şükela:  tümü | bugün
22 entry daha
  • yıl 1999. lisedeyim o zaman. atletizm takımında uzun mesafe koşucusuyum. bir gün antrenman yapıyoruz. koşu sonrası antrenörümüz, bazı teorik bilgiler verdi. kalp kaslarımızı güçlendirmemizin öneminden, sporcuların nabzının neden daha düşük attığından filan bahsetti. sonra da dedi ki, "arkadaşlar ya çok güçlü bir fiziki yeterliliğe sahip olmanız, ya da bu hedefe ulaştığınızı zannetmeniz lazım." şaşırmış bir yüz ifadesi ile kendisine bakmaya başladık haliyle. "evet, doğru duydunuz." diye ekledi. "bu hedef tam olarak gerçekleşmiş olmasa bile, sizin buna inanmanız çok önemli." bu söylem temelde yanlış aslında. ama düşündürücü tarafları da yok değil. bilenler bilir uzun mesafe koşarken kararlı olmak, kendine güvenmek, kondisyon kadar, antrene bir vücuda sahip olmak kadar, hatta belki bunlardan da fazla önem taşır. çünkü koşu esnasında acı çekmek, er ya da geç her koşucunun yüzleşmek zorunda kalacağı bir problemdir.

    uzun mesafe koşusu diyip geçmeyin. koşmak, hayata dair çok önemli sırlar saklar içinde. bu noktada bu entry'nin yazılma sebebi olan emil zatopek efsanesine ait güzel bir sözü paylaşmanın tam sırası:

    "eğer koşmak istiyorsan 1 mil koşabilirsin. ama eğer farklı bir yaşam deneyimlemek istiyorsan, maraton koşmalısın."

    sonuçta bu hayatı yaşarken hepimiz, farklı türlerde acılar çekiyor olmamıza rağmen koşmaya devam ediyoruz. koşuyu yarıda bırakma isteği, amansız şekilde gelip yerleşiyor bazen içimize. ama devam ediyoruz. büyük çabalar harcayarak sürdürmeye çalışıyoruz mücadelemizi. sıralamada bizi memnun edecek bir konum elde etmek ve onu finish çizgisine kadar korumak istiyoruz. bazılarımız kimlerin önde, kimlerin arkada olduğuna büyük önem veriyorlar. biraz daha gayretli olurlarsa geçebilecekleri kimler var? sürekli olarak bunu düşünüp, bununla motive oluyorlar. bazılarımız da asıl yarışlarını kendileriyle yapıyorlar. kimseyi görmüyor gözleri. zihinlerinde taşıdıkları binbir çeşit hayalle ve her zaman daha büyük başarılar elde etme azmiyle devam ediyorlar yollarına.

    dünya sporculuk tarihinin gelmiş geçmiş en büyük atleti kabul edilen emil zatopek, yalnızca sayısız madalya almış efsane bir sporcu değildir. üzerinde önemle durulması gereken, kişisel gelişim öğretisi tadında sözleri, hayat hikayesinin insanı derin derin düşündüren yönleri vardır. her insan ondan mutlaka bir şeyler öğrenebilir.

    zatopek koşarken, çoğu zaman yüzünde acı çeken bir ifade vardır. ona bakan biri her an yarıştan çekilebileceğini, bir şeylerin kesinlikle yolunda gitmiyor olduğunu düşünür. ama o bu perişan haldeki görüntüsü eşliğinde ardı ardına patlayıcı ataklar yapar, rakiplerini bir bir geride bırakır. acı çekme konusundaki görüşünü, maalesef biraz da cinsiyetçi sayılabilecek şu sözleriyle ifade etmiştir zatopek:

    "it's at the borders of pain and suffering that the men are seperated from the boys."

    zatopek 1922 yılında dünyaya geliyor. oldukça yoksul ve 6 çocuklu bir ailede başlıyor hikayesi. kendisi atletizm dışında bir işle uğraşmak istemese de, içerisinde bulunduğu koşullar hiçbir şekilde buna elverişli olmadığı için, bir fabrikada çalışmaya başlıyor. ancak gündüzleri burada çalışırken, geceleri antrenman yapmaya devam ediyor. önüne çıkan engelleri, artık çabalamaya bir son vermesi için makul sayılabilecek haklı gerekçeler olarak görmemesi, zatopek'in belki de en önemli özelliği. hedeflerinden, hayallerinden vazgeçmeyi, hiçbir koşulda aklından bile geçirmiyor efsane sporcu. koşullar konusunu ne şekilde ele aldığını şu sözleri ile daha iyi anlayabiliriz:

    "if one can stick to the training throughout the many long years, then will power is no longer a problem. it's raining? that doesn't matter. i am tired? that's besides the point. it's simply that i just have to."

    zatopek 1942 yılında askere alınıyor. askerdeyken, gönül verdiği atletizm sporuyla ilgilenebilmesi için daha fazla imkan buluyor. dikkat çekici bir seviye elde ediyor ve sergilediği başarılar 1948 londra olimpiyatlarına katılmasını sağlıyor. 10 bin metre koşusunda yarışı en önde bitiriyor zatopek. 5 bin metre koşusunda ise, herkesin dikkatini çeken sıra dışı ataklar yaparak gerilerden gelmesine rağmen, yarış sonunda milimetrik sayılabilecek farklarla üçüncü sırada yer buluyor kendisine. 1952 yılında helsinki'de yapılan olimpiyatlara kadar geçen sürede bir çok başarı elde ediyor ve bir miktar şöhret de kazanıyor. özellikle koşu stilinin çirkin olduğuna dair yapılan eleştirilere o dönemde, "atletizm buz pateni değildir." şeklinde sert bir cevap verse de, ömrünün son yıllarında bu konu hakkında, "hem koşup hem gülümseyecek kadar yetenekli değildim." diyor. fransız yazar jean echenoz ise bu konudan bahsederken "koşmak" adlı kitabında şöyle söylemiştir:

    “uçar gibi görünen koşucular vardır, adeta dans eder gibi koşarlar. emil onlardan farklı. derine dalıyor, kendi kendini oyuyor gibi, transa geçmiş gibi. emil, akademik klişelerden ve her tür zarafet kaygısından uzakta, ağır biçimde, çırpıntılı, kasıntılı, sarsıntılı biçimde ilerliyor. ekşimiş, buruşmuş, acı verici bir sırıtmayla sürekli burkulan suratından okunan çabanın şiddetini saklamıyor. sanki her iki ayakkabısında birer akrep varmış gibi koşuyor. başı sürekli sallanıyor.”

    koşmaya başlarken diğer koşuculara, "men, today we die a little." diyen bir atlet için normal karşılanmalı belki de bu tip bir görüntü. ancak şu var ki zatopek bu acıdan tuhaf bir haz da duyuyordu. bunu bir yaşam felsefesi haline getirmişti. koşarken her şeyini ortaya koyduğunun daha iyi anlaşılması için şu sözlerine kulak vermekte fayda var:

    "i was unable to walk for a whole week after that, so much did the race take out of me. but it was the most pleasant exhaustion i have ever known."

    kısa süre önce bronşit hastalığı ile mücadele eden zatopek helsinki'ye katıldığında ilk olarak 10 bin metre koşusunda altın madalyanın sahibi oluyor. sonrasında yapılan 5 bin metre koşusunda da birincilik elde edince tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyor. çek atletin ciritçi olan eşi dana zatopkova da aynı gün olimpiyatlarda altın madalya kazanıyor.

    daha önce hiç maraton koşmamış olan zatopek, helsinki'de son anda maraton koşmaya karar veriyor. hiç kimse bu koşudan galip ayrılacağına ihtimal vermezken zatopek bir ilki başarıyor ve 5 bin metre, 10 bin metre ve maraton koşularının üçünde birden altın madalya kazanan tek sporcu ünvanını elde ediyor.

    peki helsinki'de tarih yazan bu unutulmaz atletin başarısının sırrı neydi? bu başarıları elde etmeden önce nasıl bir hazırlık dönemi geçirmişti? zatopek helsinki'ye hazırlanırken kendine özgü bir yöntem kullanıyor ve acı çekmeyi kutsal sayarak, kendisine acı çektirmeyi her şeyin önüne alarak çalışıyor. tempolu koşuların aralarına bolca sprint yerleştiriyor. o beklenmeyen ani ataklarının altyapısını bu şekilde kuruyor. direnci düşünce tempo düşüren koşucuların aksine zatopek, bu gibi zamanlarda patlayıcı kuvvet uygulayarak, bir uzun mesafe koşucusundan beklenmeyen ani ataklar yapıyor.

    1956 yılında melbourne olimpiyatlarında sakatlığının da etkisi ile istediği sonuçları elde edemiyor büyük sporcu. bunun üzerine profesyonel spor hayatını noktalamaya karar veriyor. tahmin edilenin aksine, zatopek'in yaşamının bundan sonraki kısımları, bundan öncekilere göre daha az çalkantılı değil. çekoslavakya devleti tarafından takdim edilen general ünvanını, kendisine yüklenen önemli bir sorumluluk olarak gören ve toplumsal olaylara karşı üst seviyede duyarlı davranışlar sergileyen zatopek, halkının maruz kaldığı haksızlıklar karşısında hiçbir zaman sessiz kalmıyor. alexander dubcek hükümetiyle başlayan ve prag baharı olarak bilinen demokratik reformları destekliyor. sovyet işgali gerçekleşince ise halka direniş için önderlik edip her fırsatta çeşitli konuşmalar yapıyor. yeni yönetim tarafından, rütbesi elinden alınıyor ve çöpçülükten, uranyum madenlerinde işçiliğe uzanan ülke içi sürgün dönemi başlıyor. evinden ve eşinden uzakta, bir karavanın içinde yaşamak zorunda kalıyor. kadife devrim olarak bilinen ve vaclav havel liderliğinde gerçekleşen kopuş başlayana kadar oldukça zor zamanlar geçiriyor. yaklaşık 10 yıl sonra 2000 yılında da hayata gözlerini yumuyor.

    güzel şeyler çoğu zaman büyük acılarla birlikte gelmiş bu hayatta. gördüğüm kadarıyla bu koşuyu acı çekmeden sürdürmenin bir yolu da yok. örnek alınabilecek işler yapan, hayatı kendisi ve çevresindeki herkes için daha güzel bir yer haline getirmeyi başaran kim varsa, yaşadığı bütün acılarla adeta barışmaya çalışmış. bu acıların sonunda geleceğine inandığı mutluluklara odaklanmış. şikayet etmek yerine hayallerini gerçekleştirmeye konsantre olmuş. konfüçyus'un deyişi ile, karanlığa küfredeceğine bir mum yakmış. bunu hangimiz ne ölçüde başarabiliyoruz bilmiyorum ama yürümemiz gereken yol, bu yol sanırım. tarih yazan efsane atlet, kendisi hakkında yazılan bu entry'nin son sözlerini de neden yazmasın:

    "bir koşucu her zaman kalbindeki hayalleri ile birlikte koşmalıdır."

    edit: imla.
3 entry daha

hesabın var mı? giriş yap