şükela:  tümü | bugün
568 entry daha
  • "yalnız bir insanın hayalinde biriktirdiklerini hiçbir taze tutku, hiçbir yeni ateş yok edemez."

    "hayatınız boyunca dört ya da beş kez rastlama şansına sahip olabileceğiniz, insanı ebedi olarak rahatlatan, nadir görülen gülümsemelerdendi bu."

    (bkz: caz çağı)

    amerika'nın birinci dünya savaşı'ndan sonra yaralarını sarmaya başladığı, roaring 1920's diye de anılan dönem. amerika o dönem psikolojik ve fiziksel yıkımlarının yaralarını, boş vermişlik çatısı altında sarmaya başladı. özellikle genç nesil, hedonizm de diyebileceğimiz, hayatlarının tamamını büyük paralar kazanmaya adamaya ve o paraları gösteriş için kullandığı büyük ve sükseli partilerde harcamaya başladılar.

    aynı dönem ülkenin sınıf farkının iyice ortaya çıktığı bir dönem olmakla birlikte aynı zamanda savaş çığırtkanlığı, kahramanlıkları ve milliyetçilik söylemlerinin "gençler" gözünde -yaşanılan şeylerden dolayı- artık hiçbir anlamının kalmadığı bir dönem. dolayısıyla o gençleri soyut bir kavrama bağlamak çok zor. ve o gençler o dönem, amerika'nın tüketim toplumu olmasının önünü açan gençler. 1920'lerde amerika'da -özellikle seküler kesim tarafında- spora, müziğe ve sinemaya ilgi artıyor. bu da dolayısıyla imaj kavramının her şeyin önünde olduğu algısının artmasına ve gelişmesine sebep oluyor.

    işte o dönemin tüm gençleri için de söylenebilecek "yitik kuşak" temsilcilerinden fitzgerald'ın muhteşem kitabı da bahsi geçen dönemi ve insanlarını çok iyi anlatıyor. kitaptaki her karakter dönemin tüm gençleri gibi istekli, hayalleri olan, zengin olan ya da zengin olma peşinde koşan, güzel giyinen fakat tüm bunlara rağmen değersizlik ve işe yaramazlık hissinden bir türlü kurtulamamış, sonunda da hayal kırıklığına uğrayan karakterler. filmde geçen bir şarkıda da geçen "just one night all we got" düşüncesini benimsemiş insanlar.

    kitapta fitzgerald, amerikan rüyasını gatsby üzerinden tanımlıyor. başarının ve aşkın maddiyatla ölçüldüğü bir dönem. gatsby, yıllar önce aşık olduğu daisy'nin dikkatini, daisy'nin evinin tam karşısındaki o çok büyük evinde her haftasonu partiler vererek çekmeye çalışıyor. gatsby'nin de daisy'nin de tabii ki hayal ettiği şeyler sadece maddi şeyler değil, fakat maddiyatı bir türlü kenara koyamamanın verdiği kirlilik, onların da hayallerini kirletiyor. gatsby'nin daisy'ye, kocasına onu hiç sevmediğini söylemesi konusunda ısrar etmesi üzerine, daisy ne diyeceğini şaşırıyor ve gatsby'ye "seninle yalnız kalsaydık bile onu hiç sevmediğimi söyleyemezdim" diyor. çünkü aşk ne sadece para dinliyor, ne de paranın verdiği "benden başka kimseye aşık olmadı" kibrine izin veriyor.

    daisy para düşkünü bir karakter. çok zengin bir adamla evlenmesi de, gatsby'nin evine ilk girdiği andaki şaşkınlığı da bunu gösteriyor zaten. fakat gatsby'nin gençlik dönemlerindeki zenginliğe öykünüp "bu kız bana bakmaz" aşağılanmışlığı daha çok rahatsız etti beni. hırs yapıp zengin olduktan sonra, bununla yetinmeyip kendine sahte bir geçmiş yaratıyor. çünkü zengin olmak onun aşağılık kompleksini gizleyemiyor. doğuştan zengin olmak gibi bir ayrıcalığa sahip olmanın hikayesini uyduruyor.

    gatsby'nin daisy'yi yıllar sonra tekrar elde etmesi, üstelik daisy'nin kocasına sırt çevirecek kadar onu sevmesi onun için yeterli değil. onu tatmin etmiyor. geçmişin değiştirilebileceğini, bunu dillendirmese bile geçmişi satın alabileceğine inanıyor. daisy'nin evlense bile o görüşmedikleri beş yıl boyunca onu unutamadığını, o yıllar boyunca tom'u hiç sevmediğini etrafta insanlar varken söylemesini istiyor. çünkü artık romantik bir ideal olduğunu düşündüğü şey, zamanında kendi ezilmiş egosunun gözler önünde pohpohlanması kadar önemli olmuyor.

    daisy, çocuğunun kız olduğunu öğrendiği an "kız olduğuna sevindim. dilerim akılsız olsun. bu dünyada bir kız için istenecek en güzel şey, dünya güzeli, küçük bir budala olmasıdır" der. bu sözün de gösterdiği gibi, kitaptaki kadın karakterlerin hepsi budaladır. püriten bir toplumun geleceği olması beklenen 1920 gençleri, bir önceki neslin tam aksine sürekli içen, partilerde sızan gençlerdir. o dönemin kadınlarından beklenen ağırbaşlılığın yerini hoppa karakterler almıştır. kadınların hepsi zekidir, güzeldir fakat paraya tapıp erkekler tarafından çok kolay kandırılırlar. erkeklerin gözlerinin içine bakar, onların zevklerine göre hareket ederler. tom'un sevgilisi, daha sonra arabanın önüne atladığı için ölen kadın karakter, bunun tipik örneğidir. tom istediği zaman onunla birlikte olur, kadının işi var mı yok mu hiç önemli değildir, kadın bir yolunu bulup tom'un istediği yere gelmelidir.

    kitapta aşağılanan karakterler sadece kadınlar değildir. erkekler de aşağılanır. karakterlerin hepsi para peşinde koşan, ilgi budalası, her şeyden zevk alıyormuş gibi görünmelerine rağmen hiçbir şeyden zevk almayan doyumsuz karakterlerdir. fitzgerald'ın aşağıladı şey cinsiyetler ya da cinsiyet rolleri değil. komple o dönemin insanlarını eleştiriyor.

    romanda karakterlerin yaşadığı iki farklı coğrafya vardır. west egg ve east egg. west egg aileden değil de başka bir takım yollardan zengin olan/olmaya çalışanların yaşadığı yerdir. gatsby ve nick o bölgede oturur. east egg'de ise aileden zengin olanlar yaşar. daisy ve tom gibi. şehrin bu iki kıyısında da dünya zenginleri otursa bile, east egg'de oturanlar diğer zenginleri tanımaz bile. gatsby'nin o her haftasonu tüm şehre duyurduğu partilere rağmen ne tom ne de daisy tam karşı kıyılarındaki gatsby'nin varlığından bile haberdar değillerdir. gatsby'nin tüm şaşalı hayatına rağmen o zenginlerden biri olamamasının sebebi de budur.

    kitabı o kadar beğendim ki, kitaptan daha farklı bir şeyle karşılaşmaktan korktuğumdan dolayı filmi izlemek konusunda tereddütte kaldım. sadece carey mulligan için izlemeye başladım, fakat iyi ki izlemişim diyorum. kitaba sadık kalan ender yapımlardan biri. hatta kitaptaki bazı önemli cümleler birebir alınmış. nick karakterini canlandıran tobey maguire'ı hiç sevmiyorum, adamın tipi resmen sinirimi bozuyor. ama bu bile filme bayılmama engel olmadı. özellikle tom karakterindeki joel edgerton mükemmeldi.

    filmde geçen iki güzel şarkı:

    https://www.youtube.com/watch?v=2xahsxsyxek

    https://www.youtube.com/watch?v=zwir6wukptw

    bu iki şarkı da, aşkın seks ile harmanlandığı o mükemmel anları düşündürüyor bana. seksin de tüm o yumuşak dokunuşlarla birlikte hayvanlaşması gerektiğini düşünen biri olarak, bu şarkılardaki o gırtlağı yırtarcasına bağırışlar, dişleri sıkıp söylenmeler müthiş hissettiriyor kendimi.
136 entry daha