şükela:  tümü | bugün
40 entry daha
  • progresif metalin en önemli isimlerinden dream theater, the astonishing ile dinleyenlerini ortadan ikiye ayırmıştı. bir süre albümlerindeki kalitenin aşağıya düşmesi ile suçlanan grup, kurucusu ve müzik dünyasının en önemli davulcularından mike portnoy ile yollarını ayırınca dinleyiciler zaten gruptan umudunu kesmişlerdi. the astonishing de iki saatten fazla süren, bir disney hikayesi gibi ucuz konusu ve broadway müzikali tadında şarkılarıyla dolu bir albüm çıkınca, dream theater'ın geleceği hakkında soru işaretleri oldukça güçlü bir şekilde belirmeye başlamıştı.

    grubun yeni albümü distance over time, dümeni the astonishing'in tam tersine kırmış. bu albümde bir konsept yok. her şarkının kendine özgü bir tarzı, bir hikayesi var. uzun bir albüm yerine, tadında bırakılmış bir albüm dinliyoruz. ballad da var, çok sert şarkılar da. kısacası herkese hitap edebilecek bir eser. albümü alıp götüren isimleri john petrucci ve mike mangini olarak görüyorum. petrucci, çok komplike olmayan ama oldukça sıkı ve sert gitar rifleri ve başta "fall into the light" olmak üzere güzel sololarla albümü beslemiş. mangini 'nin performansını çok beğendim. portnoy'un enerjisi yok tabii kendisinde (ki belki de bu psikolojik bir yanılsama) ama ruhsuz bir durum yok. davullar çok iyi kaydedilmiş ve mangini, birçok şarkıyı bir üst seviyeye çıkarmış. rudess'i biraz geri planda buldum bu albümde. acaba kendisinin solo albümü ile ilgili bir durum mu yoksa miksaj kurbanı mı yoksa benim malligim mi bilmiyorum. labrie, bildiğimiz labrie. iyi performansları da var, üzerinde hafif oynanmış vokal performanslari da var. myung ise "s2n" dışında pek dikkatimi çekmese de basçının albüm tanıtımı sürecinde sesini normalden fazla duyurması çok hoşuma gitti.

    albümden yayınlanan ilk şarkı untethered angel belki artık onlarca kez dinlemiş olduğumdan kulağa çok iyi geliyor. ilk dinlediğimde vasat üstü bulmuşken şimdi oldukça sağlam bir şarkı olduğunu düşünüyorum. petrucci'nin ana gitar rifi çok sağlam. ne zaman şarkı bu rife dönse, şarkının özünü bulduğunu düşünüyorum. bunda mike mangini'nin bu rifı zenginleştiren güçlü davulunun da etkisi var. ayrıca rudess'in güzel klavye numaraları şarkıya heyecan katıyor. müzikal olarak ise en kral anlardan biri solo öncesi bu yukarıda değindiğim üçlünün uyum içinde çaldığı (ve sonlara doğru myung'ın basının da dahil olduğu) kısa pasaj. sonra giren klavye ve gitar atışması da çok iyi. ama belki de petrucci'nin iki gitar üst üste kaydettiği kısa melodik solo şarkının en iyi yeri olabilir (gel gelelim şarkının klibinde bu süper solo sırasında gösterilen petrucci'nin mangal yapma görüntüleri gözümün önünden gitmiyor). tek eleştirinin vokal kaydının pek temiz olmaması. bu nakaratta daha bir belli. önce bu problemin labrie ile ilgili olduğunu sansam da ilk klavye solonun miksajinda da aynı hisse kapılıyorum. ama genel anlamda bir tanıtım şarkısı ya da albüm açılışı olarak çok başarılı.

    untethred angel'ın bir single havası var elbet ama eğer radyolarda çalacak bir dream theater sarkisindan bahsediyorsak paralyzeda deginmeden olmaz. albümün en enerjik şarkılarından biri bu şarkı. dream theater standartlarına göre basit bir ritmde ilerleyen, az sürprizli ama oldukça kaliteli bir eser. kıtalarda labrie'nin sakinliği ve petrucci'nin sert gitar riflerinin yarattığı ikilik çok iyi. klavyenin biraz geride kalması nedeniyle oldukça sıkı bir alternative metal şarkısı gibi kulağa geliyor. hızlıca bir doz dream theater almak isteyen metal müzik bağımlıları için kaçırılmaması gereken bir şarkı.

    albüm çıkmadan tanıştırıldığımız bir başka şarkı fall into the light albümde üçüncü sırada karşımıza çıkıyor. sıkı bir metal şarkısı gibi gözükse de aslında sözlerinde ve nakarattaki müzikte bir duygusallık öne çıkıyor. ama şarkının en güzel yeri sanırım gitar solosu. daha ilk dinleyişte beni vurmuştu. şarkıyı o kadar çok dinledim ama fikrim değişmedi. akustik gitar ile başlayan solo, şarkının farklı bir havaya bürünmesini sağlıyor ve yukarıda bahsettiğim duygusallığı birkaç adım öne götürüyor. bence bu solo - özellikle de elektro gitarın da akustik gitara katılması ile - dream theater tarihinin en epik anlarından biri. "dream theater duygusuz yeaaa" diyenlerin suratına tam bir yumruk. bunun dışında mangini'nin şarkının başında, solo sonunda ve şarkı sonunda yaptığı davul atakları başta olmak üzere tüm şarkı boyunca süren yüksek performansına da şapka çıkarmak lazım. labrie de oldukça iyi bir performans göstermekte. albümün zirve noktası benim için bu şarkı.

    gel gelelim barstool warrior benim için albümün en zayıf şarkısı. kabul ediyorum, adından dolayı daha dinlemeden bir antipatim vardı ama şarkıyı dinleyince bu antipatimin yersiz olmadığı belli oldu. bir kere barda içip, efkar yapan bir insanın hikayesi çok acayip bir arka planı yoksa zaten baştan gereksiz bir konu. burada da oyle bir arka plan yok. sözler sanki dünyanın en ciddi konusunu anlatıyor ama öyle bir durum söz konusu değil. müzikal olarak da falling into infinity kokan, şarkının sözleri ile pek alakalı durmayan bir pozitif hava var. özellikle baştaki gitar solosu sanki çok eğlenceli bir şeyler dinleyecekmişiz gibi hissettiriyor. ama bu doğru çıkmıyor. özellikle nakaratı, the astonishing'in gereksiz "lay lay lom" bulduğum şarkılarına benziyor. bu arada şarkının nakaratı ve piyano solosu bana sanki dream theater'ın billy joelun meşhur piano man şarkısından etkilendiğini düşündürtüyor. ama joel'daki o derinlik, hüzünlü neşe burada tutturulamamış. ama bu bahsettiğim piyano solosu myung'ın bas numaraları ve petrucci'nin gitar efektleri ile birleşince çok kötü olmamış. bu piyano solosu ve onu takip eden gitar solosu etkileyici ama şarkının geri kalanını ne söz, ne müzik olarak çok başarılı buluyorum.

    albümün en sert şarkılarından biri room 137. şarkının netameli havasını çok beğendim. sadece ismine bakınca bile insanın aklına bir hikaye geliyor: "acaba 137 numaralı odada ne var?". ve bu da aslında gerçek bir öyküye dayanıyormuş. mike mangini, şarkının bpm'sinin 137 olduğunu görünce aklına fizikçi wolfgang pauli gelmiş. pauli, 1/137'ye denk gelen fine structure constantin neden bu rakam olduğunu deli gibi araştırıp hasta olunca hastanede oda numarasının 137 olduğunu görünce öleceğini anlıyor. mangini de sırtını bu öyküye dayayarak dt kariyerinde ilk kez söz yazmış. dediğim gibi, şarkının sert ve ağır ilerleyen tekin olmayan bir havası var. klavyeden çıkan notalar da şarkıya hafiften bir korku filmi soundtrack'i havası veriyor. şarkının çok da beğenmediğim tek bölümü herhalde labrie'nin bol phaser efektiyle söylediği kıta olabilir. o bölümleri dinlemesi çok zevkli değil.

    s2n (ve hayır, ismiyle ilgili şaka yapmacağım), john myung'un çok gaz bir bas gitar rifi ile açılan ve o rifin üstünden devam eden bir şarkı. john myung, ayrıca petrucci'yle beraber şarkının sözlerini de yazmış. yani myung'un albümde parladığı eser diyebiliriz. grup, bu gaz rifin üstüne oldukça enerjik bir performans göstermiş. son nakaratın ardından gelen ritmin ağırlaştığı ve rudess'in solosunun başı çektiği bölüm kendi içinde ufak bir şarkı gibi. şarkının nakaratı da başarılı. vokalleri kötü değil ama bir garip. şarkının girişinde üstünde oynanan bir konuşma bulunurken, şarkının "shocking truth, climate change" diye başlayan bridge kısmında labrie'ye sanki birileri eşlik ediyor gibi (petrucci? yoksa labrie kendi sesini farklı şekillerde de kullanmayı mı öğrendi?). şarkının alamet-i farikası herhalde petrucci'nin hız limitlerini aşan solosu sonrası enstrümantal kısma son verilirken kısa bir sessizlikte arkadan gelen "wow" repliği olsa gerek (merhaba owen wilson). grubun hayranları arasında bu "wow" kısa zamanda bir meme seviyesine geldi bile. bence de hoş bir dokunuş olmuş. myung baba kusura bakmasın ama sözleri çok beğenmedim. "seller, yangınlar, fırtınalar" diye giden bölümde bir ara dünyadaki bütün felaketleri sayacaklar sandım. onun dışında grubun makina gibi çaldığı, usta işi bir eser olmuş.

    at wit's end, biraz garip bir şarkı. dream theater'dan her zaman beklediğimiz ani ritm değişiklikleri bu şarkıda sık sık var. ama biraz kantarın topuzu kaçmış gibi diyebilirim. birkaç kez dinledim ama hala şarkıyı tek bir eser olarak kafamda canlandıramıyorum. eğer dream theater'ın youtube'da bulunan "track by track" review'ını izlediyseniz mangini'nin bu şarkı için "istesek 40 tane bölüm yazardık ama tutarlı bir şarkı yaratmaya çalıştık" tadında bir şeyler dediğini duymuşsunuzdur. bu da bahsettiğim sıkıntının bir kanıtı bence. şarkının fakrlı farklı bölümlerinin hepsinin aynı kalitede olmaması ayrı bir sorun. mesela bence daha yumuşak ilerleyen nakarat ve en son kıta bence çok güçlü değil. şarkı biter gibi yaptıktan sonra bir hidden track gibi başlayan, farklı bir düzenlemeye sahip yorumu (hatta belki de demo versiyonu) sanki gereksiz kaçmış. biraz fazla gömmüş gibi olsam da şarkının bazı bölümleri de oldukça iyi. mesela ilk kıta hem duygusal hem sert olmayı başarırken, "you feel i'm asking too much of you" diye başlayan ikinci kıta bence çok güçlü. ayrıca şarkının introsu, grup elemanlarının nasıl manyak müzisyenler olduğunu gösteriyor ve bana 6doit şarkılarını hatırlatıyor.

    out of reach tatlı bir ballad olmuş. piyano namelerinin üstüne labrie'nin hüzünlü vokali ve petrucci'nin gitar soloları (ki gitarın tonu bu şarkıda bence çok iyi) bana scenes from a memory'den through her eyes ya da the spirit carries on gibi şarkıları çağrıştırıyor. şarkı hem kısa hem de ballad gibi olunca akıllara "'acaba bir hit çıkarır mıyız?' düşüncesi ile yazılmış bir eser olabilir mi?" sorusu gelse de hiç alakası yok. nakaratı olmayan, sadece üç kıtadan oluşan, ölçüp biçilmeden hazırlanmış bir eser bu. sanki rudess piyano ile oynarken, labrie "abi sen hiç bozma, şuna iki üç söz yazayım" demiş de ortaya çıkmış gibi. albümdeki diğer dt şarkıları gibi epik değil belki ama samimi ve hoş bir eser.

    albümün kapanışını pale blue dot yapıyor. carl sagan'a selam çakan şarkı, koca evrende kendi yarattığımız problemlerin içinde kaybolduğumuzu anlatan, bu bakımdan da "s2n"i andıran bir eser. progresiflik bakımından ise "at wit's end" ile benzer kategoride. girişi o şarkı o kadar iyi olmasa da, labrie'nin devreye girmesiyle bence şarkı evren içindeki yalnızlık havasını vermeyi başarabilmiş. nakarat da bu atmosferi devam ettiriyor bence. ayrıca eski dream theater eserlerinden de bir hava estiriyor. şarkının da belki de en akılda kalıcı yeri burası. rudess'in klavye solosu ve aralara dağıttığı kısa performansları bence çok leziz. mangini'nin de şarkı boyuca - özellikle enstrümantal bölümde - çok iyi hareketleri var. ama gel gelelim "at wit's end"deki gibi müzikal hava olarak gereğinden fazla bir daldan dala atlama durumu bu şarkıda da var. bence şarkının ilerisindeki enstrümantal kısımlara kıta ve nakaratlarda yakalanan o ağır havaya yedirebilselermiş çok iyi olurmuş. ama olsun, genele baktığımızda epik bir kapanış yapıyoruz.

    normalde bonus track'lere değinmem ama bir istisna olsun. albümün spotify versiyonu viper king ile kapanıyor ve bu şarkıya değinmeden edemedim. ilk dinlediğimde "vay, dream theater hiç bilmediğim bir deep purple şarkısını yorumlamış" demiştim ama bir de ne göreyim, şarkı sözlerini james labrie'nin yazdığı 0 km bir dream theater bestesiymiş. özellikle nakaratıyla beraber tam bir 1970'ler hard rock şarkısı. jordan rudess'in içinden bir jon lord çıkmış gibi. petrucci de oldukça blues ya da klasik rock kokan bir solo atmış (ama adam ister istemez dream theater progresifliğinden de kaçamıyor). sözler de bir dodge viper'ı anlatınca insanın aklına ister istemez highway star geliyor. benim için çok büyük bir sürpriz oldu bu eser. neden bonus track olarak konduğunu anlıyorum çünkü albümün geri kalanıyla, hatta dream theater'ın genel olarak diskografisiyle, alakası yok ama buna rağmen distance over time'ın en sevdiğim anlarından biri bu şarkı.

    "paralyzed" özelinde yaptığım yorumu tüm albüme uyarlamak yanlış olmaz: 6doit ya da scenes from a memory gibi bir konsept olarak dolu dolu bir albüm, images and words ve awake gibi bomba üstüne bomba şarkılarla bezeli bir albüm değil belki ama "net" bir albüm. dinlemek için kafa çalıştırmak gerekmeyen, iyi bir müzisyenlikle kaydedilmiş, sade sözlerle bezeli bir çalışma. bir michelin yıldızlı restoran şefinin hazırladığı bir fast food ürünü gibi. amaç hızlıca yemek ama kaliteden ödün verilmemiş. zaman içinde albüme geri dönüp baktığımda "keşke biraz daha sınırları zorlasalarmis" deme ihtimalim var çünkü zamana dayanacak şarkılar yaratıp yaratmadiklari konusunda şüphelerim var. elbet bunu zaman gösterecek. ama bugün böyle bir albüm var olduğu için çok mutluyum.

    3,5/5 verdim gitti
    albümü en iyi anlatan şarkılar: paralyzed, out of reach, pale blue dot
7 entry daha

hesabın var mı? giriş yap