bir tehdittir.”

    fütüristlere göre makine, doğa-karşıtı olmakla birlikte kendine yeterli bir gücü, yani kudreti cisimleştiriyordu. fütürizme inandırıcılık katan etken de insanlarla bağını gerçekten koparmış olmasıydı. devrelerden ibaret olma fantezisi, teknolojiyi kendi erkekliklerinin bir dışavurumu * ve perçinlenişi olarak tahayyül ediyor, kadını aşağılıyor hatta ünlü menifestosunda * tüm dünyaya şu sözlerle haykırıyordu morinetti: “ bizler savaşı dünyanın yegane hijyeni, savaşçı zihniyeti, vatanseverliği, özgürlük taşıyıcılarının yıkıcı hareketini, uğrunda ölmeye değer harikulâde fikirleri göklere çıkarıyoruz. kadını ise aşağılıyoruz.” bu polemik, cinsel haz duymaksızın dikleşmenin ve öylece kalmanın verdiği zafer sarhoşluğunun doğurduğu ağdalı salvolarla sona erer. “ bakın bize! hiç yorulmadık! yüreklerimiz usanmak, yorulmak bilmiyor çünkü yüreklerimiz alevden, nefretten, hızdan beslendi! dünyanın zirvesinde dimdik ayakta, yıldızlara bir kez daha avaz avaz meydan okuyoruz.” şiddetli bir koparma darbesiyle doğadan kopup dünyanın ortasında bir anıt gibi dikilme istekleri, toplumsal cinsiyet kimliklerinin ortadan kalktığı bir dünya hayal ettiklerini açıkça belli ediyordu. bu da insan-makine* hayvaniliğinden soyunmuş, insan üstü bir güce sahip cinsiyetsiz bir androjen demekti.”

    fütürizm, makine benzeri bir kusursuzluğa göz dikmenin, makineleri eril bir parça olarak kullanmanın ötesinde dinamik güçlere, teknolojiye dair bir tapınmayı da dayatıyordu. insan, yalnızlaşıyordu. makineler, insanın güvenlik örtüsü olmaktan çıkmış dionysoscu bir kıyameti de beraberinde getirmişti. makineler, teknolojikti; erkeksiydi, hardcoredu, üstelik anti-feministti; insan ilişkilerinin birbirinin yerini tutabilirliğini ve tamamen elden çıkarılabilirliğinin, iletişimi darmadağın eden yakıcılığından kaçınmanın bir yoluydu. insan yalnızdı, makineyi ısıtıp buzlarını eritebilirdi.
    insani değerler üzerinde kurulmuş toplumlar daha çok organizma özelliği gösterir. bütünlüğün kısıtlayıcı yönü daha şiddetli görülür. parçaların kaybedilmesi işlevlere göre yer yer çok büyük sorunlara neden olur. bedenimizde elimiz koptuğunda yerine koymamız mümkün değildir ve elin yitirilme anı çok acı verir, tüm bedende hissedilir. en küçük parçanın bile değeri büyüktür. bedenin tamamlayamayacağı kayıpların ötesinde kayıpları geri koymanın ihtimali çok düşüktür. normlar üzerine yükselen bir toplum katı bir anlayışa sahip olmakla makineye benzer. parçalar kolaylıkla değiştirilebilir. eskime süreci bitiminde uygun parçanın montesi ile makine işlevine kusursuz şekilde devam eder. ayrıca makineleşmiş toplumun ruhu da zarar görmüştür bana göre. güçlü olmak adına değerlerinden feragat edip ilerlemeyi tercih eden toplumlar. makineleşmiş bir toplumun akılcılığı ileri seviyede oluyor ve mantığı kullanımı. bir çok değerden sıyrılıp akılcı kaidelerle kendi ilerlemesinin önünü açıyor ve bunu güçülü şekilde yapıyor. fakat organizmaya benzer toplumların ruhu olsa da yozlaşan bir ruh çok büyük dezavantaj sağlayabiliyor ki bu durum toplumda derinlemesine çürümeye neden olabiliyor. toplumun ruhu çürümeyle büyük zaafiyete neden olsa da yücelmiş, arınmış bir ruha sahip toplumlar akılcılığın idrâkına varıp onu en iyi şekilde kullabilirse iki kanatla birden süzülebilirler göklerde. şahsi görüşüm makineleşme güç kazandıracaktır, zayıflıklardan arındıracaktır ve insanın istediği seviyeye gelmesini çabuklaştıracaktır fakat ruh kaybedilmez ise zayıf görünen yönler büyük bir potansiyeli beraberinde getirebilir ki bu isteğin ötesine uzanıbilme imkânını doğurur. insanlar ve oluşturdukları toplumun duygularından ve ruhundan feragat etmesine gerek yok, akılla birlikte yürüyen duygular bence daha büyük bir güç.
16 entry daha