şükela:  tümü | bugün
13 entry daha
  • antinatalizmin temelde iki bileşeni vardır:

    1. “hisseden bir varlık olarak bu sefil dünyaya gelme talihsizliğini yaşayan insan, acı çekmeye mahkumdur, bir canı daha bu çileye ortak etmenin ne gereği var?” düşüncesi
    2. dünyaya gelen her bir yeni insan, diğer insanlar ve genel olarak dünya üzerinde olumsuz etki bırakma ihtimalini barındırır; bu bakımdan dünya üzerindeki insan nüfusunun azaltılması hatta mümkünse yok edilmesi gerekir inancı

    yanlış anlaşılmasın, 2. bileşen üzerinden yürüyen argümanlar, hep birlikte intihar edelim ya da patlatalım nükleeri, dümdüz olsun gezegen demezler. çocuk yapmanın vergilendirilmesini, doktor-destekli intiharın yaygınlaşmasını, hayvanlara verilen zararın minimize edilmesi için tüketilen etin sınırlandırılmasını vs. savunurlar.

    bu entry’de ben daha ziyade ilk bileşen üzerinde duracağım.

    bir antinatalist için dünyaya gelmek ve yaşamak, hiçbir koşulda çekilen acıya değmez. hayatın sunabileceği kısıtlı zevkler, varoluşun neden olduğu sıkıntılarla hiçbir şekilde boy ölçüşemez. zevkin yokluğu nötr bir durumdur; oysa acının yokluğu iyidir. ve iyi, nötr’den üstündür >> ergo >> doğmaya ne gerek vardı?

    bunun için elbette, yaşamın acı çekmekten ibaret olduğu, acı çekmenin de – ecnebilerin deyimiyle “suffering” – kötü olduğu önkabulüne sahip olmamız gerekir. bu da bizi, kaçınılmaz olarak, biraz indirgemeci yapar. çile çekmenin kemale ermek için gerekli ve hatta ilahi bir şekilde “güzel” olduğunu; zorlukların kendilerini güçlü kıldığını savunanlarımız olacaktır. romantizmlerini takdir etmekle birlikte “hadi ordan” deme hakkımı da saklı tutuyorum. rasyonel düzlemde kabul edebileceğimiz ve bizi indirgemecilikten kurtaracak tek şey varsa, o da acının ve zevkin ölümüne göreceli olduğu gerçeği olabilir. ama yine de acının varlığı ve tüm yaşama nüfuz etmişliği yadsınamaz.

    “vardır bunda da bir hayır” diyen optimist yaratıklar olarak evrimleşmiş olmamız, gerçekten her şeyde bir hayır olduğu anlamına gelmiyor maalesef. hayatta kalabilmek ve yaşamımıza bir anlam verebilmek için buna ihtiyaç duyuyoruz. oysa koi balıklarından, macaw papağanlarından hatta bazı midye türlerinden bile kısa bir yaşam süremiz var. 80 yılın her günü bir anlam üretsek ne olacak? insanın kibri gerçekten çok gülünç olabiliyor. ilkel bir çoğalma, korunma ve soyunu devam ettirme içgüdüsüyle yaptığı şeylere*, ulvi ve romantik anlamlar yüklemeye çalışmasını izlemek oldukça eğlenceli esasen. temelde, eşcinsel ilişkinin toplumlarda kabul görmemesinin nedeni bile üretken* olmamasıdır. sisteme dişli üretmeyeceksen sevişmenin ne anlamı var öyle değil mi?

    antinatalizm hakkında web’de hızlı bir arama yaptığınızda karşınıza sıklıkla david benatar ve nadeem ali gibi isimler çıkacaktır. ama kanımca, varoluşu bir “yük” olarak gören schopenhauer’ın, “yok etmek nasıl şiddet içeriyorsa, eninde sonunda çürüyüp gideceğini bildiğin bir şeyi var etmek de aynı şekilde şiddet içerir” diyen gandhi’nin ya da “beni döllendirenin günahını çekiyorum, kimse benim günahımı çekmeyecek” diye söz veren ebu'l-a'la el-ma'arri’nin de onlardan aşağı kalır yanı yoktur.

    ve elbette ömer hayyam’ın…

    gelişim elimde olsaydı, dünyaya gelmezdim.
    gitmem de elimde olsaydı, nasıl giderdim?
    bu harap dünyada daha iyisi olur muydu;
    ne gelseydim, ne gitseydim, ne de var olsaydım.



    hiç rızam olmaksızın, dünyaya getirildim.
    hayretlerimden başka, artmadı hiçbir şeyim.
    bir gün yine aniden gideceğim dünyadan;
    maksat neydi gelmekten, hiç anlamış değilim.



    can verinceye dek, bu çorak yerde,
    dertten başka, ne edilir elde?
    ne mutlu, çabuk gidene dünyadan!
    anasından hiç doğmayan kişidir asude.
65 entry daha